Popüler Yayınlar

18 Kasım 2013 Pazartesi

Necip Fazılın Visal Şiiri

Beni zaman kuşatmış, mekan kelepçelemiş;
Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş...
Perde perde veralar, ışık başka, nur başka;
Bir anlık visal başka, kesiksiz huzur başka.
Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;
Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?
Yoksa göz, görüyorum sanmanın öksesi mi?
Fezada dipsiz sükut, duyulmazın sesi mi?
Rabbim, Rabbim, Yüce Rab, âlemlerin Rabbi, sen!
Sana yönelsin diye icad eden kalbi, sen!
Senden uzaklık ateş, sana yakınlık ateş!
Azap var mı alemde fikir çilesine eş?
Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor?
Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!
Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum;
Ölen ölüyor, bense ölümü yaşıyorum!
Sonsuzu nasıl bulsun, pösteki sayan deli?
Kendini kaybetmek mi, visalin son bedeli?
Mahrem çizgilerine baktıkça örtünen sır;
Belki de benliğinden kaçabilene hazır.
Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül!
Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!
O visal, can sendeyken canını etmek feda;
Elveda toprak, güneş, anne ve yâr elveda!

Beni zaman kuşatmış, mekan kelepçelemiş;
Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş...
Perde perde veralar, ışık başka, nur başka;
Bir anlık visal başka, kesiksiz huzur başka.
Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;
Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?
Yoksa göz, görüyorum sanmanın öksesi mi?
Fezada dipsiz sükut, duyulmazın sesi mi?
Rabbim, Rabbim, Yüce Rab, âlemlerin Rabbi, sen!
Sana yönelsin diye icad eden kalbi, sen!
Senden uzaklık ateş, sana yakınlık ateş!
Azap var mı alemde fikir çilesine eş?
Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor?
Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!
Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum;
Ölen ölüyor, bense ölümü yaşıyorum!
Sonsuzu nasıl bulsun, pösteki sayan deli?
Kendini kaybetmek mi, visalin son bedeli?
Mahrem çizgilerine baktıkça örtünen sır;
Belki de benliğinden kaçabilene hazır.
Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül!
Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!
O visal, can sendeyken canını etmek feda;
Elveda toprak, güneş, anne ve yâr elveda!

Şiir, rahat okunmasıyla Necip Fazıl'ın şiirinin genelinde gözlemlenen musiki değeriyle ilgili olmakla beraber, bu kolay okunuyor olmanın arka planında derin bir mana dünyası yatmaktadır. Şiir, gerek felsefi göndermeleriyle gerekse tasavvufi göndermeleriyle zengin bir anlam dünyasına sahiptir. Gerek şekil bakımından gerekse içerik olarak geniş çözümlemeler yapmak mümkündür. Ancak bu yazının verdiği çerçeve imkânıyla özellikle anlam dünyası üzerine genel hatlarıyla durmak mümkündür.

"Beni zaman kuşatmış, mekân kelepçelemiş;
Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş..."
Şair, ‘beni zaman kuşatmış, mekân kelepçelemiş' ifadesiyle insanoğlunun mevcut varlık içerisinde, zaman ve mekân mefhumları dışına çıkamayışını, bu kavramlar içerisinde adeta mahpus oluşunu belirtmektedir. Zaman tarafından kuşatılmış ve mekân tarafından kelepçelenmiş olan "insan", mevcut şartlar içerisinde, ne zamanın dışına çıkabilme ne de mekânın kelepçesinden kurtulabilme gibi bir imkâna sahiptir. Şiirdeki ifade, daha çok felsefi ve tasavvufi bir gerçeğin tespiti niteliğindedir. Bu fiziksel gerçek karşısında ne "dün"den geriye ne de "yarın"dan öteye gidemeyip "bugün" içerisinde sıkışan insan için, yaratıcı denen büyük sanatkâra hayran olmaktan başka yapılabilecek hiçbir şey yoktur.

Nitekim Maarri'nin "Lüzumiyyat" adlı divanının "eb'adın tenahisi" adlı bölümünde buyurduğu gibi:

"Cebrail, şimşek hızındaki kanatlarıyla,
bütün ömrü boyunca uçsaydı

Yine de ‘Dehr'in (zamanın) dışına çıkamazdı."

"Zaman ve mekân" insan aklının hadiseleri ve eşyayı kavrayabilmesi için elzem olan iki unsurdur. İnsan aklı, zaman ve mekân şuuru olmadan düşünemez. O yüzdendir ki rüyalarda da eğer bu kavramlar mevcut olsaydı, insanoğlu onu da gerçek olarak algılayabilirdi. Rüyaların gerçek olarak algılanmayışının sebebi, onda "zaman, mekân ve nedensellik ilkeleri"nin bulunmayışıdır. 3

Gerçeğin, varlıkla perdelenmiş olması, bizim "gerçek" diye tasavvur ettiğimiz "şey"lerin aslında, "mutlak gerçeği" örtücü nitelik taşıyor olması, şairin "Ne sanattır ki her şey, her şeyi peçelemiş..." mısrasının karşılığı niteliğindedir. Çünkü birinci kullandığı "her şey" kelimesi görünen varlığı, ikinci kullandığı "her şey" kelimesi ise görünmeyen varlığı ifade emektedir. Dolayısıyla, görünmeyenin, görünenle görünmez kılınması gibi bir tespit yapılmakta ve insanın gerçeklik algısının geçerliliği sorgulanmaktadır. "Gerçek" sanısıyla algılanan varlıklar, aslında birer "peçe" veya hakikatin birer remzi'dir.

"Her şeyin, her şeyi peçelemesi" bize ayrıca insanoğlunun nefsani varlıklarla meşguliyetten ruhani varlıkların farkına varamıyor olmasını, masivaya kapılan insanın maveradan bihaber yaşıyor olmasını da düşündürmektedir. Ancak mısralarda insanlara "fâni olan baki olanı perdeliyor görmüyor musunuz!" gibi bir nasihat ve uyarı kaygısından ziyade felsefi anlamda ulvi bir gerçeğe işaret etmek ciheti daha ağır basmaktadır.

Şairin kendi fikrî macerası içerisindeki düşünceye ait buhranlarından biri olan bu konuyu dile getirişinde "ben" sözcüğünü ("Beni zaman kuşatmış...) kullanıyor olması, kendi şahsında sembolize edilen konunun -farkında olsalar da olmasalar da- aslında tüm insanlığa şamil bir mesele olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

"Perde perde veralar, ışık başka, nur başka;
Bir anlık visal başka, kesiksiz huzur başka."

Mutasavvıfların dünya görüşüne göre, "gerçeklik ve varlık" olarak algılanan mevcut dünya, aslında mutlak varlığın tecellilerinden yalnız bir "görünüş"ü temsil etmekte olup bundan başka, mutlak varlığın (yaratıcının), tecellilerinin tezahür ettiği farklı varlık alemleri de mevcuttur.

Elbetteki mutlak varlığın, bütün varlık kategorilerindeki tecellisi aynı biçimde ve şiddette değildir. İlahi tecelli her mertebede farklı şekilde tezahür etmektedir. O yüzdendir ki şair "...ışık başka, nur başka" demektedir. Çünkü ışık, nur'a nispetle varlığın gölgesi gibidir. Bu bize Platon'un meşhur "mağara" teşbihini hatırlatmaktadır.

Gerçeği anlayan insan, sufilerin vecd hâli dedikleri bir hâl içerisinde bulunur. Fakat bu bilinç hâli sürekli olmayabilir. Bunun sürekliliği çoğunlukla kişinin kendi çabalarına bağlıdır. Ya kişi gerçeği ve mutlak hakikati "bir anlık" bir süre içinde tatmanın, ona kavuşmanın verdiği anlık vecd ile kalacak ya da büyük bir bilinç ve uyanıklık hâliyle "kesiksiz huzur"u yaşayacaktır.

Şair, bir hakikati kendi benliğinde duymuş olmanın verdiği hâl ile insanlığa seslenmektedir:

"Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;
Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?"

"Renk, koku, ses ve şekil", kabaca, insanın beş duyusuna yönelen maddi hislerdir. Fakat bu kavramların maddi nitelik taşıyor olmaları onların biricik nitelikleri değildir. Gerçekte, görülen, duyulan, koklanan ve maddi olarak hissedilen dünya, bize göremediğimiz, duyamadığımız, koklayamadığımız ve maddi olarak hissedemediğimiz asıl dünyanın habercisi gibidir.

Şaire göre insanoğlu, şeklî olanla, zahirle değil bâtınla, özle meşgul olmalı, dış'ın ötesindeki iç'i aramalıdır. Necip Fazıl'ın kullandığı "kabuk" ve "ezberci" kelimeleri de "kabuğundan ezberci bir hayat süren", bu yüzden de manaya ve öze ait olana bir türlü ulaşamayan, dolayısıyla hayatın anlamını bulamayıp hayatını da anlamlandıramayan "insan"ı ifade etmektedir.

Bir Hadis-i Şerif'te şöyle buyurulmaktadır:

"Allah'ım, fayda vermeyen ilimden, yükseltmeyen amelden, erişmeyen duadan sana sığınırım."

Mevlana'nın bir sözü ise şöyledir:

"Ben sevgilinin yüzünden bahsediyorum sana; sen bana, vezinden, kafiyeden dem vuruyorsun."4

Bu noktada dış ve iç, zahir ve batın gibi tasavvuf felsefesinin meselesi olan bir konunun şairin şahsında bütün insanlığın meselesi olması gereği vurgulanmakta ve insanın hayatını anlamlandırması yönünde ezberci ve dışa yönelik değil manaya ve içe yönelik olması gerektiği ifade edilmektedir.

"Yoksa göz, görüyorum sanmanın öksesi mi?
Fezada dipsiz sükût, duyulmazın sesi mi?

Şair, bu mısralarda sorular sormaktadır. Bu soruların, cevap aramak için değil, düşündürmek için sorulduğu bellidir. Nitekim tecahülüarifane sanatı yapan şairin, aslında hakikatin farkında olduğu diğer mısralardaki ifadelerden anlaşılmaktadır.

"Göz", yukarıda da belirtildiği gibi maddi dünyaya ait bir melekedir. ‘Göz'ün gördüğü, maddi dünyadır. Maddi dünya tasavvufta alem-i hayaldir. Dolayısıyla gözün gördüğü de bir hayalden, bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Göz, "görüyorum sanmanın öksesi", yani aldatmacasıdır. Sonu olmayan sessizlik ise "duyulmayan alemin sesi"dir.

"Rabbim, Rabbim, Yüce Rab, alemlerin Rabbi, sen!
Sana yönelsin diye icad eden kalbi, sen!"

