Popüler Yayınlar

20 Ekim 2013 Pazar

Baba, evimiz çok güzelmiş, beni neden yurda verdiniz?

Kiminin yıllar süren çocuk hasretini dindiriyor, kiminin de 40’ından sonra evine çocuk cıvıltısı dolduruyor ‘Koruyucu Aile’ projesi. Neşe Hanım “Anne olmak için boşuna beklemişim.” ifadelerini kullanırken, Mehmet Bey gözleri dolarak, “Hayatımıza bir melek katıldı.” diyor.
Zehra bir cami avlusuna bırakıldığında daha bir günlük bir bebektir. Devlet sahip çıkar, konuşmaya başladığında diğer çocuklar gibi o da yurttaki bakıcılarına ‘anne’ der. Yurtta gülmeyi bilmeyen sinirli bir çocuk iken 3 yaşında tanıştığı koruyucu ailesi sayesinde yeniden doğar. 16 yaşındaki Haluk’tan başka çocukları olmayan İsmail ve Gülşen çifti, Koruyucu Aile Projesi’ni araştırırken başka üç çocukla tanışır ama hiçbirine 2007’de tanıştıkları Zehra kadar ısınamaz. Haluk, önceleri yeni bir kardeşe karşı çıksa da sonunda ikna olur. Bir aylık sürecin sonunda Zehra “Artık evimize gidelim anne.” der. Eve ilk geldiklerinde kaldığı yurdu kreş sanan Zehra’nın sorduğu soru ilginçtir: “Evimiz çok güzelmiş, beni neden kreşe verdiniz?”
Bu Kurban Bayramı’nda Zehra, babasının yastığının altına bir mektup bıraktı: “Sen olmazsan ben yurttaki diğer çocuklar gibi babasız olurdum. İyi ki varsın.” Baba İsmail Bey, “Bana hayatımdaki en güzel bayram hediyesini kızım verdi.” derken, şimdi 9 yaşında olan Zehra, “Ben hayata 3 yaşında başlamışım.” ifadelerini kullanıyor. Zehra yurttan geldiği ilk günler acemilik çekmiş. Örneğin çocuk yurdundaki bakıcılara söylediği gibi evde babası ve ağabeyi de dahil herkese ‘anne’ demiş. Köfteyi çok seven Zehra, yuvada sayılı aldığı köftenin evde ortak bir tabakta yenilmesine şaşırmış. Şimdi ise yüzünde gülücükler açıyor. Zehra zamanla iki anne ve babası olduğunu kabullenmiş. Uzman kontrolünde biyolojik annesiyle de ayda bir görüşüyor. Gülşen-İsmail çifti, “Peygamberimiz de yetim ve kimsesiz çocuklara bakmış. İkinci çocuğumuz olmayınca, Sosyal Hizmetler’den almamız gerektiğini düşündük. İnşallah ahirette bize şefaatçi olacak Zehra.” diyor. Gülşen Hanım, yaşı 40-45 olmuş birçok kişinin emeklilik dönemlerini boşa geçirdiğini hatırlatarak, “Boş boş oturmaktansa böyle bir hayra vesile olmak daha iyi değil mi? Biz varlıklı bir aile değiliz. Sadece soframıza bir kaşık daha koyduk.” diyor.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın ortak projesiyle çocuk yurdunda kalanlara belirli bir kontenjan dahilinde ücretsiz eğitim imkânı veriliyor. Bu sayede Zehra da özel bir okulda eğitimine devam ediyor. İsmail Bey, bazı özel okulların Sosyal Hizmetler’e kontenjan ayırmadığını söyleyerek bakanlık yetkililerini göreve çağırıyor. Ayrıca protokol gereği Zehra gibi koruyucu aile yanındaki diğer çocuklar özel hastanelerden ücretsiz yararlanıyor ve ilaçlarını da eczanelerden ücretsiz alıyor.
‘BEN DE BAŞKA AHMET’LERİ KURTARACAĞIM!’
Ailesinin dağılmasıyla bakacak kimsesi olmayan Ahmet’e devlet sahip çıkmış. Aile hasreti çeken Ahmet, koruyucu ailesi sayesinde ikinci anne-babasıyla 9 yaşında tanışmış. Çocuğu olmayan Neşe Hanım o dönem yurtlarda gönüllü annelik yapıyormuş. Neşe Hanım’ın içi Ahmet’e ısınınca, koruyucu ailesi olmuş. Neşe Hanım da öz anne-babasının yanında büyümemiş. Bu nedenle Ahmet’i daha iyi anlıyor. Ahmet’e durumunu “Bak oğlum, beni de bir doğuran bir de büyüten annem vardı. Senin durumun da aynı böyle.” diye anlatmış. Elektrik elektronik mühendisi Neşe Hanım, oğlu Ahmet’in derslerinde de yardım ediyor. Ahmet ise “İleride bir aile kurduğumda ilk işim başka Ahmet’leri kurtarmak.” diyor. Ahmet’in, arkadaşlarının bir kısmı yurtta bir kısmı ise üniversitede. Arkadaşlarından bazıları ise madde bağımlısı. Ahmet “Eğer onları da bir alan olsaydı, kurtulurlardı.” diyor. Yeni koruyucu aile olanların sıkıntılarına yardımcı olmak ve dayanışmayı artırmak için İstanbul Koruyucu Aile Derneği’ni kuran Neşe Hanım, “İnsanlar çok uzun süreler tüp bebek merkezlerinde tedavi görüyor ve yine de çocuğu olmayabiliyor. Anne-baba olmanın, bu duyguyu tatmanın başka yolları da var. Anne-baba olmak için bu kadar beklemeye gerek yok.” diye konuşuyor.

    28 yıllık evli Mehmet-Gülsade çiftinin çocukları olmuyor. 2 ay önce B.K.(4)’ye koruyucu aile oldular. Almanya’da 33 yıl çalışan ve 2011’de Türkiye’ye kesin dönüş yapan Mehmet S. (47), “Gerçek bayramı asıl şimdi yaşıyoruz. Hayatımıza bir melek katıldı. Öz çocuğum olsa bu kadar sevmezdim. Bize ‘babacığım, anneciğim’ demesi adeta eritiyor bizi. Evimize neşe geldi.” diyor. Bir arkadaşının tavsiyesiyle koruyucu aile olduğunu aktaran Mehmet S., gözleri dolarak ömrünün en güzel hediyesini aldığını belirtiyor...

19 Ekim 2013 Cumartesi

Stres acıktırır mı?

İnsanlar üzgün, sinirli ya da mutlu olduklarında sürekli bir şeyler atıştırdıklarını söyleyip durmuşlardır. Kimi insan stresliyken hiçbir şey yiyemezken kimisi ise önüne ne gelirse yiyip bitirir. Peki gerçekten stresli olmak sizi acıktırır mı ya da iştahınızı mı kapatır?
Popular Science dergisinde yer alan habere göre, stres hakkında bilim adamlarının sahip olduğu bilgilerin çoğu tıka basa doyurulmuş hayvanlardan geliyor. Araştırmacılar bu doyurma işini laboratuar farelerine her gün birkaç saat uyguladıklarında, kemirgenler sağlıklı evcil hayvan yemlerine olan iştahlarını kaybettiler. Fakat hayvanlara bol şekerli veya bol yağlı abur cuburlar verilirse farelerin bol miktarda yediği görüldü.
10 yıldan uzun bir süredir stresin yeme üzerindeki etkilerini inceleyen California Üniversitesi’nde görevli araştırmacılar, bir hayvanın kalori alımının gerçekte tümüyle artmadığını, fakat yediği yiyeceklerin çeşidinin değiştiğini belirttiler.
Hayvanlar stres altında olduklarında yırtıcı hayvanlarla savaşmak ya da daha güvenli bir yere kaçmak için fazladan enerjiye ihtiyaçlar duyuyorlar. Sonuç olarak vücutlarında üretilen kortizol seviyesinde ani yükseliş meydana geliyor. Kortizol hormonu farelerde ve kaslarda depolanan glukozu, vücudun hayati fonksiyonlarına yakıt olarak iletilen glukozu çözüyor. Ayrıca kortizol daha kalorili (yağlı, şekerli) yiyecekler arayıp bulmaya sevk ediyor.
Bazı insanlarda da benzer etki görülüyor. Yapılan araştırmalarda, insanları laboratuarda stres altında bırakıp, onlara atıştırmalık büfesi sunarsanız havuç dilimlerinden çok çikolata, gofret gibi tatlı yiyeceklere daha fazla yöneldikleri tespit edildi... 

17 Ekim 2013 Perşembe

Kesik Harfler

Tatil bizler için soluğu ana babanın yanında almak demektir. Öyle başkaları gibi başımızı alıp gitmek bize göre değil. Her yıl Anadolu’nun mümin köşesindeki bu köye geliyoruz bu yüzden. Buradan da boş döndüğümüzü söyleyemeyiz. Tatil köylerinde köşelerine çekilenlerin kazançları ne oluyor bilmiyorum ama bizler biraz daha kârlıymışız gibi geliyor. Mesela bu köye her gelişimizde ibretlik hadiseler bizi bir yerimizden yakalıyor ve önünde diz kırmaya zorluyor. Gönüllü bir zorunluluk bu. 

Kayınpederim eski günlerini anlatır çokça. Bir pir-i fani âdem. On yıldır bu evin geliniyim. On yılda belki bazılarını on kez, yirmi kez dinledim. Kayınpederimin anlattığı hadiselerin mutlaka ibretlik bir tarafı vardır. Onun hayatının da ibretlik bir duruşu vardır hayat karşısında. Bize de temaşa edip lezzet almak düşüyor.

Evlatlarının onun anlattıklarını nasıl can kulağıyla dinledikleri görülmeye değer. Onların bu kulak kabartması da benim için ayrı bir ders. Benim bile on kez dinlediğim hadiseyi kim bilir onlar kaçıncı sefer dinliyorlardır. Nasıl ve niçin, ilk defa dinliyor gibi, sözünü kesmeden, herhangi bir ayrıntıyı kaçırmaktan korkarak, dikkatle dinleyebildiklerini düşünür, hayret ederim.

Bu yaz neredeyse bütün bir ramazanı bir arada geçirdik. Bir yaz ramazanı. Günler alabildiğine uzun. Ama köy serin, iş az. Hemen herkes öğretmen. Bu yaz kayınpederimden daha önce anlattığını hatırlamadığım hatıralar da dinledim. Dikkatle dinliyorum ya beni daha bir içten seviyor. Bazen sohbet esnasında başı kayıyor. Uyuyup kalıyor oturduğu yerde. Bazen bizim ufaklıkla divanın biri bir ucunda biri bir ucunda uyuyorlar. Çaktırmadan fotoğraflarını çekiyorum. Öyle samimi bir hâl bizimkisi. Bir tür baba kız ilişkisi. 

