Mutluluğu
uzaklarda aramamam gerektiğinin bir hatırlatıcısı oldun. Huzurun, içimden dalga
dalga etrafa yayıldığını gösteren ilk uyarıcım oldun. Kitaplarda okuduğum ruh
ve mânâ insanlarının en net resmini çizdin dünyama. Ve şimdi, pencerem bir
tuvalin çerçeveleri gibi, hayat resmini izliyorum her gün. Seni bir kez daha
anıyor, ardından dualar gönderiyorum. Yalvarıyorum âlemlerin Rabb'ine; bana ve
sırrı arayan herkese böyle bir son versin diye.
Gündelik telâşlarla
koşturup hastaneye geldiğim günlerden biriydi. Nöbeti devralacaktım arkadaştan.
Karışık koşturmalar vardı hastane koridorlarında. Bilirdim böyle zamanları.
Ağır bir hasta olmalıydı. "Trafik kazası mı acaba?" diye düşünürken hızlı
adımlarla hemşire odasına yöneldim ve bir çırpıda beyazlarıma bürünüp görevi
devraldım. Önlüğümün sağını solunu, yakasını düzelte düzelte ilerlerken
koridorda seni gördüm. Önümden geçirdiler hızla. O bembeyaz yüzünün hastalık
sarısıyla boyandığını gördüğüm ân, koşmaya başladım ben de sedyenin yanında.
"Çabuk olun!" diyordu doktor bey. Koştum, bir çırpıda dar koridoru
geçip desibre odasına vardım. Elektrik şokunu hazırladım. Birkaç dakika sonra
getirdiler seni odaya. Doktor bey hâlâ, "Çabuk olmalıyız!" diyordu.
Sonra göğsünü bir kaldırıp bir indiren şoklarla sarsıldın. Yüreğim ağzımdaydı.
En büyük hüzünleri yaşadığım ânlar, şifasına vesile olamadığımız hastaları
gördüğüm ânlardı. Ama bu kez öyle olmadı, tam ümidi kesiyorken, hepimizin
yüzünde "oh" dedirten bir rahatlama hâsıl oldu. "Geri döndü,
geri döndü!" diye sevinç çığlıkları attı genç doktor. "Döndüren
Rabb'ime hamdolsun!" dedim içimden. Ve odanı hazırlayıp yoğun bakım
ünitesine aldık seni. Emanet edildiğin hemşire bendim. Gerçi kim kime emanet
olacaktı, bunu zaman anlatacaktı bize; ama şimdilik görünen senin, benim
gözetimimde olacağındı. İkimizi birden gözetense bütün âlemlerin Sahibi yüce
bir merciydi. Bunu ikimiz de biliyorduk...
Yoğun bakım katları
soğuk olur, koridorları insanların korkuyla yüzleşip yüreklerinin ağızlarında
olduğu yerlerdir. Sen, o kasvet dolu ortama düşmüş, benzi soluk ama misk kokulu
bir goncaydın. Başındaki yazmayla yattığın odada melekleri andırıyordun. Seni
yakından gördüğüm o ilk gün... İlk uyanışın, ilk kendine gelişin... Ve hemen yazmanı
düzeltip titreyen ellerinle, abdest almak için işaret edişin... Konuşamıyordun;
ama ellerin çok şey anlatıyordu. Bu nasıl bir teslimiyet ve nasıl bir
bağlılıktı ki, şuurun tam mânâsıyla açık olmadığı hâlde Yaratan'ın huzuruna
çıkmak istiyordun. Yattığın yerde elini yüzünü ıslatıp almana yardımcı olduğum
abdest, en ihlâslı ânlarımda aldığım abdestle kıyaslanamayacak kadar derindi.
İçimi bütün hücrelerime kadar kaplayan huzur, ruhumu serin sularda yıkamıştı
âdeta. Ben bile bu kadar huzur duyduysam, senin mutluluğun kim bilir nasıldı!
Her vakit, hastanenin yanındaki camiden gelen ezan sesleriyle açılıyordu
gözlerin. Şaşkınlığımı tarif etmeye kelimeler yetmez. Kimi zaman uyandıramazdım
seni, ilâç zamanın olurdu. Öyle derin uykulara dalardın ki, korkardım bir şey
mi oldu diye. Namaz vakitlerine kilitlenirdim sonra. Bilirdim, ezan sesinde
uyanırdın. Gözlerinle, yattığın yerden de olsa kılardın namazlarını.
Namazlarına baktıkça utanırdım kıldığım namazlardan. Derme çatma zamanlara
sığdırmaya çalıştığım namazlarım, eksik kalmış yanlarımı vururdu yüzüme. Sonra,
kendini her toparlayışında "Elhamdülillah!" demelerin... Ve bizlerin
küçücük yüklerin altında açtığımız isyan bayrakları gelirdi aklıma. Yüzünde
okunan mutluluğu, tebessümlerin süslerdi yaprak misâli.