Şair, bu mısralarda Allah'a seslenerek "sen alemlerin Rabbi'sin, yücesin" ve "sen insanlardaki bu ‘kalb'i, sana yönelsin diye icad ettin" demektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta "kalp" kelimesidir. Necip Fazıl'ın, "Mümin-Kâfir" adlı eserinin "Kalp" başlıklı yazısı, adeta bu mısraların açıklaması ve yorumu gibidir:

"Evet, bütün eser ve kazanç, kalp vasıtasıyladır; ve mücerred surî amellerden ve resmî ibadetlerden bir şey beklenmez.

Bütün kâr kalp yoluyladır; ve o, Allah'tan gayrisiyle meşgul ve başka şeylere giriftar oldukça haraptır5

Dolayısıyla şairin, yukarıdaki mısralarla ifade ettiği gerçek, "kalb"in yaratılış hikmetinin, yalnızca Allah'a yönelmek ve sadece onunla meşgul olmak olduğudur. Nitekim bir kudsî Hadis'te de Allah (c.c.) mealen şöyle buyurmaktadır:

"Yer ve göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım" (Temyiz, 150; Aclunî, II, 195)6

"Senden uzaklık ateş, sana yakınlık ateş!
Azap var mı âlemde fikir çilesine eş?"

Şair'in "sen" diye hitap ettiği Allah'tır... Yaratıcı'dan, o büyük sanatkâr'dan uzak olmayı şair, ateşin azabı gibi görmektedir. Yalnızca uzak olmak değil, ona yakınlık da azap vericidir. O, bir anlamda güneş gibidir ve yarattığı mahlukata hayat verir; onu canlı tutar. Mahlukat nasıl ki "güneş"ten ne çok fazla uzaklaşabilir ve ne de "güneş"e çok fazla yaklaşabilirse şair de Allah'a ve onun bilgisine ne çok fazla yaklaşabilmekte ve ne de ondan çok fazla uzaklaşabilmektedir.

Aklın tüm sınırlarını zorlayarak ve onu koparırcasına gererek, bulduğu veya buldum sandığı ya da en doğrusu bulmaya yöneldiği "hakikat bilgisini" ve onu bulmak yolunda çektiği ıstırapları "fikir çilesi" olarak nitelendiren şair için, dünyada bu çileden daha azap verici, başka hiçbir şey yoktur. Şaire göre bu fikir çilesi yolunda ve neticesinde, hakikate ulaşmak da, hakikate yaklaşmak da sonsuz azap verici bir ateş gibidir.

"Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor?
Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!"

İnsanın, herhangi bir şeyi "zor" sıfatıyla nitelendirebilmesi için o şeyi tecrübe etmiş olması gerekmektedir. Buradan anlaşılıyor ki şair, hakikate ulaşma yolunda hayatı boyunca sürdürdüğü fikrî mücadelesi sonucu, "yaşama"nın da "ölme"nin de "erişme"nin de ne denli zor olduğunun idrakine varmıştır.

Bu noktada üç kelime; "yaşamak", "ölmek" ve "erişmek" kelimeleri dikkati çekmekte ve bu kelimelerin, insan beyninde ve hayatında ne dereceye kadar yer işgal ettiği ile "çile"nin yüze yansıyan tezahürlerinin, doğru orantılı olduğu şairin ifadesinden anlaşılmaktadır. Bu itibarla şair, "çilesiz suratlar" sözüyle, yaşamanın, ölmenin, ve erişmenin fikrî buhranlarını yaşamamış, yaşamı boyunca "hayatın anlamı"na dair bir kez olsun bile bir soru dahi sormamış insanlardan bahsetmekte ve şairliğin verdiği heyecanla yüzlerine tükürecek şekilde öfkelenmektedir.

"Yaşamanın zorluğu" ilk kez bu soruyu sorulduğu ve düşünüldüğü vakit başlar. Ölmenin zorluğu "hayattayken ölebilmek"tir. "Erişmek" kendini aşmak, eren bir insan, veli olmak; yani mertebeler kat ederek seyr-i sülûk'a çıkmak ise zordan da zor...

"Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum;
Ölen ölüyor, bense ölümü yaşıyorum!"

Şair, bu mısralarla bir anlamda içinde bulunduğu hâli dillendirmiş olmaktadır. İfadelerin şimdiki zaman kipinde kullanılmış olması, şairin bahsettiği hâllerin "oluş hâlinde" bulunması sebebiyledir.

"Kapalı hudut" ile "aşmak" ifadeleri ile "ölüm" ve "yaşamak" ifadeleri arasında zıt bir ilişki mevcuttur. Her iki mısrada da birbirine karşıt olan bu ifadelerin kullanılması dikkat çekici bir özellik olmakla birlikte, bu zıtlıkların şairin iç hâlini ifade ediyor olması önemli bir husustur.

"Kapalı hududun aşılması", muhtemelen, aklın sınırlarının geçilerek insanın kendi kendisini aşması ve mutlak hakikate doğru yol alması anlamına gelmektedir. Şairin "ölümü yaşıyorum" ifadesi ise tasavvufi yolda ilerleyebilmek için elzem olan bir şarta işaret etmektedir. Bu şartla ilgili olarak bir hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:

"Ölmeden önce ölünüz" (Aclunî, I. 38).7

Necip Fazıl'ın, "ölümü yaşıyorum" ifadesi, yukarıda belirtilen tasavvufi yolun gereklerinden birine işaret ediyor olabileceği gibi, aynı zamanda şairin çileler içindeki yaşamının zorluğunun da bir ifadesidir.

"Sonsuzu nasıl bulsun, pösteki sayan deli? Kendini kaybetmek mi, visalin son bedeli?"

"Pösteki" kelimesi, "koyun veya keçi postu" manasına, "pösteki saymak" sözü ise "içinden çıkılmaz bir iş yüklenip uğraşmak" anlamına gelmektedir.8 ‘Sonsuz'u bulmak öyle kolay bir iş değildir. ‘Sonsuz'u bulmaya niyetlenmiş olmak bile "içinden çıkılamayan bir iş yüklenmek" demektir. Bu da şaire göre "delilik"ten başka bir şey değildir. Zaten "hakikat bilgisi"ne ulaşmanın bedeli de "delilik" ve "kendini kaybetmek"tir.

Buradaki "delilik" yine bir tasavvufi hâl olup kişinin zahirdeki hâlinin tesmiyesidir. Ağır bir düşünce işi yüklenip ve işin içinden bir türlü çıkamayan deli, elbette "sonsuz"u bulamaz. Çünkü tasavvuf yolunda "bulmak" diye bir kavram yoktur. Yalnızca "aramak" vardır. "Visal" in ya da kavuştuğunu zannetmek vehminin bedeli ise "kendini kaybetmek"tir; "delilik"tir;

"Mahrem çizgilerine baktıkça örtünen sır;
Belki de benliğinden kaçabilene hazır."

Hakikat bilgisi bir "sır"dır. Bu sır benliğinden kurtulmayanlar için "açılmaya çalışıldıkça örtünen" bir sırdır. Yalnızca tasavvuf yoluna intisap etmiş olanlar bu sırra erebilirler. Çünkü onlar bu yolda kendi benliklerinden soyunmuş, kendi benliklerini unutmuş kimselerdir. Şair'e göre kişinin sırra erebilmesi, ancak "benliğinden kaçıp kurtulması" şartına bağlıdır. Böyle kimseler dünyadan ve dünyevi şeylerden elini eteğini çekmiş olup yalnız Allah'la meşgul olan kimselerdir. Onlar benliğinden kaçabilen ve nefsiyle mücadelede galip gelebilen insanlardır.

İmam Gazalî, "tasavvufun bazı şartları"nı açıkladığı eserinde şöyle buyurmaktadır:

"Bu şartı yerine getiren temiz fıtrat sahibi mutasavvıf, şeyhinden aldığı bereket sayesinde büyük cihada (Cihad-ı Ekber'e) ve Allah'ı zikretmeye koyulur. Büyük cihad, içe dönük manevi düşünceden, Allah'ı zikretmek de insanın yaptığı ve yapmaktan kaçındığı her şeyde kendisini Allah'ın huzurunda hissetmesinden ibarettir. Bunlar yanında mutasavvıf zihnini devamlı olarak yüce âlem üzerine yoğunlaştırmalıdır. Böylelikle tarikat yolundaki dereceleri konak konak aşarak en son dereceye yükselir. Bu mertebe, fâni varlık sınırını aştığı için, oraya ulaşan kimse ilahî ve rabbani bir mahiyet kazanır. İşte gerçek anlamda sufi böyle kimseye denir."9

"Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül!
Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!"

Şair de tıpkı yukarıda sözü edilen mutasavvıflar gibi hakikate ulaşabilmek için dünyaya ait olan heva ve heveslerden kurtulması lazım geldiğini bilmekte ve bunun neticesinde de kendi kendine ve kendi gönlüne seslenmektedir.

Şair "gönül"e seslenerek, onun "bütün bu geçici arzu ve isteklerden vazgeçmesini" istemekte ve gönlünün asıl meftun olması gereken şeyin "sonu gelmez visal", "sonsuza kavuşmak arzusu", "mutlak hakikate ulaşmak isteği" olması lazım geldiğini belirtmektedir.

"O visal, can sendeyken canını etmek feda;
Elveda toprak, güneş, anne ve yâr elveda!"

Bu mısralarda, şairin, bir önceki bölümde kendi gönlüne "sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!" diye seslenirken kullandığı "visal" kelimesinin özellikleri zikredilmektedir. Buna göre "visal", "can sendeyken canını etmek feda" biçiminde vasıflandırılmaktadır.

Bu noktada şair, hakikati arama yolunda yürüyen bir insan olarak, "toprağa, güneşe, anneye ve sevgiliye" veda etmekte, kalbinde yalnızca Allah'a yer bırakmaktadır.

Bunu Necip Fazıl'ın bir başka şiiriyle ifade edecek olursak;

"Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;
Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez."10

Necip Fazıl'ın "Visal" adlı şiiri, son derece derin tasavvufi ve felsefi çıkarımlar yapılabilecek, oldukça geniş manalar taşıyan bir şiirdir.

7+7 (14'lü) hece ölçüsüyle yazılmış olan şiir, biçimsel mükemmellikle fikrî derinliğin bir arada bulunduğu en güzel örneklerden biridir.