Her gün küçük evin penceresinden Murat Dayımın evine bakarım, diyor. Bir Fatiha okur, sevabını dayımın ruhuna bağışlarım. Küçük ev dediği, arkadaki küçük oda. Her oda bir ev. Eskiden iki oda varmış. Küçük ev, koca ev. Ben de bakıyorum o pencereden. Mavi boyalı, küçük ama derince bir pencere. Eh, taş duvar. O kadar derinlik olacak. Bu duvarı da kendisi yapmıştır herhalde. Karşıda metruk bir ev. Önünde bir çardak. Çardakta artık budanmamaktan çalılaşmış asma. Asmanın altında yer yer taşları yerinden oynamış, yola düşmüş bahçe duvarı… 

Her sabah erkenden kalkıp namazını kılar. Sonra Kur’ân okur. Ne zamandır böyle düzenli okuyor bilmiyorum. Cami boy kocaman Kur’ân’ı var. İstanbul’dan görümcem getirmiş. Babaya özel, cami boy, Hüsrev hattı kırmızı ciltli Kur’ân-ı Kerim. Okunmadığı zamanlar büyükçe bir poşette duvardaki çivide asılı durur. Rahlesi bir sandalyedir. Kur’ân’ını poşetten çıkarır, sandalyenin dayanılan yerine dayar. Aynı poşetten çıkardığı, hikâyesini ailede ve yakın çevrede herkesin bildiği gözlüğünü takar, sandalyenin önüne diz çöker ve dudaklarını kıpırdatarak sessizce okumaya başlar. Âdeti üzere çoğu zaman yarım cüz okur. Bir hatmi hitama erince aynı gün tekrar başlar. Kur’ân’ın içinde birkaç parça kâğıt var. Bir gün çocuklara Kur’ân dersi vereceğiz, kitaplıktaki Mushaflar yetmedi. Babamın Mushaf’ını da aldık. O zaman gördüm o kâğıtları. Her hatme ne zaman başlayıp ne zaman bitirdiğini not etmiş. Meselâ şöyle: “Bugün Haziranın 15’i. Sene 2011. Hatm-i şerifi bitirdim ve aynı gün yenisine başladım.” Harika bir el yazısı. Gayet özenli. Bizim nesil böyle bitişik yazı öğrenemedi. Kesik kesik harfler öğrendik. Şimdi çocuklar okulda bitişik yazı öğreniyorlar. Özeniyorum doğrusu. Çocuklardan çok Fehmi babamın yazısına… O hiç okula gitmemiş. Köye okul açıldığında on beş yaşını geçti diye almamışlar.

Yedi sekiz yaşlarında öğrenmiş okuma yazmayı. Belki de dokuz ama kesinlikle on değil. On yaş onun için bir milat çünkü. Yazıyı öğrendiği zamanlar milattan, yani anasının ölümünden önceye ait bir hatıra. 

Dayısı kendi kendini yetiştirmiş bir “eğitmen”. Köylüsü Kerim Efendi okula gitmiş uzak bir kasabaya. O da tatillerde geldikçe ondan öğrenmiş. Kur’ân yazısını kimden, ne zaman öğrendi bilmiyorum. Murat, gariban. Babası Çanakkale’de kalmış. Bir dul kadının dört yetiminden en küçüğü. Ama cin gibi. Sadece kendi köylüsüne okuma yazma öğretmekle kalmıyor, civar köylere, kasabalara da gidiyor. Üç kuruş beş kuruş, biraz buğday, darı, artık köylü ne verirse… Az çok demeden çocuklarına harfleri öğretiyor. Kayınpeder anlatıyor. 

“… Bir İsmail Çavuş vardı Dalaman taraflarından. Her yıl Murat Dayıyı görmeye gelirdi. Gelirken de eli boş gelmez. Bir kasa portakal, bir kavanoz bal, zeytin... Mevsime göre mutlaka bir hediye getirir. Bir gün sordum. 

- Çavuş, sen çok mu seversin bu hocanı. Her yıl böyle sektirmeden geliyorsun. 

- Ee, sevmez miyim birader, hocam beni körlükten kurtardı. Cahillik demek, körlük demektir.”

Anası, Fehmi Babamı da üç aylığına kardeşinin yanına göndermiş. Kendileri Kusuru’da, dayı Yayla’da Camiyanı’nda. Küçük Fehmi’nin yanına keçileri de takmışlar. Hem kendi keçilerine, hem dayısının keçilerine bakacak, hem de ne öğrenebilirse öğrenecek dayısından. Herkes üç ders görüyordu, ben iki ders görüyordum, diyor. Bir ders çobanlığa gidiyor. Üç ay içinde hem yeni yazıyı hem Kur’ân okumayı öğrenmiş. Zaten program üç aylık. Köylüler, Murat gibisi yoktur, başkasının üç yılda öğrettiğini üç ayda öğretir, derlermiş. Bir kara tahtası varmış dayının. En üstte yeni yazının alfabesi yazılı olurmuş. Kuralmış. O satır hiç silinmezmiş. Tek tek her talebeye öğretirmiş.

- Biri gelir sorarsa hocanız ne öğretiyor diye, 29 Türk harfini öğretiyor efendim, diyeceksiniz. Ne diyecekmişsin Fehmi?

- 29 Türk harfini öğretiyor efendim.

- Ne diyecekmişsin Ahmet?

- 29 Türk harfini öğretiyor efendim.

- Ne diyecekmişsin Mehmet?

- …

Eh olacak o kadar. Birkaç kez nahiyeye, hatta kazaya çağrılmışlığı vardır hocanın. O zamanlar Kur’ân harfi öğretenlerin hapislerde süründüğü, en azından temiz bir dayak yediği, Kur’ânların, eski yazılı kitapların yakalanmasın diye gömüldüğü zamanlar. Sonradan resmen “eğitmen” unvanı alır ve daha rahat devam eder işine. Maarif ordusunun çarıklı erkân-ı harbi dense seza.

Üç ayın sonunda ilk mektubunu yazmış Fehmi Babam. Yayla’dan Kusuru’ya. Anası sevincinden ağlamış. Dayısı talebelerine önce zarf yapmayı öğretiyormuş. Düzgün bir kâğıdı alıp nasıl kesecekler, nasıl katlayacaklar gösteriyor, sonra su kabağındaki erik ekşisinden, küçük bir çinko çanağa döküyor, yumuşak bir ağaçtan kesip ucunu bir çeşit fırça haline getirdiği dal parçasıyla ekşiden zarfın katlanan yerlerine sürüyor. Erik ekşisi tabii tutkal vazifesi görüyor. Sonra bir asker mektubu gibi mektup yazdırıyor bütün talebelere. Maksat askere gidince kimseye muhtaç olmasınlar, kendi mektuplarını okuyup yazsınlar. Eh, bu eğitimin meyvelerini de alıyor köy. Askere gidenlerin birçoğu okuryazarlıkları sayesinde isimlerinin sonuna çavuş, onbaşı eki alarak dönüyor kışladan. Fehmi Çavuş da bunlardan biridir. Çavuşluk diploması “koca ev”in duvarını süsler.

Eski düver evlerde babasıyla dayısı bir araya geldi mi uzun kış gecelerinde ocağa kocaman meşe kütükleri atar kitap okurlarmış. Babası birkaç yıl Emecik’te okumuş. Eski medrese sisteminde bir mektep olmalı. 

- Babam harekesiz eski yazıyı, dayım yeni yazıyı daha güzel okurdu, diyor. 

Babası dayısından beş altı yaş büyük. 

- Ne okurlardı baba?

- Bazen hikâye okurlardı. Kesikbaş, Geyik Hikâyesi, Aslı-Kerem, Cenknâmeler... Babam en çok Kara Davut okurdu. Okur okur ağlardı.

Halalardan duyuyorum, dede başka kitaplar da okurmuş. Bir de Osmanlıca yazılı meali varmış, şimdi ne kadar arıyorlarsa da bulamıyorlar. 

Eh okumuş aile. Eskiden de öyleymiş demek. Fehmi Babamın dedesi Molla Ali, kısaca Mollali derlermiş. Genç yaşta ölmüş. Onlar da yetim büyümüş. Kayın validenin dedeleri de hep hocaymış. Bu sene ilk kez o da anlattı. Dedesi köyün “hatıp”ıymış. İmamı yani, imam ve hatip. Hatıp’ın üç yerde tarlası varmış. Her tarlanın başında küçük bir ev. Köyde o zamanlar herkes aynı. Bir çeşit yarı göçebe hayatı yaşıyorlar. Dedenin her yurtta kitabı olurmuş. Nereye gitse oradaki kitaptan okumaya devam edermiş. Dededeki bu ilim aşkına şaşırıp kalıyorum. Dağın başında sıradan bir köy hocası. Üstesine o zamanlar belki aynı seviyede beş on hoca var köyde. İmamlık mevzuunda rekabet var. Nereden nereye… Sonra tazyik, baskınlar, jandarmanın sıkıştırması başlayınca ne kadar kitabı varsa gömmüş dede. Bir tek Kur’ân bırakmış. Onu da bir torbayla ambarın altına hafifçe gömermiş. Gider oradan çıkarır, ormanda okur, tekrar aynı yere gömermiş. Sonradan kitapları çıkarmışlar ama okunacak kitap kalmamış, hepsi çürümüş gitmiş. Ambara, samana gömülenleri de fareler kemirmiş. Ben o kemirilmiş kitaplardan birkaçını kayınbiraderin kütüphanesinde görmüştüm.

Kat kat temaşa…

Kayınpeder yazıyla, harflerle ünsiyetini anlatmaya devam ediyor. Yumuşak taşlardan her öğrenci bir küçük beyaz tahta yaparmış kendine. Kâğıt ilaç adeta, kıt bulunan bir şey. O taşın üstünde öğrenirlermiş yazıyı. Keçeden, küçük silgiler keserlermiş. Sonra pazardan gelen ve yine çok kıymetli olan kurşun kalemleri sıfır noktasına kadar kullanırlarmış. Köyde bir çeşit çalımsı ağaç var “dondandokuz” diyorlar. İçi boş dalları var bu ağacın. Kalemler elle tutulamayacak kadar küçülünce, düzer, bu ağaçtan kestikleri çubuklara sokarlarmış.