Bahar günü gibi açık bir kış sabahı... O gün çok
iyi gördüm seni. Doğrulup kalkmaya çalıştın ve başardın; azmine hayrandım.
Mutluydun. Sevdiklerin yanında; annen, baban, kardeşlerin... Hafif ağrıların
vardı. "Geçmiş olsun, bu sabah gerçekten iyileştiğinizi gösterdiniz."
dedim sevinçle. "Hamdolsun." dedin. Sesini ilk defa bu kadar net
duyuyordum. "Rabb'im bilir." dedin sonra ve boyun büktün. İpek gibi
dokundu sesin içime. Benim de yüzümde güller açtı Mesude Abla. Adını öğrendiğim
ilk gün, sesini duyduğum, doğrulup oturduğunu gördüğüm gün, benim de baharım
oldu. Adın gibi mesut baharlar getirdin dünyama. Eyüp Peygamber'in (as) çelik
iradesindeki sabır, Hz. Osman'ın (ra) hicabındaki edeptin sen. Mesude Abla,
seni görmeden evvel, senin gibi olanların hikâyelerini okurdum. Çıkıp geldin
şimdi hayat bahçeme. Gitme, kal diyemedim sana; ama ruhumda izi kaldı isminin.
Benliğimde izleri kaldı adanmışlığının.
Kendini iyi
hissettiğin o günün bir vakti, kolumdan çekip gözlerime baktın. Sinendeki ışığı
gördüm o gün gözlerinin yeşilinde. Yumuşacık bir ses tonuyla; "Okuyor
musun?" diye sordun. Tam olarak anlamadığımı hissedince şaşkın
bakışlarımdan, "Kitap, dergi, gazeteyle aran nasıl?" dedin
gülümseyerek. Ben de gülümsedim. "Pek vakit bulamıyorum doğrusu; ama
okumayı severim." dedim. Gazeteden, dergiden ve okumaktan bahsettin uzun
uzun. Bazen nefesin yetmiyordu; ama yine de anlatmaktan geri durmuyordun. Bense
ağzından çıkan her kelimeyi merak ve hayretle dinliyordum. Okumak diyordun,
yeniden okumak... Kitapları yazarlarıyla tek tek biliyordun. Her kitap olmaz;
ama diyordun. Seçici olmak lâzım... Dergide de gazetede de. Okuduğumuz gazete
bize sadece doğru haberi vermeliydi. Temiz, doğru, dürüst ve iyiye dönük
olmalıydı. Can kulağıyla dinliyordum seni. Sonra "Abone misin?" diye
sordun. "Evet" dedim; ama içimde bir şeyler kopup kopup düştü başıma.
Ben de bu güzel yolda hizmet ettiğimi zannediyordum; ama seninki bir başkaydı.
Ağır bir hastalığın kollarında bile bu iyilik davasına hizmet etmekle
hemhaldin. Sonra dergi dedin. "İnsan bilmediğinin düşmanıymış. Çok
okumalıyız. İlim, edebiyat, fizik, kimya, biyoloji, tıp... Hepsini içine alan
bir dergi bu." diye bitirdin sözlerini. "Aboneyim!" dedim
içimden, "Neredeyse hiç okumadığım bir dergiye aboneyim." Başyazarının
okuma özrümüzden şikâyet ettiği bu canım dergileri üst üste istifleyip raflara
dizişim geldi aklıma. Vakit yok ha... Üşengeç yanımın en bayağı bahanesi!
"Elimizde böyle güzel bir ilim mecmuası varken neden okumuyoruz? Vallahi
vebaldir bu. Hem yazana, hem basana, hem dağıtana, emek sahibi herkese
vefasızlıktır bu!" dedin, sanki iç konuşmalarımı duymuştun. "Okumalı
ve okunmasına vesile olmalıyız." diye bitirdin sözlerini.
O gün nöbeti
devredip evime doğru yola koyulduğumda aklımda hep senin sözlerin vardı. Demek
elimdeki nimetlerin kıymetini bilmiyormuşum Mesude Abla. O gece sabaha kadar
uyumadım. Nöbetin yorgunluğu yoktu üzerimde. Gün ağarana kadar okudum, okudum,
okudum. Ve çevirdiğim her sayfada okumanın lezzetine bir kez daha vardım.
Binlerce teşekkür ve dua gönderdim sana...
Bir günlük aradan
sonra yine nöbet günündeyim. Nöbeti devralırken seni sordum arkadaşa. "Çok
sancısı var." dedi. Şaşkınlığımdan keder damlıyordu. Oysa iyiye gittiğini
sanıyordum. Hemen yanına koştum. Oda kapısına yaklaşırken iniltilerini duydum.