16 Kasım 2013 Cumartesi

Sabah yorgun kalkıyorsanız 'fibromiyalji sendromu' olabilirsiniz

Çorlu Özel Şifa Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Gürcan Hasanoğlu, kas romatizması adı verilen "fibromiyalji sendromu"nun en önemli belirtilerinden birinin sabah kalkarken yorgunluk hissi olduğunu söyledi.
Fibromiyalji sendromunun (FS) yaygın ağrı ve hassasiyetle karakterize, yorgunluk, uyku bozukluğu ve depresyonun eşlik ettiği bir kronik kas-iskelet sistemi hastalığı olduğunu ifade eden Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Gürcan Hasanoğlu, "Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte bir grup durumun birleşimi veya tek tek varoluşuyla fibromiyalaji sendromunu tetiklediği görülmektedir. İnsanın dış görünüşünde gözle görülür bir değişiklik yoktur, fakat yaşam kalitesinde ileri derecede düşüş gözlenmektedir. FS'de yerel kan akımı azalmasına bağlı olarak yorgunluk geliştiği ve adale esnekliğinde azalma olduğu gösterilmiştir. Buna göre olayın asıl gerçekleştiği yer adale dokusudur. Kasta kasılma söz konusudur ve bu bölgede kan dolaşımı yeterli değildir. Kas dokusu yeterince oksijen alamamaktadır ve ağrı oluşmaktadır. Bazı bilim adamları düşme, çarpma, özellikle trafik kazası gibi travmaların merkezi sinir sistemine etki ederek, FS'ye yol açtığını ileri sürmektedirler. Her zaman büyük bir travma olması gerekmez. Bu nedenle uygun olmayan egzersizlerin veya kötü duruş pozisyonlarının bu hastalığı artıracağı göz önünde bulundurulmalıdır" dedi. 
FS hastalığında ailesel yatkınlık ve kalıtsal özellikler bulunduğuna dikkat çeken Dr. Hasanoğlu, FS'li bir annenin çocuklarında benzer sorunlar görülebileceğini, hatta beraber yaşamanın getirdiği bir hastalık olarak karı ve kocada aynı hastalığın beraberce ortaya çıkabileceğini kaydetti. Ailesel stresler, evliliğin kötü sonlanması, ağır yaşam ve iş koşullarının FS'yi tırmandırdığını dile getiren Dr. Hasanoğlu,, bazı virüslerin de FS'ye yol açtığının iddia edildiğini belirtti.  
"YAYGIN VÜCUT AĞRILARI HASTALIK BELİRTİSİ" 
Dr. Gürcan Hasanoğlu, hastalığın en önemli belirtilerini ise yaygın vücut ağrıları, hassasiyet, yorulma gerektirecek bir faaliyet yapılmamasına rağmen yorgun olma, sabah yorgun kalkma, uyku bozukluğu, depresyon, unutkanlık ve konsantrasyon eksikliği, stres, sabah tutukluğu, gerilim tipi baş ağrısı, mide ağrısı, karında gaz ve devamlı geğirme ihtiyacı, hassas barsak sendromu, kas ağrısı olarak sıraladı. Hastalarda ayrıca bölgesel eklem ağrıları, subjektif şişlikler, kollarda ve bacaklarda uyuşma ve soğuma görülebileceğini söyleyen Dr. Hasanoğlu, "FS'nin toplumdaki görülme sıklığı yüzde 10-20 arasındadır. Hastaların yüzde 73 ile yüzde 88'i kadındır ve ortalama hasta yaşı 34 ile 57'dir. Çocuklarda yüzde 1-7 ve yaşlılarda yüzde 7-8 görülebilir. Bir romatolojik hastalığı olanlar (romatoid artrit), enfeksiyöz bir hastalığı olanlar (viral veya bakteriyel hastalıklar) veya psikiyatrik hastalığı olanlar (major depresyon gibi) düşük eğitim ve gelir düzeyi fibromiyalji sendromu açısından risk taşırlar" diye konuştu.                             

FS'de çeşitli tedavi modalitelerinin denendiğini ancak hiçbiri ile kesin bir sonuca ulaşmanın mümkün olmadığını söyleyen Dr. Hasanoğlu, hastalara kesin tanı konulmasının uygun tedavi yönteminin seçilmesi açısından önemli olduğunu vurguladı. Hastaların hastalıkları hakkında bilgilendirilmesi ve kendi kendilerini kontrol ederek belirtileri nasıl azaltacaklarını öğretmenin tedavinin önemli bir parçası olduğunu kaydeden Dr. Hasanoğlu, "Psikolojik faktörlerin tedavisi ve hastalığı arttırıcı faktörlerin giderilmesine çalışılmalı, uykunun düzeltilmesi ve düzenli yaşam stili sağlanmalıdır. Hastaya hastalığının 'gerçek' olduğu, ancak şekil bozucu ya da sakat bırakıcı bir hastalık olmadığı anlatılmalıdır. Tedavi uzun sürebilir ve bulgularda belirgin düzelme olana kadar hekimin düzenli takibi gerekebilir...

9 Kasım 2013 Cumartesi

Yabancı dil öğrenmek bunamayı geciktiriyor

Bilim insanlarının yaptığı araştırmaya göre, birden fazla dil konuşanlar,beş yıla kadar daha fazla sürelik bir gecikmeyle bunama evresine giriyor.

BBC Türkçe’nin haberine göre, İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesi ve Hindistan’daki Nizam Tıp Bilimleri Enstitüsü tarafından gerçekleştirilen araştırmada, “vasküler bunama, alzheimer hastalığı, frontotemporal (beynin ön kısmının temporal, yani alt kısımla birleştiği bölge) bunama” gibi hastalıkların iki veya daha fazla dil konuşanlarda daha geç başladığıbelirlendi. 

Araştırmacılara göre farklı diller kapsamında farklı sesler, sözcükler, kavramlar, dilbilgisi yapıları kullanmak doğal bir beyin eğitimi anlamına geliyor. Uzmanlara göre ikinci dilin, yapay olarak hazırlanan beyin jimnastiği programlarından çok daha etkin olmasın muhtemel.

Edinburgh Üniversitesi’nden Thomas Bak, araştırmayla ortaya çıkan bulguların çift dilliliğin bunama üzerine mevcut tüm ilaçlardan daha fazla etkili olabileceğini gösterdiğini belirtti.

6 Kasım 2013 Çarşamba

Aile içi muhabbeti teknolojiye feda etmeyin!

Gençler arasında yaygın olarak görülen teknoloji bağımlılığı, insani ilişkileri öldürüyor ve zihinsel obeziteye sebep oluyor. Aileleri uyaran uzmanlar ise gençlerin manevi boşluğunu teknoloji ile doldurmaya çalıştığına dikkat çekerek, aileyle geçirilen vaktin önemini vurguluyor.
Teknoloji bağımlılığı, her geçen gün gençleri kültürel ve aile bağlarından uzaklaştırıyor. Kimi gittiği misafirlikte sanal tarlasını suluyor, kimi ailece yapılan sohbetin arasında Twitter’dan gelen mesaja heyecanla dönüp muhabbeti yarıda bırakıyor. İnsan ilişkilerinin yüz yüze iletişime dayalı olduğunu aktaran söyleyen Psikiyatrist Kemal Sayar, teknoloji bağımlılığının insani ilişkileri öldürdüğünü dile getiriyor. İnsanların üzüntülerinden kaçmak için sosyal medyaya sığındıklarını belirten Sayar, “İnsanların anlatmak istediklerini ve duygularını böylelikle anlıyoruz. Ev içinde telefon ve televizyon ekranlarının kapandığı saatler olmalı. Bu saatlerde aile fertleri birbirine vakit ayırılmalı.” diyor.

Klinik psikolog Mehmet Dinç de internet yoluyla alınan bilginin zamanla zihinsel obeziteye yol açtığına dikkat çekiyor. İnsanların sindiremeyecekleri kadar fazla bilgiyi aldıkları için zihinsel bir obezite yaşadıklarını dile getiren psikolog Dinç, bilginin bu nedenle yüzeysel kaldığını ifade ediyor.  İnternetten bilgi edinirken eleştirel düşünülmesi gerektiğini belirten Dinç, “Okullar hem bilgi alınan hem de kritik düşünme becerisi kazandıran kurumlar olmalı. Çocuklar bilginin doğruluğunu sorgulamalı. Bu anlamda okullara, eğitimcilere, anne-babalara ve sivil toplum kuruluşlarına büyük görev düşüyor.” diyor. Her insanın enerjisini boşaltmaya ihtiyacı olduğunu da kaydeden psikolog, “Özellikle gençler kendini göstermek ve varlığını ispat etmek ister. Bunu internette çok kolay yapabiliyorlar. Ama Türkiye’de gençlerin enerjisini boşaltacakları gençlik merkezleri yok. Eğer böyle mekânlar kurmazsak yarın tedavi merkezleri yapacağız.” uyarısında bulunuyor. Bilgi kirliliğinin yabancılaşmaya yol açtığını kaydeden Dinç, şunları söylüyor: “Adam Japonya’da kim kimi öldürmüş biliyor mahallesinde kim hasta bilmiyor. Brezilya’daki depremi biliyor. Eşinin içindeki depremi ve ruhi durumunu bilmiyor. Başbakan’ın gündemini biliyor, çocuğunun gündemini bilmiyor.”...