Fehmi Babam her gün en az yüz kere şükreder. Binlerce şükür Rabbime, der. Çevresinde okuyan, yazan, kitaba meraklı çocuklar, torunlar, gelinler, damatlar gördükçe durmadan şükreder. O eski günleri düşünür, o günleri anlatır. Boş kağıt görür şükreder. Ortalıkta dolaşan birçok sahipsiz kalem görür şükreder. Son yıllarda en çok da altı yedi yaşlarındaki torunlarının Kur’ân okuduklarını gördükçe şükrediyor. Binlerce şükür Rabbime… Sonra hemen hüzünleniyor. Babam görseydi bu günleri. Anam görseydi, dayım görseydi… Hemen bir Fatiha okuyor, sevabını ruhlarına hibe ediyor.

Ben de dikkatle dinliyorum artık. O anlatılanlar hep aynı olsa da hep şükür edalı. Şükür nimeti ziyadeleştirirmiş. Hem bazen yeni bir ayrıntı çıkıyor. Atladığımız bir teferruatı öğreniyoruz.

Şahsen şöyle düşünüyordum eskiden. Bu dağ başında yerleşik hayata adapte olmaya çalışan bir grup insan vardı. Bunlar zamanla cahillikten medeniliğe doğru ilerliyorlar. Babalarımız harflerle tanışmış iyi kötü, biz biraz daha haşir neşir olacağız, sonraki nesil belki çok daha iyi bir noktaya gelecek. Şimdi kafamda yavaş yavaş gelişmeye göre kurgulanmış bu şablonun, hâli açıklamaya yetmediğini fark ediyorum.

Nasıl oldu da harflerle, kitapla böyle sıkı ilişkisi olan bir toplum cahil bir toplum hâline geldi diye düşünüyorum. Bu sadece harf inkılâbıyla açıklanabilecek bir şey de değil. Nasıl oldu da bir dönem handiyse bütün çocuklar yetim, bütün kadınlar dul kaldı? Bu fetret devrinden önce bu dağ başlarında da bizim şimdi anladığımız gibi değil ama bir medeniyet varmış. Hem de ciddi bir medeniyet. Nasılmış acaba?

Bir medeniyet gitmiş, yerine yenisi gelmemiş. Nenelerden kalan nakışlara, elbiselere, kilimlere bakıyorum. Yok, bu dağ başında… Dedelerin okuma aşkını düşünüyorum. Şimdi çevremde hiç öyle bir dede gördüğümü hatırlamıyorum. Kesik kesik harflerle yazıyor bizim nesil. İnşallah, çocuklar… 

16 Ekim 2013 Çarşamba

Eti salata ya da sebze yemeği ile tüketin

Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Diyetisyeni Selma Öztürk bayramda beslenme ile ilgili önemli uyarılarda bulundu.

Kurban etinin salata ve sebze yemekleri ile beraber tüketilmesini tavsiye eden Öztürk, “Çünkü etin içindeki demir, sebze ve salatanın içindeki C vitamini ile alındığında demir emilimi daha fazla olmaktadır.” dedi. Kurban etinin kesildikten hemen sonra yenilmesinin sakıncalı olduğunu belirterek, “Yeni kesilen ette ‘‘Rigor Mortis’’ dediğimiz ölüm katılığı ve oksijensiz solunum yapan bakterilerin hâlâ etin dokusunda canlılığını devam ettirdiğini ve bu durumun 24 saat sürdüğünü unutmamalıyız. Eğer bu şekilde hemen tüketirsek etin pişmesi uzun sürer, sert olur ve sindirimi zor olur.” diye konuştu. Etlerin muhafazası hakkında da bilgi veren Öztürk şunları söyledi: “Etler, dışarıda bekletilmemelidir. O yüzden etleri temiz poşetlere konmuş bir şekilde buzdolabında maksimum 3 gün, -2 derecede 7 gün, -32 derecede ise 3-6 ay muhafaza edebiliriz. Donmuş etleri çözdürme işlemi ya buzdolabında yapılmalı ya da mikrodalga fırınların defrost ayarında çözdürme işlemi gerçekleştirilmelidir. Çözülmüş etleri asla tekrar dondurucuya koymamalıyız... 

14 Ekim 2013 Pazartesi

Gereğinden az ya da fazla uyuyorsanız bunlara dikkat!

Kalp krizi ya da felç geçirme riskinizin uyku sürenize bağlı olduğunu biliyor muydunuz? Günde 6 saatten az ya da 8 saatten fazla uyuyorsanız kalp hastası olma riskiniz oldukça yüksek.
Son yapılan araştırmalara göre, günde 6 saatten az uyuyan insanların 6-8 saat uyuyanlara oranla kalp krizi veya felç geçirme olasılığının iki kat arttığı belirlendi. Ayrıca günde 6 saatten az uyuyan insanlarda konjestif kalp yetersizliği hastalığı oluşma ihtimali üçte iki daha fazla. Bu hastalık kalbin kanı vücuda pompalama yeteneğinde zayıflamaya neden oluyor ve potansiyel olarak diğer organlara da zarar veriyor.
Bununla birlikte günde 8 saatten fazla uyku kalp spazmı riskini 2 kat ve koroner damar hastalığı gelişme riskini de yüzde 19 artırıyor. Chicago Tıp okulunda görevli araştırmacılar, uyku süresi uzun olan insanların kardiyovasküler hastalık riskinin arttığını söylediler. Ancak 6-8 saatlik uyku süresine sahip olan insanlarda ise riskin düştüğü belirtildi.
İngiliz Kalp Vakfı'ndan gelen veriler temelinde, 2011 yılında İngiltere'de 159 binden fazla insan kardiyovasküler hastalık nedeniyle öldü. 6 erkekten biri ile 9 kadından biri koroner kalp hastalığından öldü. Bu toplamda neredeyse 74 bin insan öldü. Ayrıca felç de 42 bin insanın ölümüne yol açtı.
Amerikan ulusal kalp verileri temelinde 6 bin 538 kardiyovasküler kalp hastasının dahil olduğu çalışmada, anketler yaşları 60'dan başlayan katılımcılara verildi. Katılımcıların günde ortalama 7 saatten az uyudukları belirlendi. Uyku süresinin analizine göre, kardiyovasküler hastalığın günde 6 saatten daha az ve günde 8 saatten daha fazla uyuyan innsanlarda daha yaygın olduğuna dair eğilim var.
Sonuçlarda, yaş, vücut kitle indeksi, kolesterol, sigara içme, kan basıncı, uyku bozuklukları ve ailede kalp hastalığı öyküsü gibi kardiyovasküler hastalık riskini etkileyen diğer faktörler de hesaba katıldı. Uzmanlar, uykudaki kesintilerin vücudun metabolizması, bağışıklık sistemi ve hormonlar üzerinde geniş kapsamlı etkiye sahip olduğunu belirttiler. Uyku süresinin stres hormonunu (kortizol), kan basıncını, sinir sisteminin hiperaktivitesini veya iltihabı artırması konularında çok az etkili olduğu kaydedildi.

Ortalamadan daha fazla uyumanın kardiyovasküler hastalık riskini artırma sebebi tam olarak anlaşılamadı... 

9 Ekim 2013 Çarşamba

Bel ağrısını azaltmanın 5 yolu

Dr. Fizyoterapist Gamze Şenbursa, bel ağrısını azlatmanın yolları hakkında bilgi verdi. Bu yöntemleri 5 ana başlıkta toplayan Şenbursa, şunları söyledi:
"Kalsiyum güçlü kemiklerin anahtarıdır, fakat Japon araştırmacılar sizin bir o kadar daha ihtiyacınız olan Vitamin K'yı tespit etti. Brokoli, ıspanak ve diğer koyu yapraklı bitkiler, kemikteki kalsiyum depolarına yardım eder ve onu daha yoğun hale getirir. Güçlü kemikler güçlü bir vücut demektir. Böylelikle bel ağrısı ile sonuçlanacak herhangi bir yaralanma riskini azaltmış olursunuz.
Eğer çantanız veya evrak çantanız sizin ağırlığınızın %10'undan daha fazla ise sizin için ağır demektir. Ve tabiî ki çantanızı düzgün taşımanız da önemli. En iyi çanta sapı uzun olan ve vücudunuzu çapraz geçerek bir omzunuzdan diğer kalçanıza doğru çapraz asabileceğiniz çanta tipidir. Omuzları her 20 dakikada bir değiştirmeniz önerilir.
Bilinenin eksine yumuşak yatakta uyuyanlar sert yatakta yatan kişilere göre daha az bel ağrısı çeker. Yastık, başınız omurga hizasından çok yukarıda olamamalıdır. Eğer sırtüstü yatıyorsanız çeneniz göğsünüze değmemelidir. Eğer yan yatıyorsanız başınız omzunuza doğru bir açı yapmamalıdır.
Güçlü Core kasları (karın, sırt, diafram ve pelvik taban kasları) sizi bel yaralanmasından korur. Dizleriniz bükülü ayaklarınız yere tam temas edecek şekilde sırtüstü yatın, karın deliğinizi görecek şekilde öne doğru kalkın ve 10 saniye bekleyin (mekik hareketi). Elleriniz gövdenin yanında, yüzünüz yere dönük olucak şekilde yüzükoyun yatın, yüzünüzü yerden uzaklaştırın ve bu pozisyonda 10 saniye bekleyin (ters mekik hareketi). Haftada 3-4 gün, günde 2-3 set 15 tekrar olacak şekilde bu hareketleri tekrarlayın.
Bel sağlığı için iyi bir postür elzemdir. Eğer günde 8 saatten daha fazla oturuyorsanız, bu sizin beliniz üzerinde baskı yaratır. Sandalyenizin arkalığının belinizi desteklediğine emin olun eğer destek yetersiz ise bir bel yastığı temin edin. Sandalyenize oturduğunuzda kalça ve diz açısının 90 derece olması ve ayakların yer ile tam temasta olması önemlidir. Otururken dirsekleriniz masaya 90 derece açıda temas etmelidir."

8 Ekim 2013 Salı

Depresyon Parkinson riskini 3 kat artırabilir

Tayvan 'da bilim adamları, 10 yıl boyunca, depresyona yakalanan 4 bin 634 kişi ile ruhsal sorunu olmayan 18 bin 544 kişinin sağlık durumunu karşılaştırdı.

Depresyon a yakalananların Parkinson'a yakalanma riskinin 3,24 kat fazla olduğu görüldü.

Ancak depresyonun sinir sistemi dokularında meydana gelen bozuklukluğun erken belirtisi mi yoksa sebebi mi olduğunun henüz bilinmediğini vurgulayan bilim adamlarından Albert Yang, sonuçların depresyonun Parkinson hastalığının bağımsız risk faktörü olabileceğini gösterdiğini belirtti.

Albert Yang, yaşın ilerlemesine bağlı olarak depresyonun tedavisinin daha da zorlaştığının görüldüğünü de ifade etti.

Araştırma, "Neurology" dergisinde yayımlandı.

6 Ekim 2013 Pazar

Çocuklarda depresyon!