Tam ziyaret saatiydi, yanında arkadaşların vardı fenalaştığında. Hemen ağrı
kesici iğneler yapıp, serum taktım. Bir taraftan inliyordun sancıdan, bir
taraftan da elinle işaretler yapıyordun. Ne söylemek istediğini anlayamadım,
durumun ciddileştiği için arkadaşlarını çıkardım odadan. Onlar çıkarken birine
seslendim ve "Ne diyor Mesude Abla, anlayamadım." dedim. Telâşlıydım.
Gözleri dolmuştu arkadaşının, o da senin gibi tertemiz yüzlüydü. "Dergi ve
gazeteye abone bulun." diye işaret ettiğini söyleyince donup kaldım.
"Talebelere burs bulun." diye işaret ettiğini söylerken hele,
arkadaşının sesi titriyordu. Bütün benliğim ürpermişti arkadaşının ardından
bakakaldığımda. Tepetakla olmuştum. Bu nasıl bir hizmet şuuruydu Allah'ım!
Senin bu hassasiyetin yanında benim küçük adımlarım ne de küçük kaldı Mesude
Abla... Hastalığın zirveye tırmanıp seni hırpaladığı ânlarda bile düşündüğün
şey, insanlara fayda sağlayıp Allah'ın rızasını kazanmaktı. Bir kez daha
utandım o gün kendimden Mesude Abla.
O günden sonra
sancısız günün geçmez oldu. Her gün ağrın, sızın oluyordu; ama derdin bunlar
değildi senin. Senin derdin başkaydı, senin derdin O'nun (sallallahu aleyhi ve
sellem) derdindendi. Artık gözlerini bile açamaz hâle gelmiştin, dudaklarının
hafif kımıldamalarından anlıyordum namaz kıldığını, dualar ettiğini.
Nöbet dönüşlerinde
evimde boşa geçirmiyordum artık zamanımı. Sürekli okuyordum. Talebelik
yıllarıma geri dönmüştüm sanki. Demek ki çalışmak engel değilmiş. İnsan
istedikten ve zamanını güzel tanzim ettikten sonra okumaya da, ibadete de vakit
ayırabiliyormuş. Allah razı olsun senden, uyumuş ilim evlâtlarımı uyandırdın
gönül evimde.
Yeni bir nöbet günü
daha. Nöbeti devraldığım arkadaşa seni sordum yine. "Bugün hiç sancısı
olmadı." dedi. Yüzümdeki bütün çizgiler tebessüme döndü. Ve hamdettim
Rabb'ime. Rahat ve hızlı adımlarla odana doğru yola koyuldum. Gözlerim
koridorda aileni aradı, kimseler yoktu. Yaklaştım ve yavaşça odanın kapısını
açtım. Annen, baban, kardeşlerin hepsi çevrelemişti yatağını. Seni göremedim
önce. Biraz daha yaklaştığımda hepsinin sessiz sessiz ağladığını gördüm.
Elimdeki serum düştü, canım çekildi sanki parmaklarımın ucundan. Ne diyeceğimi
bilemiyordum. Gözlerimden sessiz akan suların tuzunu hissettim. İlk defa bir
hastanın vefatı bana bu kadar tesir ediyordu Mesude Abla. Kendimi
toparlayabildiğim ilk ânda; "Başınız sağolsun! Üzülmeyin, cennetlere
uçacak inşallah!" diyebildim. Sesim titriyordu. Ailen de gibi teslimiyet
doluydu. Baban şunları söyledi: "Hemşire hanım, Efendimiz (sallallahu aleyhi
ve sellem) sırtını sıvazlıyormuş, onun için hiç ağrısı olmamış bugün."
Sen, önde
gidenlerdendin Mesude Abla. Efendi-miz'in (sallallahu aleyhi ve sellem)
kardeşim dediklerindendin. Hamdolsun, bana seni tanımayı lütfetti Rabb'im.
Senin ibadet ve hizmet eksenli dünyandan ben de nasiplendim. Ne mutlu bana ki,
seni yanına almadan Rabbim, benim yanıma getirdi.
Sen, çileye hasret
çiçeklerin yeşerdiği berrak suların beyaz köpüğüsün Mesude Abla.
"Hayy" ism-i şerifine sahip Yaradan'ın verdiği hayatı O'nun yolunda
harcayıp, O'nun huzuruna gülerek gidenlerdensin. Ölümün bile ne güzel bir
hizmet Mesude Abla. Senin gibi pek çok ışık kahramanının hikâyesini okudum
zamanında; ama sen, bizzat kendinle çıkageldin hayatıma. Ahiretin nurlarla
dolsun, mesut olma sırrına erebilen güzel abla, adı gibi mesut abla.