5 Kasım 2013 Salı

Takıntı hastalığı ile baş etme yolları

Dünyaca ünlü Psikiyatri Profesörü Kemal Sayar, Küçükçekmece Belediyesi'nin düzenlediği 'Fobiler ve Takıntılar' adlı söyleşiye katıldı.  
 Halkalı Kültür ve Sanat Merkezi'nde düzenlenen söyleşide konuşan Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemal Sayar, çağımızın rahatsızlığı 'Obsesif Kompulsif Bozukluk' yani takıntı hastalığı hakkında bilgi verdi.  
  OBSESİF KOMPULSİF NASIL ANLAŞILIR? 
  Takıntıyı endişelerin zirve yapması olarak tanımlayan Sayar, "Bir işi iyi yapabilmek için tabiî ki azıcık endişe duymalıyız ama endişenin klinik düzeylere geldiği, hastalıklı halleri de ayırt edebilmeliyiz. Endişe duygun, hayattan zevk almanı engelliyorsa ve artık onun oyuncağı haline geldiysen bir problem var demektir" dedi. Genelde bardağın boş tarafını gören ve hayatımdaki her şeyi ben ayarlamalıyım diye düşünen insanların daha endişeli insanlar olduklarını da söyleyen Sayar, şehir yaşamlarının insan hayatına göre düzenlenmemiş olmasının da endişeye neden olduğunu ifade etti.  
  "KENDİSİNİ 6 İLE 12 YIL GİZLİYOR" 
  Obsesif kompulsif bozukluk yaşayan insanların da öncelikle gerçekçi olmalarını, başlarına gelenin yaşanabilir ve atlatılabilir olduğunu unutmamalarını, hayatta her şeyin kontrol edilebilir olmadığını anlamalarını öğütleyen Kemal Sayar, ailelerin bu rahatsızlığı, 'Çocuğumda bir şey yok' diyerek tedavi ettirmemeleri sonucu OKB'nin kendisini 6 ile 12 yıl boyunca gizlediğini söyledi. 
  NASIL TEDAVİ EDİLİR? 
  Obsesif kompulsif bozukluk yaşayanlarda hastanın iradesi dışında gelen parazit düşüncelerin beyne yapıştığını kaydeden Sayar, bir hastasının kaplumbağa pisliği bulaşmasından korkması nedeniyle hayatının uzun yıllarını 120 metrekarelik bir evin sadece 10 metrekarelik bir odasında yaşayarak geçirdiğini söyledi. Hastanın çocukları tarafından terk edilip eşiyle boşanma noktasına geldikten sonra tedavi olmaya karar verdiğini de belirten Sayar, 2 yıllık bir ilaç + psikoterapi ile hastaların tamamen normal yaşamlarına dönebildiğini de sözlerine ekledi. 
  KISIR DÖNGÜ: GEÇİCİ RAHATLAMA 
  Bulaşma (hastalık kapma endişesi), kuşku, somatik, simetri (düzen), agresyon, din, toplama (eve giren eşyaları atamama), çoklu olmak üzere 9 çeşit obsesyon olduğunu belirten Sayar, en büyük kısır döngünün ise endişe duygusu sonrasında (pis yere dokunmamak gibi) yapılan hareketlerin hastayı geçici olarak rahatlatması nedeniyle, hastaların bu davranışları sürekli tekrarlamaları sonucu duydukları endişeyle baş edemez hale gelmeleri olduğunu söyledi. Ayrıca, bu bozukluğun sebeplerini ise genetik, öğrenme teorisi, çocuklara tuvalet terbiyesi verirken çok sert davranılması ve BETA mikrobu olarak sıralayan Kemal Sayar, bu rahatsızlıkla beraber depresyon gibi birçok psikolojik sorunun da yaşandığını ifade etti. 

  BAŞ ETMENİN YOLLARI NELERDİR?...

3 Kasım 2013 Pazar

Kış güneşi, mevsimsel depresyona yol açıyor

Bayındır Hastanesi İçerenköy’den Psikiyatri Uzmanı Dr. Onur Özalmete, kış aylarının yaklaşmasıyla birlikte güneş ışığı miktarındaki azalmanın birçok kişide mevsimsel depresyona yol açtığına dikkat çekti. Özalmete, "Sonbahar ve kış aylarında fazla uyuma, aşırı beslenme ve kilo alımının mevsimsel depresyonun en önemli belirtileri." dedi.
Mevsimsel depresyon düzenli olarak sonbahar ve kış aylarında güneş ışığının azalmasıyla ortaya çıkan bir duygulanım bozukluğu olduğunu söyleyen Uzm. Dr. Özalmete, "Bu depresyon türünde diğer depresyon tiplerindeki belirtilerin aksine, fazla uyuma, aşırı yeme, kilo alımı ve bitkinlik daha sık görülmektedir. Sonrasında genellikle çökkünlük, kaygı ve huzursuzluk ortaya çıkar" dedi.
SONUÇLARI İNTİHARA SÜRÜKLEYEBİLİYOR
Bu rahatsızlığı yaşayanların sabah yorgun ve zor uyandığını, enerjisinin azaldığını, konsantrasyon güçlüğü çektiğini kaydeden Uzm. Dr. Özalmete, mevsimsel depresyonunun diğer sonuçlarının, sosyal çevreden uzaklaşma, karamsarlık ve umutsuzluk, hayattan keyif almama olduğunu ifade etti. Modern yaşama uyumu bozan bu hastalığın, intihar girişimine varan ağır depresyon biçimine dönüşebileceği uyarısında bulunan Uzm. Dr. Özalmete, "Bu nedenle her kış özellikle yorgunluk, kilo alma, aşırı uyuma gibi depresyon belirtilerini yaşayan kişilerin tanı ve tedaviye başvurmalarını öneriyoruz." diye konuştu.
SABAH IŞIĞIYLA TEDAVİ

Bu depresyon tipinin tedavisi seçenekleri arasında genellikle ışık terapisi (fototerapi) yönteminin etkili sonuçlar verdiğini belirten...

2 Kasım 2013 Cumartesi

Mideler de grip olur...

“Tam grip mevsimi, salgın var” klişesini sıkça duyduğumuz şu günlerde tehlikede olan sadece üst solunum yollarımız değil. Zira mide-bağırsak gribi de son birkaç haftadır uzmanların sıklıkla karşılaştığı vakalar arasında.
Acıbadem Mobil Sağlık Hizmetleri Operasyon Müdür Yardımcısı Dr. Behiç Berk Kuğu’ya göre ‘gastroenterit’in yüzde 80’inin ortaya çıkış nedeni virüsler. Bu virüsler, iyi temizlenmemiş yüzeylerden, dışkı bulaşmış besinlerden, sudan ve hatta havadan bulaşabiliyor. Hastalığın tıbbi adı gastroenterit olmasına rağmen halk arasında sıklıkla mide gribi, mide üşütmesi olarak da isimlendiriliyor.
Hastalık öncelikle bulantı, kusma ve ishal ile kendisini gösteriyor. Daha sonrasında da ateş ve halsizlik ile seyrediyor. Virüslerin kişiye bulaşmasının ardından hastalık bulgularının ortaya çıkması ortalama 24-48 saati bulabiliyor. Özellikle çocuklarda görülen bu şikâyetler, doktora danışmadan aileler tarafından giderilmeye çalışıldığında, sıvı kayıplarının artmasıyla beraber çeşitli sorunların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Bu tür hastalık belirtileri asla hafife alınmamalı.
Çocuklar arasında daha yaygın
Dr. Behiç Berk Kuğu, ‘gastroenterit’in en çok ekim, kasım, aralık gibi soğuk aylarda ve özellikle çocukların maruz kaldığı bir hastalık olduğuna dikkat çekiyor. Viral gastroenterit daha çok bu aylarda görülüyor. Bakteriyel gastroenterit ise sudan bulaştığı yaz aylarında da salgın haline gelebiliyor. Okullar, anaokulları gibi bulaşıcılığın yüksek olduğu ortamlarda çocuklar arasında yaygın olarak görülüyor. Bunun bir başka nedeni de el yıkama gibi kişisel hijyenine dikkat etme bilincinin çocuklarda yerleşmemiş olması. Hastalığın en tehlikeli yanı, uzun süren kusma ve ishalin neden olduğu sıvı kaybı. İleri derece sıvı kaybı telafi edilmezse organ yetmezliklerine, hatta yaşam fonksiyonlarının durmasına yol açabilir.

Neler yapılmalı?


 El temizliğine özen gösterin...

31 Ekim 2013 Perşembe

Kanserden koruyan meyve

Bursa’da Uludağ ve Gemlik’in yüksek kesimlerinde yetiştirilen yaban çileği olarak da bilinen dağ çileği nin tabiatta kendiliğinden yetişen bir meyve olarak bilindiğini belirten bitki uzmanı Ahmet Maranki , "Normal çilekten farkı ise daha küçük boyda olması. Dağ çileği, tam bir vitamin deposudur. Yaşlanmaya karşı son derece etkili olduğundan doğal anti-ageng bir meyve. Üstelik bazı rahatsızlıklara sebebiyet veren virüsler üzerinde öldürücü etkiye sahip olduğu biliniyor" dedi.
Maranki, dağ çileğinin bağışıklık sistemini güçlendirdiğine dikkat çekerek, "Dağ çileği, gıda değeri yüksek bir meyve. Halk arasında dağ çileği olarak da bilinen yaban çileği, C vitamini açısından oldukça zengin. İshale yol açan bazı mikroorganizmaları durdurma özelliğine de sahip. Vücuttaki serbest radikallerin dışarı atılmasına da yardımcı olur. Ciltteki sivilce ve aknelere iyi geliyor" dedi.

"DAĞ ÇİLEĞİ ROMATİZMA AĞRILARINI AZALTIYOR"

Dağ çileğinin damar tıkanmasını önlemeye yardımcı olduğunu dile getiren Maranki, "Dağ çileği, kanser e karşı koruyucu ve bu hastalığın ilerlemesini önlüyor. İdrar söktürücü, romatizma ağrılarını azaltıcı etkisi var. Sinirleri kuvvetlendirip, bağırsak kurtlarını döker. Ateş düşürücü olduğu uzmanlarca kabul edilir" diye konuştu.

25 Ekim 2013 Cuma

Kitaplık ve okuma saati, çocuklara kitap okumayı sevdiriyor

Toplumda yaygınlaşan bilgisayar oyunları ve sosyal medya kullanımıyla çocuklar, kitap okuma kültüründen de uzaklaşıyor. En büyük görevin ailelere düştüğünü söyleyen uzmanlar, evde kütüphane bulunması, ailece okuma saati uygulanması ve uygun kitap seçiminin çocuklara okuma alışkanlığı kazandırdığını belirtiyor.
Saatlerce bilgisayar başında oturan ve hiç kitap okumayan çocuklar, hemen her ebeveynin yakındığı bir konu. Uzmanlar bu durumda ailelerin kitap okuyarak örnek olmasını öneriyor. Çocukların okuyacağı kitapların içeriğinin ve dilinin de önemli olduğunu belirten Zambak Yayınları Kültür Kitapları Yayın Yönetmeni Mehmet Azim, “Çocukları kitap okumaya özendirmenin yolu evde mutlaka bir kitaplık bulundurmaktan ve ailece okuma saatleri düzenlemekten geçer.” diyor.

Kitapların çocukların hayatını şekillendirdiğini belirten Azim, “Çocuk kitapları, çocuklar gibi narin olmalı. Aileler, öğretmenle birlikte çocuğun düşüncesini de alarak kitap almalı.” diyor. Ailelerin kitap okuma için evde uygun zemin oluşturması gerektiğini belirten Azim, “Aile büyükleri çocuğa örnek olmalı. Evde bir kitaplık bulundurmak, belirli saatlerde ailece kitap okumak, kitap hediye etmek, okuma alışkanlığının oluşmasında ve kitaba ilginin artmasında en önemli etkendir. Temsil, bu yönüyle anlatmanın önünde gelir. Önce örnek olacağız, sonra yavrularımızdan buna uygun hareket etmelerini isteyebiliriz.” ifadelerini kullanıyor. Yapılan araştırmalarda yayınların, çocuk üzerinde çok ciddi etkiler oluşturduğunu aktaran Mehmet Azim şu tavsiyelerde bulunuyor: “Çocuklara önerilecek yayınlar içerik olarak doğru mesajlar vermeli ve ruh dünyasında yaralar açmamalı. Çocuklar yalanlarla, aldatmacalarla ve boş şeylerle bir zihin karmaşasının içine itilmemeli. Tercih edilecek eserler, çocukta insanî duygu ve değerlerin gelişmesini, sevginin mayalanmasını, kendi değerlerine karşı ilgili ve saygılı olmasını sağlamalı.” Birçok çocuğun, eserlerdeki kahramanlarla kendilerini özdeşleştirdiğini söyleyen Azim, “Çocuğun bilinçaltına iyi örnekler sunulmalı. Olumlu ve yapıcı örnekler verilmeli. Çocuk kitapları, hurafe ve batıl inançlardan arındırılmış olmalı. Saldırganlık, korku, şiddet, öfke çocuk kitaplarından uzak tutulmalı. Edebiyatın teorik ve pratik ilkelerine de uygun olmalı.” diyor...