Çocuklarda görülen depresyonda, yetişkinlerdekinin aksine intihar eğilimi daha fazla oluyor. 13-19 yaş arası intihar girişimi oldukça yüksek. Çocuklarda depresyonun anne karnında başlayabildiğini belirten uzmanlar ise ailelere özellikle ergenlik döneminde güçlü iletişim kurmayı tavsiye ediyor.
Bilinç bulanıklığı ve baygınlık sebebiyle acile getirilen 8. sınıf öğrencisi Elif B.’nin intihar etmek için ilaç aldığı ortaya çıkar. 13 yaşındaki Elif’in bir ablası ve 6 yaşında erkek kardeşi var. Yapılan görüşmede arkadaşlarının kendisiyle dalga geçtiğini, okulda itilip kakıldığını ve okuldan soğuduğu için notlarının düştüğünü anlatır. Anne-babasının sık sık kavga ettiğini ve babasının alkol aldıktan sonra annesiyle tartıştığını söyleyen Elif, anne ve babasının boşanmanın eşiğine geldiğini aktarır. Bütün bu olaylar sebebiyle yaklaşık 3 aydır mutsuz, keyifsiz olduğunu, hiçbir şeyden zevk alamadığını, sürekli ağladığını, iştahının azalmasından dolayı 3 ayda 8-9 kilo kaybettiğini belirtir. Uykuya dalmakta zorlandığını anlatan küçük kız, uykularının dinlendirici olmadığını ve sabah kalktığında yorgun hissettiğini söyler. Daha önceden de intihar etmek isteyen ancak cesaret edemediği için erteleyen Elif’e major depresyon tanısı konulur. Doktorlar intihara teşebbüs etmemesi konusunda anlaşmaya varır, ilaç tedavisine başlanan ve haftalık psikoterapilerle takip edilen küçük kızın, yaklaşık 1 aylık izlem sonrası şikayetleri büyük ölçüde düzelir.
Toplumda ‘Çocuklarda depresyon olmaz’ gibi yanlış bir algının olduğunu söyleyen Prof. İlhan Yargıç, çocuk ve gençlerde depresyon belirtilerinin fark edilemediğini söylüyor. Ergenlik döneminde depresyona bağlı intihar ve ölüm oranı da oldukça yüksek. Çocuklarda depresyon sıklığı okul öncesinde yaklaşık yüzde 1-3, okul sonrası ergenlik döneminde ise yüzde 10-18 olarak biliniyor. Toplumsal açıdan tehdit oluşturan intihar şekillerinden birinin de önceden planlamaksızın oluşan intiharlar olduğunu aktaran Yargıç, farklı sebeplerle ortaya çıkan bu intiharların özellikle 13-19 yaşlarında görüldüğünü vurguluyor. Çocuklarda depresyonun birçok sebebi bulunduğunu aktaran Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Ceyhun Caferov ise okul öncesi ve okul sonrası dönemde görülen depresyon belirtilerinin farklı olduğunu belirtiyor. Okul öncesi dönemde ağlama, huzursuzluk, inatlaşma sinirlilik, karşı gelmeler, eşyalara zarar verme, içe kapanıklık, göz teması kurmama, uyku bozuklukları, beslenme problemleri, kabızlık, oyunlar ve oyuncaklarla mutlu olmama, ağrıya aşırı hassasiyet veya duyarsızlık gibi belirtiler gözleniyor. Okul sonrası dönemde ve ergenlik döneminde ise tablo mutsuzluk, çöküntü, halsizlik, enerjisizlik, içine kapanıklık, hiçbir şeyden zevk alamama, kilo kaybı ya da artışı, uyku düzensizliği, arkadaş ilişkilerinde bozulma, alkol ve uyuşturucu madde kullanımı, intihar düşünceleri ve girişimleriyle seyrediyor. Uzman Caferov, çocuklarda depresyon sebeplerini ise şöyle sıralıyor: “Annenin depresyonu, ölüm ya da ayrılık ile yakınını kaybetme, yetersiz sosyal çevre, yetersiz ebeveyn ilgisi, şiddete maruz kalma, hakarete uğrama ve cinsel istismar gibi travmalara maruz kalma, özürlü doğma veya bir organını kaybetme, körlük, sağırlık, uzun süre hastanede yatma, ilaç kullanma, ağrıya maruz kalma gibi kronik hastalıklar ve genetik olan, ailede tekrarlayan depresyon atakları çocuklarda depresyon sebeplerindendir. Özellikle okul öncesi dönemde kardeş kıskançlığı, ebeveynlerin farklı davranması ve kıyaslamalar çocuklarda depresyona yol açabilir.”
ERGENLİK DÖNEMİ DEPRESYONUNA DİKKAT!  

Reem Nöropsikiyatri kurucusu Uzman Dr. Mehmet Yavuz da gebelikten 6 ay önce başlayıp hamilelik süresince devam eden derin üzüntü ve kaygı sonrası doğan çocuklarda, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu riski olduğunu aktarıyor. Hamilelikteki stresin doğum sonrasında da olumsuz etkilerinin olduğunu söyleyen Yavuz, çocukta zeka ve dikkat performansında düşüklük, dil becerilerinde gerilik, kaygı ve depresif bozukluk görüldüğünü aktarıyor. Mehmet Yavuz, “Anne adaylarının doğum öncesi stresten uzak kalmaları için öncelikle gebeliğin istenildiği ve hazır hissedildiği dönemde gerçekleşmesi önemli. Anne adayları strese maruz kaldıklarını fark ettiklerinde hamilelik döneminde psikolojik destek almalı.” diyor. Kendisi de depresyon geçirmiş ebeveynlerin çocuklarını depresyondan korumak için sağlıklı, kendiyle barışık, sorumluluk sahibi, zorluklarla baş edebilecek güçte bir çocuk yetiştirmesini tavsiye eden Prof. Yargıç ise “Yani her anne-babaya düşen sorumluluktan farklı, özel bir şey yok. Çocuk strese ve depresyona girmesin diye her istediğinin yapılması, kısıtlama getirilmemesi, sorumluluk verilmemesi gibi uygulamalar çocukta kişilik problemlerine yol açar ki bu da depresyona girme riskini daha da artırır.” diyor...

2 Ekim 2013 Çarşamba

Kitap okuman internet bağımlılığını azaltıyor

Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı ile Psikiyatri Anabilim Dalı tarafından yapılan araştırmada, lise öğrencilerinin yüzde 15’inin internet bağımlı sı olduğunu ortaya çıktı. Kitap okumayan öğrencilerde internet bağımlılığının daha fazla olduğu belirtidi

Mersin Üniversitesi'nden yapılan açıklamada toplumsal bir sorun haline gelen internet bağımlılığının liseli öğrenciler arasındaki yaygınlığı ile internet bağımlılığını etkileyen risk faktörlerinin araştırılmasını amaçlayan çalışmaya, 609’u erkek ve 547’si kız olmak üzere bin 156 kişi katıldı. Çalışmada katılımcılara internet kullanımına ayrılan zaman, internet kullanma alışkanlığı, internete bağlanılmadığında yaşanan ruhsal ve sosyal sorunlar, internetin ders ve arkadaş ilişkilerine etkisi gibi özellikleri belirlemeye yönelik sorular yöneltildi ve verdikleri cevaplar sonucu 81 puan ve üzerinde alan kişiler "internet bağımlısı" olarak tanımlandı.

Raporda, çalışmaya katılan öğrencilerin; yüzde 79’unun evinde bilgisayar, yüzde 64’ünün evinde internet bağlantısı, yüzde 88.6’sının en az bir e-mail hesabı ve yüzde 90.5’inin de en az bir sosyal ağ hesabının olduğu tespit edildiği belirtildi. Rapora göre, çalışmaya katılan öğrencilerin yüzde 15.1’i internet bağımlısıİnternet bağımlılığı oranı kızlarda yüzde 9.3 iken bu oran erkeklerde yüzde 20.4’e yükseliyor. İnternet bağımlılığı 11’inci sınıflarda yüzde 10.4 iken bu oran 9’uncu sınıfta yüzde 18’e çıkıyor. Kitap okuma alışkanlığının artması halinde internet bağımlılığının azaldığına dikkat çekilen raporda, haftada ve ayda en az bir kitap okuyan öğrencilerde internet bağımlılığı oranları yüzde 10.4 ve yüzde 11.8 iken bu oranın daha seyrek kitap okuyanlarda yüzde 16.9, hiç kitap okumayanlarda ise yüzde 32.8’e çıktığı aktarıldı. 

İnternet bağlantısı olmayanlarda günlük ortalama bilgisayar kullanma süresi 1,5 saat iken internet bağımlılarında bu sürenin 3 saate çıktığının ifade edildiği raporda Anadolu ve meslek liseleri ile özel ve düz liselerde okuyan öğrencilerin internet bağımlılığı oranları arasında fark olmadığı da kaydedildi. 
Yaş, cinsiyet, hobi ve bilgisayar başında geçen süre gibi faktörlerin internet bağımlılığını etkilediğinin belirtildiği raporda şu bilgilere yer verildi: “Erkek olmak internet bağımlılığını 2 kat artırmaktadır. 11'inci sınıfta olan öğrencilere kıyasla internet bağımlılığı 9’uncu sınıf öğrencilerinde 2.7 kat fazlayken, 10’uncu sınıf öğrencilerinde 2.3 kat daha fazladır. Herhangi bir hobisi olanlara kıyasla internet bağımlılığı; hobisi olmayan öğrencilerde 2.3 kat, bilgisayarla ilişkili hobisi olanlarda ise 2.9 kat daha fazladır. Haftada en az bir kitap okuyanlara kıyasla internet bağımlılığı; ayda birden daha az kitap okuyanlarda 2.1 kat, hiç kitap okumayanlarda ise 3.3 kat daha fazladır. Günlük bilgisayar başında geçen her saat internet bağımlılığı riskini 1.2 kat artırmaktadır. Depresyon ve olumsuz benlik durumu internet bağımlılığını 1.03 ve 1.05 kat artırmaktadır.”

Liseli öğrenciler arasında internet bağımlılığının oldukça yaygın olduğunun tespit edildiği çalışmada son olarak internet bağımlılığının önlenmesi için öğrencilerin bilgisayarla ilişkili hobiler dışında hobiler edinmesinin sağlanması, bilgisayar kullanım sürelerinin kısaltılması ve kitap okumaya yönlendirilmesi önerildi.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Ağrı eşiği hakkında bilmeniz gerekenler

Anadolu Sağlık Merkezi 'nden ağrı tedavisi uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel ,hormonal değişimlerine bağlı olarak kadınların erkeklerden daha fazla ağrı çektiğini, buna karşın ağrıdan yakınma oranlarının kadınlarda daha düşük olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Ayşen Yücel, ağrı seviyelerinin kadın ve erkekler arasında da farklılık gösterdiğini belirtti. Kadınların ağrı şikayetlerini kolay dile getirmediğini aktaran Yücel, şunları kaydetti: “Kronik ağrı çeken insanların davranışları kendi fikir ve kültür yapılarına göre değişir. Kimileri hemen ilaca ya da hekime yönelir, kimileri ise buna alternatif yöntemlere başvurur. Değişik toplumsal gruplarda ağrıya karşı davranışlar birbirinden farklıdır. Kadınların ağrıya erkeklerden daha dayanıklı ve dirençli olduğunu söylemek de mümkün. Yapılan araştırmalara göre kadınların, örneğin ameliyat sonrası ağrılarda daha az ağrı kesici kullandığı biliniyor. Kadınların ağrıya daha dirençli olmalarının önemli bir nedeni de ağrı konusunda daha deneyimli ve daha hazır olmaları. Özellikle doğum yapmış kadınların doğum ağrısı deneyimi ve pek çok kadının adet ağrısı deneyimi kadınların erkeklere oranla ağrıya daha dirençli olmalarını sağlıyor.”

MİGREN KADINLARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

Gerilim tipi baş ağrısının kadın erkek ayırmadığını belirten Yücel, “Migren ağrıları kadınlarda daha sık görülür. Migrenin ergenlik döneminde kız çocuklarında erkek çocuklarına oranla daha sık görüldüğü çalışmalarda gösterilmiş bir gerçek. Yaşla birlikte aradaki fark giderek azalıyor. Klasik migren kadınlarda, basit migren ise erkeklerde daha sık görülürken bazı migren tiplerinin kadınların hormonal dönemleriyle doğrudan ilişkili olduğu da biliniyor.” şeklinde konuştu.

Çalışma hayatı ve sigaranın kadınlarda bel ağrısını artırdığınısöyleyen Yücel, “Kadınların aktif çalışma hayatında daha çok yer almaya başlaması ile birlikte bel ağrılarının kadın ve erkekler arasındaki farkı azalmaya başladı. Bel ağrılarında diğer bir önemli faktör de sigara kullanımı olarak ortaya çıkıyor. Son dönemlerde, kadınlarda sigara kullanımının artış göstermesi kadınlarda bel ağrılarının artmasında etkili oluyor. Kadınlar kas kökenli ve varise bağlı olarak bel ağrısı çekerken, erkekler damar tıkanmalarına bağlı bel ağrılarından yakınıyor.” ifadelerini kullandı. 

24 Haziran 2013 Pazartesi

Mesude Abla

Mutluluğu uzaklarda aramamam gerektiğinin bir hatırlatıcısı oldun. Huzurun, içimden dalga dalga etrafa yayıldığını gösteren ilk uyarıcım oldun. Kitaplarda okuduğum ruh ve mânâ insanlarının en net resmini çizdin dünyama. Ve şimdi, pencerem bir tuvalin çerçeveleri gibi, hayat resmini izliyorum her gün. Seni bir kez daha anıyor, ardından dualar gönderiyorum. Yalvarıyorum âlemlerin Rabb'ine; bana ve sırrı arayan herkese böyle bir son versin diye.

Gündelik telâşlarla koşturup hastaneye geldiğim günlerden biriydi. Nöbeti devralacaktım arkadaştan. Karışık koşturmalar vardı hastane koridorlarında. Bilirdim böyle zamanları. Ağır bir hasta olmalıydı. "Trafik kazası mı acaba?" diye düşünürken hızlı adımlarla hemşire odasına yöneldim ve bir çırpıda beyazlarıma bürünüp görevi devraldım. Önlüğümün sağını solunu, yakasını düzelte düzelte ilerlerken koridorda seni gördüm. Önümden geçirdiler hızla. O bembeyaz yüzünün hastalık sarısıyla boyandığını gördüğüm ân, koşmaya başladım ben de sedyenin yanında. "Çabuk olun!" diyordu doktor bey. Koştum, bir çırpıda dar koridoru geçip desibre odasına vardım. Elektrik şokunu hazırladım. Birkaç dakika sonra getirdiler seni odaya. Doktor bey hâlâ, "Çabuk olmalıyız!" diyordu. Sonra göğsünü bir kaldırıp bir indiren şoklarla sarsıldın. Yüreğim ağzımdaydı. En büyük hüzünleri yaşadığım ânlar, şifasına vesile olamadığımız hastaları gördüğüm ânlardı. Ama bu kez öyle olmadı, tam ümidi kesiyorken, hepimizin yüzünde "oh" dedirten bir rahatlama hâsıl oldu. "Geri döndü, geri döndü!" diye sevinç çığlıkları attı genç doktor. "Döndüren Rabb'ime hamdolsun!" dedim içimden. Ve odanı hazırlayıp yoğun bakım ünitesine aldık seni. Emanet edildiğin hemşire bendim. Gerçi kim kime emanet olacaktı, bunu zaman anlatacaktı bize; ama şimdilik görünen senin, benim gözetimimde olacağındı. İkimizi birden gözetense bütün âlemlerin Sahibi yüce bir merciydi. Bunu ikimiz de biliyorduk... 

Yoğun bakım katları soğuk olur, koridorları insanların korkuyla yüzleşip yüreklerinin ağızlarında olduğu yerlerdir. Sen, o kasvet dolu ortama düşmüş, benzi soluk ama misk kokulu bir goncaydın. Başındaki yazmayla yattığın odada melekleri andırıyordun. Seni yakından gördüğüm o ilk gün... İlk uyanışın, ilk kendine gelişin... Ve hemen yazmanı düzeltip titreyen ellerinle, abdest almak için işaret edişin... Konuşamıyordun; ama ellerin çok şey anlatıyordu. Bu nasıl bir teslimiyet ve nasıl bir bağlılıktı ki, şuurun tam mânâsıyla açık olmadığı hâlde Yaratan'ın huzuruna çıkmak istiyordun. Yattığın yerde elini yüzünü ıslatıp almana yardımcı olduğum abdest, en ihlâslı ânlarımda aldığım abdestle kıyaslanamayacak kadar derindi. İçimi bütün hücrelerime kadar kaplayan huzur, ruhumu serin sularda yıkamıştı âdeta. Ben bile bu kadar huzur duyduysam, senin mutluluğun kim bilir nasıldı! Her vakit, hastanenin yanındaki camiden gelen ezan sesleriyle açılıyordu gözlerin. Şaşkınlığımı tarif etmeye kelimeler yetmez. Kimi zaman uyandıramazdım seni, ilâç zamanın olurdu. Öyle derin uykulara dalardın ki, korkardım bir şey mi oldu diye. Namaz vakitlerine kilitlenirdim sonra. Bilirdim, ezan sesinde uyanırdın. Gözlerinle, yattığın yerden de olsa kılardın namazlarını. Namazlarına baktıkça utanırdım kıldığım namazlardan. Derme çatma zamanlara sığdırmaya çalıştığım namazlarım, eksik kalmış yanlarımı vururdu yüzüme. Sonra, kendini her toparlayışında "Elhamdülillah!" demelerin... Ve bizlerin küçücük yüklerin altında açtığımız isyan bayrakları gelirdi aklıma. Yüzünde okunan mutluluğu, tebessümlerin süslerdi yaprak misâli. 

Bahar günü gibi açık bir kış sabahı... O gün çok iyi gördüm seni. Doğrulup kalkmaya çalıştın ve başardın; azmine hayrandım. Mutluydun. Sevdiklerin yanında; annen, baban, kardeşlerin... Hafif ağrıların vardı. "Geçmiş olsun, bu sabah gerçekten iyileştiğinizi gösterdiniz." dedim sevinçle. "Hamdolsun." dedin. Sesini ilk defa bu kadar net duyuyordum. "Rabb'im bilir." dedin sonra ve boyun büktün. İpek gibi dokundu sesin içime. Benim de yüzümde güller açtı Mesude Abla. Adını öğrendiğim ilk gün, sesini duyduğum, doğrulup oturduğunu gördüğüm gün, benim de baharım oldu. Adın gibi mesut baharlar getirdin dünyama. Eyüp Peygamber'in (as) çelik iradesindeki sabır, Hz. Osman'ın (ra) hicabındaki edeptin sen. Mesude Abla, seni görmeden evvel, senin gibi olanların hikâyelerini okurdum. Çıkıp geldin şimdi hayat bahçeme. Gitme, kal diyemedim sana; ama ruhumda izi kaldı isminin. Benliğimde izleri kaldı adanmışlığının. 

Kendini iyi hissettiğin o günün bir vakti, kolumdan çekip gözlerime baktın. Sinendeki ışığı gördüm o gün gözlerinin yeşilinde. Yumuşacık bir ses tonuyla; "Okuyor musun?" diye sordun. Tam olarak anlamadığımı hissedince şaşkın bakışlarımdan, "Kitap, dergi, gazeteyle aran nasıl?" dedin gülümseyerek. Ben de gülümsedim. "Pek vakit bulamıyorum doğrusu; ama okumayı severim." dedim. Gazeteden, dergiden ve okumaktan bahsettin uzun uzun. Bazen nefesin yetmiyordu; ama yine de anlatmaktan geri durmuyordun. Bense ağzından çıkan her kelimeyi merak ve hayretle dinliyordum. Okumak diyordun, yeniden okumak... Kitapları yazarlarıyla tek tek biliyordun. Her kitap olmaz; ama diyordun. Seçici olmak lâzım... Dergide de gazetede de. Okuduğumuz gazete bize sadece doğru haberi vermeliydi. Temiz, doğru, dürüst ve iyiye dönük olmalıydı. Can kulağıyla dinliyordum seni. Sonra "Abone misin?" diye sordun. "Evet" dedim; ama içimde bir şeyler kopup kopup düştü başıma. Ben de bu güzel yolda hizmet ettiğimi zannediyordum; ama seninki bir başkaydı. Ağır bir hastalığın kollarında bile bu iyilik davasına hizmet etmekle hemhaldin. Sonra dergi dedin. "İnsan bilmediğinin düşmanıymış. Çok okumalıyız. İlim, edebiyat, fizik, kimya, biyoloji, tıp... Hepsini içine alan bir dergi bu." diye bitirdin sözlerini. "Aboneyim!" dedim içimden, "Neredeyse hiç okumadığım bir dergiye aboneyim." Başyazarının okuma özrümüzden şikâyet ettiği bu canım dergileri üst üste istifleyip raflara dizişim geldi aklıma. Vakit yok ha... Üşengeç yanımın en bayağı bahanesi! "Elimizde böyle güzel bir ilim mecmuası varken neden okumuyoruz? Vallahi vebaldir bu. Hem yazana, hem basana, hem dağıtana, emek sahibi herkese vefasızlıktır bu!" dedin, sanki iç konuşmalarımı duymuştun. "Okumalı ve okunmasına vesile olmalıyız." diye bitirdin sözlerini. 