23 Ekim 2013 Çarşamba

Insan omrunde ne kadar ruya gorur?


Rüya görmek öğrenmenize yardım edebilir: Bir sınav için çalışıyorsanız veya yeni bir işi öğrenmeyi deniyorsanız, biraz şekerleme yapmayı düşünebilir ya da erken yatıp sabah çalışmayı düşünebilirsiniz. Harvard Tıp Okulu'ndaki araştırmacılara göre, beyin rüya gördüğünde, öğrenmenize ve sorunları çözmenize yardım ediyor. "Current Biology" isimli derginin son sayısında yayınlanan araştırmada, rüyaların beynin yeni bilgiyi işleme, birleştirme ve anlama şekli olduğunu belirlendi. Uyku kalitenizi iyileştirmek için yatak odanızda televizyon gibi gürültü yapan cihazlardan uzak durmalısınız. Çünkü bunlar rüyalarınızı kalitesini ve uzunluğunu olumsuz etkiler.
Bir gecede birçok rüya görebilirsiniz: Uzmanlar gecede sadece bir rüya görmediğinizi, bazı geceler bir düzineden fazla rüya görebileceğinizi söylüyorlar. Ancak siz bunların hepsini hatırlamayabilirsiniz. Gece boyunca her 90 dakikada bir rüya görürüz, her rüya döngüsü öncekinden daha uzundur. Gecenin ilk rüyası 5 dakika uzunluğundadır ve uyanmadan önce gördüğünüz son rüya ise 45 dakika ile 1 saat arasında değişebilir. Birçok insanın ömrü boyunca 100 binden daha fazla rüya gördüğü tahmin edilmektedir.
Uyandıktan sonra kendinizi halen rüyanın etkisinden kurtaramazsınız: Sizin hiç güzel bir rüyadan uyandığınız ve rüyanın devamını görmek için kıpırdamadan yattığınız oldu mu? Böyle bir şey olduğunda, hareket etmeden uzanın ve uyandığınız şekilde birkaç dakika kalın. Çünkü rüyalarınızı hatırlamanın en iyi yolu uyanınca hareketsiz kalmaktır. Vücudunuzu hareket ettirirseniz rüyadan kopar ve rüyanızı daha çabuk unutursunuz...

22 Ekim 2013 Salı

Allah'a Tam Teslimiyet!

http://www.samanyoluhaber.com/web-tv/allaha-tam-teslimiyet-5988-video-haberi/
Besmele ve Tekbir sesleri ile hayvanları sakinleştiren adamın görüntüleri izleyenleri şok ediyor. 'O'nun adıyla O'nun namına olunca gönüller mutmain olur.' ifadesini adeta kanıtlayan bu görüntülerde, yere yatmak istemeyen hayvanlar Tekbir ve Besmele ile sanki cansızmış gibi hareket etmiyor.

20 Ekim 2013 Pazar

Baba, evimiz çok güzelmiş, beni neden yurda verdiniz?

Kiminin yıllar süren çocuk hasretini dindiriyor, kiminin de 40’ından sonra evine çocuk cıvıltısı dolduruyor ‘Koruyucu Aile’ projesi. Neşe Hanım “Anne olmak için boşuna beklemişim.” ifadelerini kullanırken, Mehmet Bey gözleri dolarak, “Hayatımıza bir melek katıldı.” diyor.
Zehra bir cami avlusuna bırakıldığında daha bir günlük bir bebektir. Devlet sahip çıkar, konuşmaya başladığında diğer çocuklar gibi o da yurttaki bakıcılarına ‘anne’ der. Yurtta gülmeyi bilmeyen sinirli bir çocuk iken 3 yaşında tanıştığı koruyucu ailesi sayesinde yeniden doğar. 16 yaşındaki Haluk’tan başka çocukları olmayan İsmail ve Gülşen çifti, Koruyucu Aile Projesi’ni araştırırken başka üç çocukla tanışır ama hiçbirine 2007’de tanıştıkları Zehra kadar ısınamaz. Haluk, önceleri yeni bir kardeşe karşı çıksa da sonunda ikna olur. Bir aylık sürecin sonunda Zehra “Artık evimize gidelim anne.” der. Eve ilk geldiklerinde kaldığı yurdu kreş sanan Zehra’nın sorduğu soru ilginçtir: “Evimiz çok güzelmiş, beni neden kreşe verdiniz?”
Bu Kurban Bayramı’nda Zehra, babasının yastığının altına bir mektup bıraktı: “Sen olmazsan ben yurttaki diğer çocuklar gibi babasız olurdum. İyi ki varsın.” Baba İsmail Bey, “Bana hayatımdaki en güzel bayram hediyesini kızım verdi.” derken, şimdi 9 yaşında olan Zehra, “Ben hayata 3 yaşında başlamışım.” ifadelerini kullanıyor. Zehra yurttan geldiği ilk günler acemilik çekmiş. Örneğin çocuk yurdundaki bakıcılara söylediği gibi evde babası ve ağabeyi de dahil herkese ‘anne’ demiş. Köfteyi çok seven Zehra, yuvada sayılı aldığı köftenin evde ortak bir tabakta yenilmesine şaşırmış. Şimdi ise yüzünde gülücükler açıyor. Zehra zamanla iki anne ve babası olduğunu kabullenmiş. Uzman kontrolünde biyolojik annesiyle de ayda bir görüşüyor. Gülşen-İsmail çifti, “Peygamberimiz de yetim ve kimsesiz çocuklara bakmış. İkinci çocuğumuz olmayınca, Sosyal Hizmetler’den almamız gerektiğini düşündük. İnşallah ahirette bize şefaatçi olacak Zehra.” diyor. Gülşen Hanım, yaşı 40-45 olmuş birçok kişinin emeklilik dönemlerini boşa geçirdiğini hatırlatarak, “Boş boş oturmaktansa böyle bir hayra vesile olmak daha iyi değil mi? Biz varlıklı bir aile değiliz. Sadece soframıza bir kaşık daha koyduk.” diyor.
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Milli Eğitim Bakanlığı’nın ortak projesiyle çocuk yurdunda kalanlara belirli bir kontenjan dahilinde ücretsiz eğitim imkânı veriliyor. Bu sayede Zehra da özel bir okulda eğitimine devam ediyor. İsmail Bey, bazı özel okulların Sosyal Hizmetler’e kontenjan ayırmadığını söyleyerek bakanlık yetkililerini göreve çağırıyor. Ayrıca protokol gereği Zehra gibi koruyucu aile yanındaki diğer çocuklar özel hastanelerden ücretsiz yararlanıyor ve ilaçlarını da eczanelerden ücretsiz alıyor.
‘BEN DE BAŞKA AHMET’LERİ KURTARACAĞIM!’
Ailesinin dağılmasıyla bakacak kimsesi olmayan Ahmet’e devlet sahip çıkmış. Aile hasreti çeken Ahmet, koruyucu ailesi sayesinde ikinci anne-babasıyla 9 yaşında tanışmış. Çocuğu olmayan Neşe Hanım o dönem yurtlarda gönüllü annelik yapıyormuş. Neşe Hanım’ın içi Ahmet’e ısınınca, koruyucu ailesi olmuş. Neşe Hanım da öz anne-babasının yanında büyümemiş. Bu nedenle Ahmet’i daha iyi anlıyor. Ahmet’e durumunu “Bak oğlum, beni de bir doğuran bir de büyüten annem vardı. Senin durumun da aynı böyle.” diye anlatmış. Elektrik elektronik mühendisi Neşe Hanım, oğlu Ahmet’in derslerinde de yardım ediyor. Ahmet ise “İleride bir aile kurduğumda ilk işim başka Ahmet’leri kurtarmak.” diyor. Ahmet’in, arkadaşlarının bir kısmı yurtta bir kısmı ise üniversitede. Arkadaşlarından bazıları ise madde bağımlısı. Ahmet “Eğer onları da bir alan olsaydı, kurtulurlardı.” diyor. Yeni koruyucu aile olanların sıkıntılarına yardımcı olmak ve dayanışmayı artırmak için İstanbul Koruyucu Aile Derneği’ni kuran Neşe Hanım, “İnsanlar çok uzun süreler tüp bebek merkezlerinde tedavi görüyor ve yine de çocuğu olmayabiliyor. Anne-baba olmanın, bu duyguyu tatmanın başka yolları da var. Anne-baba olmak için bu kadar beklemeye gerek yok.” diye konuşuyor.

    28 yıllık evli Mehmet-Gülsade çiftinin çocukları olmuyor. 2 ay önce B.K.(4)’ye koruyucu aile oldular. Almanya’da 33 yıl çalışan ve 2011’de Türkiye’ye kesin dönüş yapan Mehmet S. (47), “Gerçek bayramı asıl şimdi yaşıyoruz. Hayatımıza bir melek katıldı. Öz çocuğum olsa bu kadar sevmezdim. Bize ‘babacığım, anneciğim’ demesi adeta eritiyor bizi. Evimize neşe geldi.” diyor. Bir arkadaşının tavsiyesiyle koruyucu aile olduğunu aktaran Mehmet S., gözleri dolarak ömrünün en güzel hediyesini aldığını belirtiyor...

19 Ekim 2013 Cumartesi

Stres acıktırır mı?