O gün nöbeti devredip evime doğru yola koyulduğumda aklımda hep senin sözlerin vardı. Demek elimdeki nimetlerin kıymetini bilmiyormuşum Mesude Abla. O gece sabaha kadar uyumadım. Nöbetin yorgunluğu yoktu üzerimde. Gün ağarana kadar okudum, okudum, okudum. Ve çevirdiğim her sayfada okumanın lezzetine bir kez daha vardım. Binlerce teşekkür ve dua gönderdim sana... 

Bir günlük aradan sonra yine nöbet günündeyim. Nöbeti devralırken seni sordum arkadaşa. "Çok sancısı var." dedi. Şaşkınlığımdan keder damlıyordu. Oysa iyiye gittiğini sanıyordum. Hemen yanına koştum. Oda kapısına yaklaşırken iniltilerini duydum. Tam ziyaret saatiydi, yanında arkadaşların vardı fenalaştığında. Hemen ağrı kesici iğneler yapıp, serum taktım. Bir taraftan inliyordun sancıdan, bir taraftan da elinle işaretler yapıyordun. Ne söylemek istediğini anlayamadım, durumun ciddileştiği için arkadaşlarını çıkardım odadan. Onlar çıkarken birine seslendim ve "Ne diyor Mesude Abla, anlayamadım." dedim. Telâşlıydım. Gözleri dolmuştu arkadaşının, o da senin gibi tertemiz yüzlüydü. "Dergi ve gazeteye abone bulun." diye işaret ettiğini söyleyince donup kaldım. "Talebelere burs bulun." diye işaret ettiğini söylerken hele, arkadaşının sesi titriyordu. Bütün benliğim ürpermişti arkadaşının ardından bakakaldığımda. Tepetakla olmuştum. Bu nasıl bir hizmet şuuruydu Allah'ım! Senin bu hassasiyetin yanında benim küçük adımlarım ne de küçük kaldı Mesude Abla... Hastalığın zirveye tırmanıp seni hırpaladığı ânlarda bile düşündüğün şey, insanlara fayda sağlayıp Allah'ın rızasını kazanmaktı. Bir kez daha utandım o gün kendimden Mesude Abla. 

O günden sonra sancısız günün geçmez oldu. Her gün ağrın, sızın oluyordu; ama derdin bunlar değildi senin. Senin derdin başkaydı, senin derdin O'nun (sallallahu aleyhi ve sellem) derdindendi. Artık gözlerini bile açamaz hâle gelmiştin, dudaklarının hafif kımıldamalarından anlıyordum namaz kıldığını, dualar ettiğini. 

Nöbet dönüşlerinde evimde boşa geçirmiyordum artık zamanımı. Sürekli okuyordum. Talebelik yıllarıma geri dönmüştüm sanki. Demek ki çalışmak engel değilmiş. İnsan istedikten ve zamanını güzel tanzim ettikten sonra okumaya da, ibadete de vakit ayırabiliyormuş. Allah razı olsun senden, uyumuş ilim evlâtlarımı uyandırdın gönül evimde.

Yeni bir nöbet günü daha. Nöbeti devraldığım arkadaşa seni sordum yine. "Bugün hiç sancısı olmadı." dedi. Yüzümdeki bütün çizgiler tebessüme döndü. Ve hamdettim Rabb'ime. Rahat ve hızlı adımlarla odana doğru yola koyuldum. Gözlerim koridorda aileni aradı, kimseler yoktu. Yaklaştım ve yavaşça odanın kapısını açtım. Annen, baban, kardeşlerin hepsi çevrelemişti yatağını. Seni göremedim önce. Biraz daha yaklaştığımda hepsinin sessiz sessiz ağladığını gördüm. Elimdeki serum düştü, canım çekildi sanki parmaklarımın ucundan. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Gözlerimden sessiz akan suların tuzunu hissettim. İlk defa bir hastanın vefatı bana bu kadar tesir ediyordu Mesude Abla. Kendimi toparlayabildiğim ilk ânda; "Başınız sağolsun! Üzülmeyin, cennetlere uçacak inşallah!" diyebildim. Sesim titriyordu. Ailen de gibi teslimiyet doluydu. Baban şunları söyledi: "Hemşire hanım, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sırtını sıvazlıyormuş, onun için hiç ağrısı olmamış bugün."

Sen, önde gidenlerdendin Mesude Abla. Efendi-miz'in (sallallahu aleyhi ve sellem) kardeşim dediklerindendin. Hamdolsun, bana seni tanımayı lütfetti Rabb'im. Senin ibadet ve hizmet eksenli dünyandan ben de nasiplendim. Ne mutlu bana ki, seni yanına almadan Rabbim, benim yanıma getirdi. 

Sen, çileye hasret çiçeklerin yeşerdiği berrak suların beyaz köpüğüsün Mesude Abla. "Hayy" ism-i şerifine sahip Yaradan'ın verdiği hayatı O'nun yolunda harcayıp, O'nun huzuruna gülerek gidenlerdensin. Ölümün bile ne güzel bir hizmet Mesude Abla. Senin gibi pek çok ışık kahramanının hikâyesini okudum zamanında; ama sen, bizzat kendinle çıkageldin hayatıma. Ahiretin nurlarla dolsun, mesut olma sırrına erebilen güzel abla, adı gibi mesut abla. 

23 Haziran 2013 Pazar

Sağlıklı mangal için öneriler

Türkiye Halk Sağlığı Kurumu, Obezite, Diyabet ve Metabolik Hastalıklar Daire Başkanlığı'nın yaz aylarında sağlıklı beslenme önerileri:
Mangalda pişirilmek için tavuk eti gibi beyaz etlerin tercih edilmesi, eğer kırmızı et pişirilmek istenirse yağsız olması ve içine kuyruk yağı konulmaması gerekmektedir.
Yakıt olarak alevsiz yanan ladin ağacı veya çam kozalakları, tezek gibi kaynaklar kullanılmamalı, saf odun kömürü tercih edilmelidir.
Kömür közüyle et arasında en az 15 santimetrelik bir mesafe bırakılmalı, etler ateşe çok yaklaştırılmamalı, alevle yakılarak pişirilmemelidir.
Etlere pişirilmeden önce terbiye işleminin uygulanması (sıvıyağ, sirke, limon suyu, süt, yoğurt, tuz vb. oluşan soslar) tercih edilmeli, bu işlemde çay şekeri kullanılmamalıdır.
Çiğ veya pişmiş et ve et ürünleri açıkta veya oda sıcaklığında bırakılmamalı, tüketilene kadar buzdolabı ısısında (0-4°C) muhafaza edilmelidir.
Çiğ besinler ile pişmiş yiyecekler birbirine temas etmeyecek şekilde üzerileri kapalı olarak muhafaza edilmelidir.
Mangal etlerinin yanında mutlaka söğüş sebze, salata, meyve gibi besinler tüketilmeli, sebze ve meyveler iyice yıkandıktan sonra yenilmelidir.
Sıcak havalarda kafeinli ve gazlı içecekler yerine de ayran, limonata, meyve suyu gibi içeceklerin tüketimine özen gösterilmelidir.

Özellikle çiğ kırmızı et, kümes hayvan etleri ve yumurta gibi besinleri hazırladıktan sonra eller iyice yıkanmalı,...

19 Haziran 2013 Çarşamba

Sağlık sorunlarınızı tırnak şeklinizden öğrenin

Tırnakların olağan dışı şekli bazı durumlarda kişinin sağlık sorunları olduğuna işaret ediyor. Çoğunlukla kalıtsal bozukluklardan kaynaklansa da, uzmanlar, tırnak şekillerinin, müdahale gerektiren sorunların habercisi olduğunu ifade ediyor.  
New York'lu cildiye uzmanı Dana Stern, tırnak şekillerindeki ani değişimin, tedavi gerektiren ciddi bir sağlık sorununa işaret ettiğini belirterek dikkat edilmesi gereken durumları şöyle sıralıyor: 
Aşırı uzun, dar tırnaklar: Ehler-Danlos ve Marfan sendromu olarak adlandırılan nadir görülen genetik hastalıklarla ilişkilendiriliyor. 
Kaşık şeklinde tırnaklar: İçbükey bir görünümü olan bu tırnaklar, çoğu kez kalıtsal özelliklerden kaynaklansa da, bazı durumlarda anemi gibi hastalıkların habercisi olarak kabul ediliyor. 
Kısa, kalın tırnaklar: Tırnak plağı ve tırnak yatağının genişliği uzunluğundan daha büyük olduğunda, bu tırnaklar "raket tırnağı" olarak adlandırılıyor. Genelde başparmakta görülen bu durum, "otozomal dominant" genetik bir miras olarak ebeveynlerden çocuklarına geçiyor. 

Yumru tırnaklar: Uzmanlara göre, parmak uçları büyüyüp, tırnakların parmak uçlarına doğru kıvrılmasına neden olmasıyla yumru şeklinde tırnaklar ortaya çıkıyor. Stern'e göre, bunlar, akciğer ya da...

17 Haziran 2013 Pazartesi

Dikkat! Bu ilaçlarda uyuşturucu madde çıktı

Bakanlık, bu ilaçları reçeteye bağlayacak. Sağlık Bakanlığı , vatandaşlardan gelen mektupları da değerlendirerek, reçete ile satılacak ilaçların kapsamını genişletmeye hazırlanıyor. Özellikle gençlerin bazı ilaçları “kafa yapmak” amacıyla içmesi üzerine harekete geçen Bakanlık, ilk inceleme sonrasında 96 ilaçta uyuşturucu etki yapan madde tespit etti.
 
GÖZ DAMLALARI DA VAR
 
Hürriyet'in haberine göre, İncelemenin ardından bakanlık, bazı göz damlalarının bile reçete kapsamına alınacağını bildirdi. Büyük kentlerde ilaçların amacı dışında kullanıldığını bildiren Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, bir takım basit kimyasal uygulamalar ile ucuza alınan ilaçlardan uyuşturucu yapılıp kullanıldığını belirledi. İlaçların 65’inin tablet ve draje, 31’inin şurup olduğunu açıklayan bakanlık, Normal Reçete ile Verilecek izlemeye Tabi İlaçlar Listesi’ne komisyonun değerlendirmeleri sonucu yeni ilaçları ekleyecek. Buna göre, “Siklopentolat, hidroklorür, tropikamid, fenilefrin” içeren göz damlaları ve “Benzidamin hidroklorür” içeren tabletler ile “pregabalin ve gabapentin” etkin madde içeren (örneğin epilepsi ilaçları) ilaçlar listeye alınıyor.
 