İnsanlar üzgün, sinirli ya da mutlu olduklarında sürekli bir şeyler atıştırdıklarını söyleyip durmuşlardır. Kimi insan stresliyken hiçbir şey yiyemezken kimisi ise önüne ne gelirse yiyip bitirir. Peki gerçekten stresli olmak sizi acıktırır mı ya da iştahınızı mı kapatır?
Popular Science dergisinde yer alan habere göre, stres hakkında bilim adamlarının sahip olduğu bilgilerin çoğu tıka basa doyurulmuş hayvanlardan geliyor. Araştırmacılar bu doyurma işini laboratuar farelerine her gün birkaç saat uyguladıklarında, kemirgenler sağlıklı evcil hayvan yemlerine olan iştahlarını kaybettiler. Fakat hayvanlara bol şekerli veya bol yağlı abur cuburlar verilirse farelerin bol miktarda yediği görüldü.
10 yıldan uzun bir süredir stresin yeme üzerindeki etkilerini inceleyen California Üniversitesi’nde görevli araştırmacılar, bir hayvanın kalori alımının gerçekte tümüyle artmadığını, fakat yediği yiyeceklerin çeşidinin değiştiğini belirttiler.
Hayvanlar stres altında olduklarında yırtıcı hayvanlarla savaşmak ya da daha güvenli bir yere kaçmak için fazladan enerjiye ihtiyaçlar duyuyorlar. Sonuç olarak vücutlarında üretilen kortizol seviyesinde ani yükseliş meydana geliyor. Kortizol hormonu farelerde ve kaslarda depolanan glukozu, vücudun hayati fonksiyonlarına yakıt olarak iletilen glukozu çözüyor. Ayrıca kortizol daha kalorili (yağlı, şekerli) yiyecekler arayıp bulmaya sevk ediyor.
Bazı insanlarda da benzer etki görülüyor. Yapılan araştırmalarda, insanları laboratuarda stres altında bırakıp, onlara atıştırmalık büfesi sunarsanız havuç dilimlerinden çok çikolata, gofret gibi tatlı yiyeceklere daha fazla yöneldikleri tespit edildi... 

17 Ekim 2013 Perşembe

Kesik Harfler

Tatil bizler için soluğu ana babanın yanında almak demektir. Öyle başkaları gibi başımızı alıp gitmek bize göre değil. Her yıl Anadolu’nun mümin köşesindeki bu köye geliyoruz bu yüzden. Buradan da boş döndüğümüzü söyleyemeyiz. Tatil köylerinde köşelerine çekilenlerin kazançları ne oluyor bilmiyorum ama bizler biraz daha kârlıymışız gibi geliyor. Mesela bu köye her gelişimizde ibretlik hadiseler bizi bir yerimizden yakalıyor ve önünde diz kırmaya zorluyor. Gönüllü bir zorunluluk bu. 

Kayınpederim eski günlerini anlatır çokça. Bir pir-i fani âdem. On yıldır bu evin geliniyim. On yılda belki bazılarını on kez, yirmi kez dinledim. Kayınpederimin anlattığı hadiselerin mutlaka ibretlik bir tarafı vardır. Onun hayatının da ibretlik bir duruşu vardır hayat karşısında. Bize de temaşa edip lezzet almak düşüyor.

Evlatlarının onun anlattıklarını nasıl can kulağıyla dinledikleri görülmeye değer. Onların bu kulak kabartması da benim için ayrı bir ders. Benim bile on kez dinlediğim hadiseyi kim bilir onlar kaçıncı sefer dinliyorlardır. Nasıl ve niçin, ilk defa dinliyor gibi, sözünü kesmeden, herhangi bir ayrıntıyı kaçırmaktan korkarak, dikkatle dinleyebildiklerini düşünür, hayret ederim.

Bu yaz neredeyse bütün bir ramazanı bir arada geçirdik. Bir yaz ramazanı. Günler alabildiğine uzun. Ama köy serin, iş az. Hemen herkes öğretmen. Bu yaz kayınpederimden daha önce anlattığını hatırlamadığım hatıralar da dinledim. Dikkatle dinliyorum ya beni daha bir içten seviyor. Bazen sohbet esnasında başı kayıyor. Uyuyup kalıyor oturduğu yerde. Bazen bizim ufaklıkla divanın biri bir ucunda biri bir ucunda uyuyorlar. Çaktırmadan fotoğraflarını çekiyorum. Öyle samimi bir hâl bizimkisi. Bir tür baba kız ilişkisi. 

Her gün küçük evin penceresinden Murat Dayımın evine bakarım, diyor. Bir Fatiha okur, sevabını dayımın ruhuna bağışlarım. Küçük ev dediği, arkadaki küçük oda. Her oda bir ev. Eskiden iki oda varmış. Küçük ev, koca ev. Ben de bakıyorum o pencereden. Mavi boyalı, küçük ama derince bir pencere. Eh, taş duvar. O kadar derinlik olacak. Bu duvarı da kendisi yapmıştır herhalde. Karşıda metruk bir ev. Önünde bir çardak. Çardakta artık budanmamaktan çalılaşmış asma. Asmanın altında yer yer taşları yerinden oynamış, yola düşmüş bahçe duvarı… 

Her sabah erkenden kalkıp namazını kılar. Sonra Kur’ân okur. Ne zamandır böyle düzenli okuyor bilmiyorum. Cami boy kocaman Kur’ân’ı var. İstanbul’dan görümcem getirmiş. Babaya özel, cami boy, Hüsrev hattı kırmızı ciltli Kur’ân-ı Kerim. Okunmadığı zamanlar büyükçe bir poşette duvardaki çivide asılı durur. Rahlesi bir sandalyedir. Kur’ân’ını poşetten çıkarır, sandalyenin dayanılan yerine dayar. Aynı poşetten çıkardığı, hikâyesini ailede ve yakın çevrede herkesin bildiği gözlüğünü takar, sandalyenin önüne diz çöker ve dudaklarını kıpırdatarak sessizce okumaya başlar. Âdeti üzere çoğu zaman yarım cüz okur. Bir hatmi hitama erince aynı gün tekrar başlar. Kur’ân’ın içinde birkaç parça kâğıt var. Bir gün çocuklara Kur’ân dersi vereceğiz, kitaplıktaki Mushaflar yetmedi. Babamın Mushaf’ını da aldık. O zaman gördüm o kâğıtları. Her hatme ne zaman başlayıp ne zaman bitirdiğini not etmiş. Meselâ şöyle: “Bugün Haziranın 15’i. Sene 2011. Hatm-i şerifi bitirdim ve aynı gün yenisine başladım.” Harika bir el yazısı. Gayet özenli. Bizim nesil böyle bitişik yazı öğrenemedi. Kesik kesik harfler öğrendik. Şimdi çocuklar okulda bitişik yazı öğreniyorlar. Özeniyorum doğrusu. Çocuklardan çok Fehmi babamın yazısına… O hiç okula gitmemiş. Köye okul açıldığında on beş yaşını geçti diye almamışlar.

Yedi sekiz yaşlarında öğrenmiş okuma yazmayı. Belki de dokuz ama kesinlikle on değil. On yaş onun için bir milat çünkü. Yazıyı öğrendiği zamanlar milattan, yani anasının ölümünden önceye ait bir hatıra. 

Dayısı kendi kendini yetiştirmiş bir “eğitmen”. Köylüsü Kerim Efendi okula gitmiş uzak bir kasabaya. O da tatillerde geldikçe ondan öğrenmiş. Kur’ân yazısını kimden, ne zaman öğrendi bilmiyorum. Murat, gariban. Babası Çanakkale’de kalmış. Bir dul kadının dört yetiminden en küçüğü. Ama cin gibi. Sadece kendi köylüsüne okuma yazma öğretmekle kalmıyor, civar köylere, kasabalara da gidiyor. Üç kuruş beş kuruş, biraz buğday, darı, artık köylü ne verirse… Az çok demeden çocuklarına harfleri öğretiyor. Kayınpeder anlatıyor. 

“… Bir İsmail Çavuş vardı Dalaman taraflarından. Her yıl Murat Dayıyı görmeye gelirdi. Gelirken de eli boş gelmez. Bir kasa portakal, bir kavanoz bal, zeytin... Mevsime göre mutlaka bir hediye getirir. Bir gün sordum. 

- Çavuş, sen çok mu seversin bu hocanı. Her yıl böyle sektirmeden geliyorsun. 

- Ee, sevmez miyim birader, hocam beni körlükten kurtardı. Cahillik demek, körlük demektir.”

Anası, Fehmi Babamı da üç aylığına kardeşinin yanına göndermiş. Kendileri Kusuru’da, dayı Yayla’da Camiyanı’nda. Küçük Fehmi’nin yanına keçileri de takmışlar. Hem kendi keçilerine, hem dayısının keçilerine bakacak, hem de ne öğrenebilirse öğrenecek dayısından. Herkes üç ders görüyordu, ben iki ders görüyordum, diyor. Bir ders çobanlığa gidiyor. Üç ay içinde hem yeni yazıyı hem Kur’ân okumayı öğrenmiş. Zaten program üç aylık. Köylüler, Murat gibisi yoktur, başkasının üç yılda öğrettiğini üç ayda öğretir, derlermiş. Bir kara tahtası varmış dayının. En üstte yeni yazının alfabesi yazılı olurmuş. Kuralmış. O satır hiç silinmezmiş. Tek tek her talebeye öğretirmiş.

- Biri gelir sorarsa hocanız ne öğretiyor diye, 29 Türk harfini öğretiyor efendim, diyeceksiniz. Ne diyecekmişsin Fehmi?

- 29 Türk harfini öğretiyor efendim.

- Ne diyecekmişsin Ahmet?

- 29 Türk harfini öğretiyor efendim.

- Ne diyecekmişsin Mehmet?

- …

Eh olacak o kadar. Birkaç kez nahiyeye, hatta kazaya çağrılmışlığı vardır hocanın. O zamanlar Kur’ân harfi öğretenlerin hapislerde süründüğü, en azından temiz bir dayak yediği, Kur’ânların, eski yazılı kitapların yakalanmasın diye gömüldüğü zamanlar. Sonradan resmen “eğitmen” unvanı alır ve daha rahat devam eder işine. Maarif ordusunun çarıklı erkân-ı harbi dense seza.

Üç ayın sonunda ilk mektubunu yazmış Fehmi Babam. Yayla’dan Kusuru’ya. Anası sevincinden ağlamış. Dayısı talebelerine önce zarf yapmayı öğretiyormuş. Düzgün bir kâğıdı alıp nasıl kesecekler, nasıl katlayacaklar gösteriyor, sonra su kabağındaki erik ekşisinden, küçük bir çinko çanağa döküyor, yumuşak bir ağaçtan kesip ucunu bir çeşit fırça haline getirdiği dal parçasıyla ekşiden zarfın katlanan yerlerine sürüyor. Erik ekşisi tabii tutkal vazifesi görüyor. Sonra bir asker mektubu gibi mektup yazdırıyor bütün talebelere. Maksat askere gidince kimseye muhtaç olmasınlar, kendi mektuplarını okuyup yazsınlar. Eh, bu eğitimin meyvelerini de alıyor köy. Askere gidenlerin birçoğu okuryazarlıkları sayesinde isimlerinin sonuna çavuş, onbaşı eki alarak dönüyor kışladan. Fehmi Çavuş da bunlardan biridir. Çavuşluk diploması “koca ev”in duvarını süsler.

Eski düver evlerde babasıyla dayısı bir araya geldi mi uzun kış gecelerinde ocağa kocaman meşe kütükleri atar kitap okurlarmış. Babası birkaç yıl Emecik’te okumuş. Eski medrese sisteminde bir mektep olmalı. 

- Babam harekesiz eski yazıyı, dayım yeni yazıyı daha güzel okurdu, diyor. 

Babası dayısından beş altı yaş büyük. 

- Ne okurlardı baba?

- Bazen hikâye okurlardı. Kesikbaş, Geyik Hikâyesi, Aslı-Kerem, Cenknâmeler... Babam en çok Kara Davut okurdu. Okur okur ağlardı.

Halalardan duyuyorum, dede başka kitaplar da okurmuş. Bir de Osmanlıca yazılı meali varmış, şimdi ne kadar arıyorlarsa da bulamıyorlar. 

Eh okumuş aile. Eskiden de öyleymiş demek. Fehmi Babamın dedesi Molla Ali, kısaca Mollali derlermiş. Genç yaşta ölmüş. Onlar da yetim büyümüş. Kayın validenin dedeleri de hep hocaymış. Bu sene ilk kez o da anlattı. Dedesi köyün “hatıp”ıymış. İmamı yani, imam ve hatip. Hatıp’ın üç yerde tarlası varmış. Her tarlanın başında küçük bir ev. Köyde o zamanlar herkes aynı. Bir çeşit yarı göçebe hayatı yaşıyorlar. Dedenin her yurtta kitabı olurmuş. Nereye gitse oradaki kitaptan okumaya devam edermiş. Dededeki bu ilim aşkına şaşırıp kalıyorum. Dağın başında sıradan bir köy hocası. Üstesine o zamanlar belki aynı seviyede beş on hoca var köyde. İmamlık mevzuunda rekabet var. Nereden nereye… Sonra tazyik, baskınlar, jandarmanın sıkıştırması başlayınca ne kadar kitabı varsa gömmüş dede. Bir tek Kur’ân bırakmış. Onu da bir torbayla ambarın altına hafifçe gömermiş. Gider oradan çıkarır, ormanda okur, tekrar aynı yere gömermiş. Sonradan kitapları çıkarmışlar ama okunacak kitap kalmamış, hepsi çürümüş gitmiş. Ambara, samana gömülenleri de fareler kemirmiş. Ben o kemirilmiş kitaplardan birkaçını kayınbiraderin kütüphanesinde görmüştüm.

Kat kat temaşa…

Kayınpeder yazıyla, harflerle ünsiyetini anlatmaya devam ediyor. Yumuşak taşlardan her öğrenci bir küçük beyaz tahta yaparmış kendine. Kâğıt ilaç adeta, kıt bulunan bir şey. O taşın üstünde öğrenirlermiş yazıyı. Keçeden, küçük silgiler keserlermiş. Sonra pazardan gelen ve yine çok kıymetli olan kurşun kalemleri sıfır noktasına kadar kullanırlarmış. Köyde bir çeşit çalımsı ağaç var “dondandokuz” diyorlar. İçi boş dalları var bu ağacın. Kalemler elle tutulamayacak kadar küçülünce, düzer, bu ağaçtan kestikleri çubuklara sokarlarmış.

Fehmi Babam her gün en az yüz kere şükreder. Binlerce şükür Rabbime, der. Çevresinde okuyan, yazan, kitaba meraklı çocuklar, torunlar, gelinler, damatlar gördükçe durmadan şükreder. O eski günleri düşünür, o günleri anlatır. Boş kağıt görür şükreder. Ortalıkta dolaşan birçok sahipsiz kalem görür şükreder. Son yıllarda en çok da altı yedi yaşlarındaki torunlarının Kur’ân okuduklarını gördükçe şükrediyor. Binlerce şükür Rabbime… Sonra hemen hüzünleniyor. Babam görseydi bu günleri. Anam görseydi, dayım görseydi… Hemen bir Fatiha okuyor, sevabını ruhlarına hibe ediyor.

Ben de dikkatle dinliyorum artık. O anlatılanlar hep aynı olsa da hep şükür edalı. Şükür nimeti ziyadeleştirirmiş. Hem bazen yeni bir ayrıntı çıkıyor. Atladığımız bir teferruatı öğreniyoruz.

Şahsen şöyle düşünüyordum eskiden. Bu dağ başında yerleşik hayata adapte olmaya çalışan bir grup insan vardı. Bunlar zamanla cahillikten medeniliğe doğru ilerliyorlar. Babalarımız harflerle tanışmış iyi kötü, biz biraz daha haşir neşir olacağız, sonraki nesil belki çok daha iyi bir noktaya gelecek. Şimdi kafamda yavaş yavaş gelişmeye göre kurgulanmış bu şablonun, hâli açıklamaya yetmediğini fark ediyorum.

Nasıl oldu da harflerle, kitapla böyle sıkı ilişkisi olan bir toplum cahil bir toplum hâline geldi diye düşünüyorum. Bu sadece harf inkılâbıyla açıklanabilecek bir şey de değil. Nasıl oldu da bir dönem handiyse bütün çocuklar yetim, bütün kadınlar dul kaldı? Bu fetret devrinden önce bu dağ başlarında da bizim şimdi anladığımız gibi değil ama bir medeniyet varmış. Hem de ciddi bir medeniyet. Nasılmış acaba?

Bir medeniyet gitmiş, yerine yenisi gelmemiş. Nenelerden kalan nakışlara, elbiselere, kilimlere bakıyorum. Yok, bu dağ başında… Dedelerin okuma aşkını düşünüyorum. Şimdi çevremde hiç öyle bir dede gördüğümü hatırlamıyorum. Kesik kesik harflerle yazıyor bizim nesil. İnşallah, çocuklar… 

16 Ekim 2013 Çarşamba

Eti salata ya da sebze yemeği ile tüketin

Turgut Özal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Diyetisyeni Selma Öztürk bayramda beslenme ile ilgili önemli uyarılarda bulundu.

Kurban etinin salata ve sebze yemekleri ile beraber tüketilmesini tavsiye eden Öztürk, “Çünkü etin içindeki demir, sebze ve salatanın içindeki C vitamini ile alındığında demir emilimi daha fazla olmaktadır.” dedi. Kurban etinin kesildikten hemen sonra yenilmesinin sakıncalı olduğunu belirterek, “Yeni kesilen ette ‘‘Rigor Mortis’’ dediğimiz ölüm katılığı ve oksijensiz solunum yapan bakterilerin hâlâ etin dokusunda canlılığını devam ettirdiğini ve bu durumun 24 saat sürdüğünü unutmamalıyız. Eğer bu şekilde hemen tüketirsek etin pişmesi uzun sürer, sert olur ve sindirimi zor olur.” diye konuştu. Etlerin muhafazası hakkında da bilgi veren Öztürk şunları söyledi: “Etler, dışarıda bekletilmemelidir. O yüzden etleri temiz poşetlere konmuş bir şekilde buzdolabında maksimum 3 gün, -2 derecede 7 gün, -32 derecede ise 3-6 ay muhafaza edebiliriz. Donmuş etleri çözdürme işlemi ya buzdolabında yapılmalı ya da mikrodalga fırınların defrost ayarında çözdürme işlemi gerçekleştirilmelidir. Çözülmüş etleri asla tekrar dondurucuya koymamalıyız... 

14 Ekim 2013 Pazartesi

Gereğinden az ya da fazla uyuyorsanız bunlara dikkat!

Kalp krizi ya da felç geçirme riskinizin uyku sürenize bağlı olduğunu biliyor muydunuz? Günde 6 saatten az ya da 8 saatten fazla uyuyorsanız kalp hastası olma riskiniz oldukça yüksek.
Son yapılan araştırmalara göre, günde 6 saatten az uyuyan insanların 6-8 saat uyuyanlara oranla kalp krizi veya felç geçirme olasılığının iki kat arttığı belirlendi. Ayrıca günde 6 saatten az uyuyan insanlarda konjestif kalp yetersizliği hastalığı oluşma ihtimali üçte iki daha fazla. Bu hastalık kalbin kanı vücuda pompalama yeteneğinde zayıflamaya neden oluyor ve potansiyel olarak diğer organlara da zarar veriyor.
Bununla birlikte günde 8 saatten fazla uyku kalp spazmı riskini 2 kat ve koroner damar hastalığı gelişme riskini de yüzde 19 artırıyor. Chicago Tıp okulunda görevli araştırmacılar, uyku süresi uzun olan insanların kardiyovasküler hastalık riskinin arttığını söylediler. Ancak 6-8 saatlik uyku süresine sahip olan insanlarda ise riskin düştüğü belirtildi.
İngiliz Kalp Vakfı'ndan gelen veriler temelinde, 2011 yılında İngiltere'de 159 binden fazla insan kardiyovasküler hastalık nedeniyle öldü. 6 erkekten biri ile 9 kadından biri koroner kalp hastalığından öldü. Bu toplamda neredeyse 74 bin insan öldü. Ayrıca felç de 42 bin insanın ölümüne yol açtı.
Amerikan ulusal kalp verileri temelinde 6 bin 538 kardiyovasküler kalp hastasının dahil olduğu çalışmada, anketler yaşları 60'dan başlayan katılımcılara verildi. Katılımcıların günde ortalama 7 saatten az uyudukları belirlendi. Uyku süresinin analizine göre, kardiyovasküler hastalığın günde 6 saatten daha az ve günde 8 saatten daha fazla uyuyan innsanlarda daha yaygın olduğuna dair eğilim var.
Sonuçlarda, yaş, vücut kitle indeksi, kolesterol, sigara içme, kan basıncı, uyku bozuklukları ve ailede kalp hastalığı öyküsü gibi kardiyovasküler hastalık riskini etkileyen diğer faktörler de hesaba katıldı. Uzmanlar, uykudaki kesintilerin vücudun metabolizması, bağışıklık sistemi ve hormonlar üzerinde geniş kapsamlı etkiye sahip olduğunu belirttiler. Uyku süresinin stres hormonunu (kortizol), kan basıncını, sinir sisteminin hiperaktivitesini veya iltihabı artırması konularında çok az etkili olduğu kaydedildi.

Ortalamadan daha fazla uyumanın kardiyovasküler hastalık riskini artırma sebebi tam olarak anlaşılamadı... 