Pregabalin ve gabapentin içerenler
 
Pregabalin içeren ve reçete kapsamına alınan bazı ilaçlar: Alyese, Alond, Gerica, Gebbra, Lyrica, Nörafit, Neurober, Neurica, Pigus, Pagamax, Paden, Pagadin, Preplus, Pirebsil, Regapen, Snapline, Spesicor, Symra, Zenixa.

Gabapentin içeren ve reçete kapsamına alınan bazı ilaçlar: As-Gabapen, Eveptin, Gabaset, Gabatin, Gabenyl, Gabateva, Gemuda, Nepitin, Neruda, Neurontin, Onegaba.

10 Haziran 2013 Pazartesi

Terliyken başa dökülen soğuk su, yüz felcine neden oluyor

Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Opr. Dr. Hasan Arkan, yaz sıcaklarında serinlemek için terliyken yüze soğuk veya buzlu su dökülmesinin yüz felcine sebep olabileceğini söylüyor.

Arkan, ani ısı değişimlerinin yüz felcini tetikleyebileceğini dile getiriyor. “Nasıl ki soğuk kış günlerinde kaplıca, hamam ve saunadan terli çıkmak yüz felcini tetiklerse, yaz aylarında da terlemiş bir yüze soğuk veya buzlu su dökmek aynı etkiyi yapar. Özellikle yaz aylarında başa soğuk su dökme sonucu çok sayıda yüz felci vakaları görüyoruz. Kesinlikle baş ve yüz terliyken kafanıza soğuk su dökmeyin.” uyarısında bulunuyor. Başı sürekli ıslatmanın sinüzit hastalığına da yol açabileceğini kaydeden Arkan, terli halde klimalı ortama girilmesinin de yüz felci riskini artırdığını kaydediyor. Hasan Arkan şu bilgileri veriyor: “Klimanın en uygun derecesi yaz aylarında 24. Bu ısı düzeyi güzel, hasta etmeyen bahar gibi bir serinlik sağlar. İç ve dış ısı ortamında uçurum oluşturmaz. Bu da üst solunum hastalıkları ve yüz felci gibi birçok hastalıktan korur.

23 Mayıs 2013 Perşembe

Karaciğer hastalığını engelliyor


Kahveninin sabah uyku mahmurluğunu gidermede yardımcı olduğu biliniyor. Başka bir araştırmada ise kalp sorunlarının engellenmesinde yardımcı olduğu ileri sürülmüştü. Ama en son yapılan araştırmada günde bir bardak kahve içmenin insanı karaciğer hastalığının yıkıcı etkisinde koruduğu ifade edildi.

ABD'deki Mayo Clinic tarafından yapılan araştırmada iki karaciğer bozuklukları üzerinde kahvenin etkisi incelendi. Bunlar Primer sklerozan kolanjit (PSC) ve primer biliyer siroz (PBC) olarak belirtildi.

Uzmanlar bu iki hastalığa yakalanmış kişiler ve aynı zamanda kontrol grubu olarak sağlıklı kişilerle bir çalışma gerçekleştirdi. Çalışma sonucunda PSC hastası kişilerin kontrol grubundaki kişilere göre daha az kahve içtiği tespit edildi. Kontrol grubundaki kişilerin yüzde 20 daha fazla kahve tükettiği belirlendi. Ayrıca çalışmada kahvenin PSC oranının düşük olmasıyla bağlantılı olduğu ortaya çıktı. Bu düşük oran PBC'de görülmedi.

Araştırma bu iki hastalığın farklı mekanizmalarla geliştiğini gösteriyor. Uzmanlar daha çok araştırma yaparak bunun nedeninin ortaya çıkarılabileceğini düşünüyor.

Araştırma sonuçları Florida eyaletinin Orlando kentinde düzenlenen Sindirim Hastalıkları Haftası'nda bir konferansta açıklandı.

Daha önce yapılan bir dizi araştırmada kahvenin birçok hastalıkla ilgili olumlu etkisinin olduğu ortaya çıkmıştı. Araştırmalara göre kahve Alzhimer, cilt kanseri ve kalp yetmezliği sorunlarının engellenmesine yardımcı olabilir. 

16 Mayıs 2013 Perşembe

Fazla çikolata stres yapıyor


Stres, günümüzde çok fazla baş gösteren ve insan vücudunun tüm dengesini alt üst eden bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Uzmanlar, insanları mutlu eden bir besin olan çikolatanın fazla tüketilmesinin strese neden olduğunu belirtiyor.
Uzman Diyetisyen Serkan Tutar çikolata ile birlikte hangi besinlerin stresi arttırdığı konusunda önemli bilgiler verdi. Tutar, "Artık hayatımızın bir parçasıdır stres. Herkesin zihnini kurcalayan, geceleri çekilmez kılan ve dengeyi altüst eden en önemli duygu durumudur. Stres, saç dökülmesinden tutunda, halsizlik, yorgunluk, baş ağrısı, isteksizlik ve duygu durum bozukluklarına neden olduğu gibi kilo almanızın temel sebebi de olabilir mi? Yapılan birçok bilimsel çalışma bunu işaret etmektedir. Bugüne kadar stres durumunda daha fazla yemek yeriz ve kilo alırız diye bilirken, bugün dengeli beslenseniz dahi stresin kilonuzu arttırdığı bilinmektedir." diye konuştu.
Serkan Tutar, stresi artıran besinleri ise şöyle sıraladı: "Kahve: İçerisinde bulunan kafein nedeni ile huzursuzluğa ve kalp çarpıntısına neden olabilen kahveyi fazla tüketmek kişinin o gün için daha stresli olmasına neden olabilir. Çay: Özellikle koyu siyah çay içme alışkanlığı olan bireylerde yaşanan stres problemleri daha fazla olabilir. Yine kahve gibi yoğun kafein alımı kişide çarpıntıya neden olabilir. Aynı durum 4 kupanın üzerinde içilen yeşil çay içinde geçerlidir. Hızlı kalp çarpıntısı kişinin stres durumunun artmasına neden olur. Kolalı içecekler: Kafein içeriği yüksek olan diğer bir içecekte kolalı içeceklerdir. Bu içecek alışkanlığı olan bireylerinde stres yaşama durumları ve riskleri, içmeyenlere göre çok daha yüksektir. Çikolata: Her besinde olduğu gibi tüketim miktarı ve sıklığı çikolata içinde geçerlidir. Çikolata insana mutluluk veren bir besin olsa da fazla miktarda tüketilmesi kafeinin vücuda alımını artıracaktır. Bu durum kişide ekstra stres durumuna neden olabilir. Ama az miktarda ve çok sık tüketilmediğinde ekstra seratonin salgılanması anlamına gelmektedir."
'BİRDEN FAZLA İŞ YAPMAYIN!'
Tutar, önerilerini ise, "Genel olarak birçok işi bir arada yapan bireyler veya çalışanlar, kıymetli personel veya işi bilen kişiler olarak değerlendirilse de bu durum ekstra stres anlamına gelmektedir. Bu durumda çalışan bir bireyseniz kesinlikle birkaç işi aynı anda değil bir işi yapmalısınız. Çünkü yapmış olduğunuz her iş size fazladan yük demektir. Kendinize zaman ayıramamanız, üzerinizdeki stresin her geçen gün artması kalp, tansiyon ve kilo problemlerini beraberinde getirir. 

2 Mayıs 2013 Perşembe

Baba, çocuğuna arzularının sınırlı olduğunu ve nerede duracağını öğretmeli


Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Cengiz Şimşek, babanın çocuğuna arzularının sınırlı olduğunu anlatması, nerede duracağını öğretmesi gerektiğini vurguladı.
Cengiz Şimşek, Moral FM'de Fethi Çağıl'ın sunduğu Radyobüs programına konuk oldu. Programda ebeveynlerin çocuklar ile diyaloguna değinen Şimşek, anne ve babaları görev alanlarını bilmeye, rollerini bir birine karıştırmamaya davet etti.
Şimşek, "Baba, annenin yaptığı bazı şeyleri yaptığında çocuğun kafasındaki annelik ve babalık rolü karışıyor. Çocuğun karakterinin oluşması ve kemale ermesi anlamında babalık rolü iyi belirlenmeli. Çünkü anne şefkati anlatırken baba evde otoriteyi ve dengeyi ifade eder. Ve çocuklara sınırsız arzularının olmayacağını öğretir."" dedi.
Herkesin gerçek manada baba olamadığına işaret eden Şimşek, "Çocuğun karakter eğitiminde babanın rolü birçok ülkede ihmal edilmiştir. Bu anlamda baba başrolde olması gerekir. Çünkü bizim çocukluğumuz baba öldüğünde bitiyor. Bu bizim toplumumuza has bir şeydir. Batı'da daha bireysel bir yapısı vardır." ifadelerini kullandı. Yrd. Doç. Dr. Şimşek, şöyle devam etti:
"Gelişmiş ülkelerde evlilik, anne ve baba okulları vardır. Bu konuda çok fazla tecrübe sahibi olmuşlardır. Çocuklar belli bir yaşa geldikten sonra onlarla ilgilenen kurumlar var. Bizde ise çok yüzeysel bir bakış var. Erkek olan herkes koca olur, koca olan herkes de baba olur. Teoride bu böyledir ama pratikle ciddi sıkıntılar var. Çünkü babalık çok önemlidir. Olmadan önce sıkı bir eğitimden geçmelidir. Kurumlarımız yok. Herkes kendi çapında anne babasından ne öğrendiyse, çevresinden neler öğrendiyse onunla ilgilenir. Ama bu durum böyle olmaması gerekiyor. Baba sizi dış dünyaya alıştırandır. Babanın rahle-i tedrisinde diz çöküp eğitim almayacaksanız bir şeyler eksiktir demektir."
Çocukların tavrından evde bir baba veya bir erkek olup olmadığının anlaşıldığını belirten Cengiz Şimşek, "Evde babalık rolünü iyi yapamayan ya da babası olmayan çocuklar sıkıntı gösteriyor. Bu durumu anlayan öğretmenler ailesine 'Evde erkek var mı, yok mu?' diye soruyorlar. O yüzden ilköğretim sisteminde de babanın varlığı çok önemlidir. Kendisini çocukta hemen hissettiriyor. Çocuğa nerede şefkat gösterecekleri nerede kızacaklarını öğretiyoruz." diye konuştu.
"BABA, ÇOCUĞA ARZULARIN SINIRLI OLDUĞUNU ÖĞRETİR"
"Nasıl bir okulda erkek öğretmenin yaptırım gücüyle kadın öğretmenin yaptırım gücü arasında ciddi bir farklılık varsa aynı durum aile hayatında anne ve baba rolünde vardır." diyen Şimşek, şu uyarılarda bulundu:
"Baba bir veya iki defa söyler. Daha fazla söylemez bu iş biter. Bir oyuncak reyonunda çocuk bir şey istediğinde annesinin onu alması için kendisini yere atıp ağlarken babanın 'hayır' demesi onun için yeterli olur. Böylelikle baba burada çocuğa arzularının sınırlı olduğunu, nerede duracağını bilmesi gerektiğini gösterir. 

1 Mayıs 2013 Çarşamba

"Cool" ve Kul Olmak Arasında


Modernizmin tesirinde kalan tüketim toplumlarında gençliğin durumu içler acısı. Başta dil olmak üzere her şey yozlaşıyor. Bilhassa basın-yayın yoluyla yapılan bilgi zehirlemesinin toplumun kültürel yapısına vurduğu darbe, bugün oldukça yüksek seviyelerde. İnsanların hayat tarzını, düşünce yapısını ve kullandığı dili tesiri altına alan bir süreç yaşanıyor. Artık bütün dünyayı saran global bir kültür emperyalizmidir başa çıkılması gereken. Zîrâ nesiller, büyük bir yozlaşmayla karşı karşıya.

"Manyak bir film, by by, korkunç güzel, uçtum, koptuk abi..." tarzı ifadeler yalnız Türkiye'de değil, Avrupa ülkelerinde de kullanılıyor. Meselâ Almanya'da doğup büyüyen yarım milyondan fazla Türk menşeli talebe, menfî tesir kıskacının tam ortasında yaşıyor. Yozlaşmanın boyutunu anlamak için bu kişilerin dillerine, giyim-kuşamlarına ve şahsiyetlerinin nasıl geliştiğine bakmak yeterli.

Türkiye'de de, Avrupa toplumlarındaki gençler arasında müşahade edilen davranış şekilleri hızla yaygınlaşıyor. Batı toplumlarında tarihî ve sosyo-kültürel gelişmelerin, Rönesans, Aydınlanma, Pozitivizm gibi akımların tesiriyle ortaya çıktığı biliniyor. Bunlar tabiî süreci içinde bizde yaşanmamasına rağmen, onlarda bir netice olarak görülen tüketim çılgınlığını bizim gençlerimiz, kestirmeden ve o süreçleri yaşamadan uyguluyor. Meselâ Alman toplumunda, değerler sisteminin dumura uğraması, inançsızlık, aşırı ferdîyetçiliğin menfî neticeleri ve aile kurumunun çözülmesi tartışılıyor. Almanya Federal Aile Bakanı Ursula von der Leyen, Katolik ve Protestan kiliseleriyle görüşerek "değerlere bağlı eğitim ittifakı" kurmaya çalışıyor. Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Anayasası'nda, okullardaki eğitimin temel hedefleri arasında "Allah'a saygı" da yer alıyor. Bize ne oluyor ki, bunca tarihî birikimimize, insanın bütün ihtiyaçlarını tabiatına en uygun şekilde düzenleyen İslamiyet'in getirdigi altın prensiplere ve Anadolu'da pişmiş çok zengin kültürümüze rağmen, gençlerimiz Batı'nın pespaye ve problemlerle dolu sosyal süreçlerini yaşamaya çalışıyor? 

Almanya'da yaşayan gençlerin davranışlarına yansıyan menfî tesirlerinden dolayı üç yabancı kelime, şu günlerde itici şekilde ortada dolaşıyor: "spass, lust ve cool." Onların dünya görüşlerine, kendilerini ifade etmelerine, günlük hayatlarına, bilhassa öğrenme süreçlerine oldukça tesir eden bu kelimelere dikkat çekmekte fayda var. Gençlerin dillerinden düşürmedikleri bu kelimeler, şahsiyetlerinin şekillenmesinde neredeyse ana unsur hâline gelmiş bulunuyor. Sözkonusu kelimelerin mânâlarından hareket edilirse, eğlence ve keyif (spass), arzu ve istek (lust), aykırı olmak ve gösteriş (cool), gençlerin davranışlarında itici rol oynuyor. Bunun felsefî temeli de var aslında. Yalnız biyolojik varlık olarak görülen insanın hayatı, nefsî arzuları etrafında ve dışa yönelik olarak şekilleniyor. Öze inecek iradeye ve vicdanî mekanizmalara fermuar çekilirken, içte de büyük mânevî boşluklar oluşuyor.

Ahlâkî değerler sisteminin eksikliğinden doğan bu boşluğu "cool olma" hâli dolduruyor. "Cool olma" uğruna hangi maskaralıklara girmiyorlar ki! Giyim kuşamdan, saç şekline, yürüme ve konuşma tarzına kadar tesirini gösteren bir anlayış bu. Buna‚ kendini başkalarına beğendirme, kabul ettirme ruh hâli de denebilir. Artık gençler bütünüyle popüler kültürün tesirinde. Talepleri bile, zevklerini kendi çıkarlarına göre ipotek altına alan bu dayatmacı kültüre göre şekilleniyor. "Cool olma" sevdasına tutulmuş gençler neyi talep ederler? Markalı elbise ve ayakkabı giyme, garip şekillerde saç boyama ve kesme, rahatsız edici müzik dinleme, erken yaşlarda ehliyet alıp arabayla hava atma bu gençlerin tutkuları arasında sıralanabilir. Bunların hepsi hem tüketimi, hem de tüketilen eşyalar üzerinden kimliği tarif etmeye yöneliktir. Kendisi, ailesi ve toplumu için hiçbir şey üretmeyen, bütün zevklerini tüketime endeksleyen bu gençler, nefsî arzularının tatmininden başka bir şey düşünemez hâle gelir. Oysa‚ "Talebin kıymeti, insanın kıymetini artırır." derler. İnsan, yaratılış gayesi açısından çok değerli bir varlık iken, sadece nefsi arzularına göre talepte bulunduğunda, kendini oldukça değersiz hâle getirir. Ancak insan böyle bir sürece girince bunun farkına bile varamaz. Zîrâ insan, yalnız bu talepler için dünyaya gönderilmemiştir. O, iradesiyle, sözüyle, aklıyla, vicdanıyla ebediyete ve Cennet'e namzet yaratılmış mükemmel bir varlıktır. Talebi Allah'ın rızası ve ebediyet olduğu takdirde genç, "kâmil insan" olma yoluna girer; talep edilen, ardı arkası kesilmeyen nefsî arzular olduğu takdirde ise genç, hayvanî isteklerin kıskacında büyük mânevî boşluklara dûçar olur. 

Netice bellidir artık: Kendini ve duygularını sözlerle ifade edemeyince, beyinlerde ciddi bir düşünce yapısı oluşmayınca, iç dünya dışa vurmaya başlayınca "cool olma" garabeti ortaya çıkar. Bu ruh hâline göre terbiye sınırlarını aşan bir davranış, toplum içinde uygunsuz bir söz, insana yakışmayacak garip bir bağırma, bütün dünya ona bakıyormuşçasına özenli yürüme, her gün değişik renk ve şekillere dönüştürülen saçlar, şekilciliğin ve gösterişin en açık yansıdığı giyim tarzları hep bu "cool olma" uğruna yapılır.

"Bir elinde cımbız, bir elinde ayna, umurunda mı dünya" sözü, konuyu tam olarak aksettiriyor. Böyle bir hayat tarzında mesuliyete, düşünceye, edebiyata, sanata, estetiğe, öğrenmeye, azim ve çalışkanlığa yer yoktur. Yeter ki "lust ve cool" olsun! Fakat ne çare! Sağlam bir inanç temeline oturmayan hayat tarzının insanı rûhen/mânen tatmin etmesi mümkün değil. Ebed için yaratılan ve gerçek bir değerler hazinesi olan insanın, kendine, ailesine, çevresine ve içinde yaşadığı topluma karşı mes'uliyet hissine; mânevîyata, ahlâkî kurallara ve edebe ihtiyacı var. Bunlar ise ancak Yaratıcı'yı hakkıyla tanımak ve O'na "kul" oldugunu idrak etmekle elde edilir. Gerçek hürriyet, nefsin istekleriyle değil, Allah'a kullukla kazanılır. Allah'a kulluk bütüncül bir anlayışla tarif edildiğinden, bedenle birlikte, akıl, vicdan, kalb ve nefis yaratılış gayeleri istikametinde istihdam edilir. Haram-helâl düşüncesi, hayata yüklenen ebedîlik yörüngeli mânâ, sırat-ı müstakîm anlayışı ve her zaman "rıza-i ilâhî" hedefli gayret, insanı şerefli bir varlık derecesine yükseltir. İnsanın nebatî ve hayvanî mertebeden insanî mertebeye yükselmesi de bu şekilde mümkün olur. Aksi hâlde kendi nefsî arzularının pençesinde "cool"luk bataklığında debelenme mukadderdir. Nefsî arzuların sonu gelmez; onu gemlemek ise, ancak bazı kriterlerle mümkün. Hakikî bir iman bu kriterlerin başında gelir.

Dolayısıyla gençlerimize, hayatını insanın yaratılış gayesine uygun geçirmesi için, gerekli ahlâkî ve mânevî donanımı vermeliyiz. Bu da ancak küçüklüğünden itibaren ciddiyetle ele alınan sağlam ve tutarlı bir aile içi eğitimle gerçekleşebilir. Kültürümüzde genel çerçeve aslında müşahhas şekilde belirlenmiştir."Helâl dairedeki zevkler keyfe kafidir, harama girmeye lüzum yoktur." sözü çerçeveyi özlü şekilde ifade eder. Haram-helâl çerçevesini bilerek hareket etmek hayatı kolaylaştırır, insanı rahatlatır. Bu duruş, özenti sun'îliğinden kurtarır, özdeğerlere güven hissini pekiştirir ve insanı hayâ duygusuna sahip kılar. Utanma duygusunun yok olduğu bir toplumda, Müslüman bir gencin iradesinin hakkını verme zarureti vardır. Aksi hâlde Yüce Yaratıcı'ya kulluğun verdiği vicdan genişlemesi ve mutluluk; yerini, zevk/eğlence tutkunluğuna ve "cool"luğun kasvetli havasına bırakacaktır. Bu durumda da nefsî arzuların boğucu labirentlerinde tatminsizlik, hayata küsme ve gerçek mânâda yaşama sevincinden mahrum olma, gençliğimizin kaderi hâline gelecektir. Kulluk şuurunun vereceği vicdan genişlemesi ve kalb huzuru ile Allah'a tam bir teslimiyet, bugünkü neslimizin içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtuluş yoludur.