9 Ekim 2013 Çarşamba

Bel ağrısını azaltmanın 5 yolu

Dr. Fizyoterapist Gamze Şenbursa, bel ağrısını azlatmanın yolları hakkında bilgi verdi. Bu yöntemleri 5 ana başlıkta toplayan Şenbursa, şunları söyledi:
"Kalsiyum güçlü kemiklerin anahtarıdır, fakat Japon araştırmacılar sizin bir o kadar daha ihtiyacınız olan Vitamin K'yı tespit etti. Brokoli, ıspanak ve diğer koyu yapraklı bitkiler, kemikteki kalsiyum depolarına yardım eder ve onu daha yoğun hale getirir. Güçlü kemikler güçlü bir vücut demektir. Böylelikle bel ağrısı ile sonuçlanacak herhangi bir yaralanma riskini azaltmış olursunuz.
Eğer çantanız veya evrak çantanız sizin ağırlığınızın %10'undan daha fazla ise sizin için ağır demektir. Ve tabiî ki çantanızı düzgün taşımanız da önemli. En iyi çanta sapı uzun olan ve vücudunuzu çapraz geçerek bir omzunuzdan diğer kalçanıza doğru çapraz asabileceğiniz çanta tipidir. Omuzları her 20 dakikada bir değiştirmeniz önerilir.
Bilinenin eksine yumuşak yatakta uyuyanlar sert yatakta yatan kişilere göre daha az bel ağrısı çeker. Yastık, başınız omurga hizasından çok yukarıda olamamalıdır. Eğer sırtüstü yatıyorsanız çeneniz göğsünüze değmemelidir. Eğer yan yatıyorsanız başınız omzunuza doğru bir açı yapmamalıdır.
Güçlü Core kasları (karın, sırt, diafram ve pelvik taban kasları) sizi bel yaralanmasından korur. Dizleriniz bükülü ayaklarınız yere tam temas edecek şekilde sırtüstü yatın, karın deliğinizi görecek şekilde öne doğru kalkın ve 10 saniye bekleyin (mekik hareketi). Elleriniz gövdenin yanında, yüzünüz yere dönük olucak şekilde yüzükoyun yatın, yüzünüzü yerden uzaklaştırın ve bu pozisyonda 10 saniye bekleyin (ters mekik hareketi). Haftada 3-4 gün, günde 2-3 set 15 tekrar olacak şekilde bu hareketleri tekrarlayın.
Bel sağlığı için iyi bir postür elzemdir. Eğer günde 8 saatten daha fazla oturuyorsanız, bu sizin beliniz üzerinde baskı yaratır. Sandalyenizin arkalığının belinizi desteklediğine emin olun eğer destek yetersiz ise bir bel yastığı temin edin. Sandalyenize oturduğunuzda kalça ve diz açısının 90 derece olması ve ayakların yer ile tam temasta olması önemlidir. Otururken dirsekleriniz masaya 90 derece açıda temas etmelidir."

8 Ekim 2013 Salı

Depresyon Parkinson riskini 3 kat artırabilir

Tayvan 'da bilim adamları, 10 yıl boyunca, depresyona yakalanan 4 bin 634 kişi ile ruhsal sorunu olmayan 18 bin 544 kişinin sağlık durumunu karşılaştırdı.

Depresyon a yakalananların Parkinson'a yakalanma riskinin 3,24 kat fazla olduğu görüldü.

Ancak depresyonun sinir sistemi dokularında meydana gelen bozuklukluğun erken belirtisi mi yoksa sebebi mi olduğunun henüz bilinmediğini vurgulayan bilim adamlarından Albert Yang, sonuçların depresyonun Parkinson hastalığının bağımsız risk faktörü olabileceğini gösterdiğini belirtti.

Albert Yang, yaşın ilerlemesine bağlı olarak depresyonun tedavisinin daha da zorlaştığının görüldüğünü de ifade etti.

Araştırma, "Neurology" dergisinde yayımlandı.

6 Ekim 2013 Pazar

Çocuklarda depresyon!

Çocuklarda görülen depresyonda, yetişkinlerdekinin aksine intihar eğilimi daha fazla oluyor. 13-19 yaş arası intihar girişimi oldukça yüksek. Çocuklarda depresyonun anne karnında başlayabildiğini belirten uzmanlar ise ailelere özellikle ergenlik döneminde güçlü iletişim kurmayı tavsiye ediyor.
Bilinç bulanıklığı ve baygınlık sebebiyle acile getirilen 8. sınıf öğrencisi Elif B.’nin intihar etmek için ilaç aldığı ortaya çıkar. 13 yaşındaki Elif’in bir ablası ve 6 yaşında erkek kardeşi var. Yapılan görüşmede arkadaşlarının kendisiyle dalga geçtiğini, okulda itilip kakıldığını ve okuldan soğuduğu için notlarının düştüğünü anlatır. Anne-babasının sık sık kavga ettiğini ve babasının alkol aldıktan sonra annesiyle tartıştığını söyleyen Elif, anne ve babasının boşanmanın eşiğine geldiğini aktarır. Bütün bu olaylar sebebiyle yaklaşık 3 aydır mutsuz, keyifsiz olduğunu, hiçbir şeyden zevk alamadığını, sürekli ağladığını, iştahının azalmasından dolayı 3 ayda 8-9 kilo kaybettiğini belirtir. Uykuya dalmakta zorlandığını anlatan küçük kız, uykularının dinlendirici olmadığını ve sabah kalktığında yorgun hissettiğini söyler. Daha önceden de intihar etmek isteyen ancak cesaret edemediği için erteleyen Elif’e major depresyon tanısı konulur. Doktorlar intihara teşebbüs etmemesi konusunda anlaşmaya varır, ilaç tedavisine başlanan ve haftalık psikoterapilerle takip edilen küçük kızın, yaklaşık 1 aylık izlem sonrası şikayetleri büyük ölçüde düzelir.
Toplumda ‘Çocuklarda depresyon olmaz’ gibi yanlış bir algının olduğunu söyleyen Prof. İlhan Yargıç, çocuk ve gençlerde depresyon belirtilerinin fark edilemediğini söylüyor. Ergenlik döneminde depresyona bağlı intihar ve ölüm oranı da oldukça yüksek. Çocuklarda depresyon sıklığı okul öncesinde yaklaşık yüzde 1-3, okul sonrası ergenlik döneminde ise yüzde 10-18 olarak biliniyor. Toplumsal açıdan tehdit oluşturan intihar şekillerinden birinin de önceden planlamaksızın oluşan intiharlar olduğunu aktaran Yargıç, farklı sebeplerle ortaya çıkan bu intiharların özellikle 13-19 yaşlarında görüldüğünü vurguluyor. Çocuklarda depresyonun birçok sebebi bulunduğunu aktaran Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Ceyhun Caferov ise okul öncesi ve okul sonrası dönemde görülen depresyon belirtilerinin farklı olduğunu belirtiyor. Okul öncesi dönemde ağlama, huzursuzluk, inatlaşma sinirlilik, karşı gelmeler, eşyalara zarar verme, içe kapanıklık, göz teması kurmama, uyku bozuklukları, beslenme problemleri, kabızlık, oyunlar ve oyuncaklarla mutlu olmama, ağrıya aşırı hassasiyet veya duyarsızlık gibi belirtiler gözleniyor. Okul sonrası dönemde ve ergenlik döneminde ise tablo mutsuzluk, çöküntü, halsizlik, enerjisizlik, içine kapanıklık, hiçbir şeyden zevk alamama, kilo kaybı ya da artışı, uyku düzensizliği, arkadaş ilişkilerinde bozulma, alkol ve uyuşturucu madde kullanımı, intihar düşünceleri ve girişimleriyle seyrediyor. Uzman Caferov, çocuklarda depresyon sebeplerini ise şöyle sıralıyor: “Annenin depresyonu, ölüm ya da ayrılık ile yakınını kaybetme, yetersiz sosyal çevre, yetersiz ebeveyn ilgisi, şiddete maruz kalma, hakarete uğrama ve cinsel istismar gibi travmalara maruz kalma, özürlü doğma veya bir organını kaybetme, körlük, sağırlık, uzun süre hastanede yatma, ilaç kullanma, ağrıya maruz kalma gibi kronik hastalıklar ve genetik olan, ailede tekrarlayan depresyon atakları çocuklarda depresyon sebeplerindendir. Özellikle okul öncesi dönemde kardeş kıskançlığı, ebeveynlerin farklı davranması ve kıyaslamalar çocuklarda depresyona yol açabilir.”
ERGENLİK DÖNEMİ DEPRESYONUNA DİKKAT!  

Reem Nöropsikiyatri kurucusu Uzman Dr. Mehmet Yavuz da gebelikten 6 ay önce başlayıp hamilelik süresince devam eden derin üzüntü ve kaygı sonrası doğan çocuklarda, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu riski olduğunu aktarıyor. Hamilelikteki stresin doğum sonrasında da olumsuz etkilerinin olduğunu söyleyen Yavuz, çocukta zeka ve dikkat performansında düşüklük, dil becerilerinde gerilik, kaygı ve depresif bozukluk görüldüğünü aktarıyor. Mehmet Yavuz, “Anne adaylarının doğum öncesi stresten uzak kalmaları için öncelikle gebeliğin istenildiği ve hazır hissedildiği dönemde gerçekleşmesi önemli. Anne adayları strese maruz kaldıklarını fark ettiklerinde hamilelik döneminde psikolojik destek almalı.” diyor. Kendisi de depresyon geçirmiş ebeveynlerin çocuklarını depresyondan korumak için sağlıklı, kendiyle barışık, sorumluluk sahibi, zorluklarla baş edebilecek güçte bir çocuk yetiştirmesini tavsiye eden Prof. Yargıç ise “Yani her anne-babaya düşen sorumluluktan farklı, özel bir şey yok. Çocuk strese ve depresyona girmesin diye her istediğinin yapılması, kısıtlama getirilmemesi, sorumluluk verilmemesi gibi uygulamalar çocukta kişilik problemlerine yol açar ki bu da depresyona girme riskini daha da artırır.” diyor...

2 Ekim 2013 Çarşamba

Kitap okuman internet bağımlılığını azaltıyor

Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı ile Psikiyatri Anabilim Dalı tarafından yapılan araştırmada, lise öğrencilerinin yüzde 15’inin internet bağımlı sı olduğunu ortaya çıktı. Kitap okumayan öğrencilerde internet bağımlılığının daha fazla olduğu belirtidi

Mersin Üniversitesi'nden yapılan açıklamada toplumsal bir sorun haline gelen internet bağımlılığının liseli öğrenciler arasındaki yaygınlığı ile internet bağımlılığını etkileyen risk faktörlerinin araştırılmasını amaçlayan çalışmaya, 609’u erkek ve 547’si kız olmak üzere bin 156 kişi katıldı. Çalışmada katılımcılara internet kullanımına ayrılan zaman, internet kullanma alışkanlığı, internete bağlanılmadığında yaşanan ruhsal ve sosyal sorunlar, internetin ders ve arkadaş ilişkilerine etkisi gibi özellikleri belirlemeye yönelik sorular yöneltildi ve verdikleri cevaplar sonucu 81 puan ve üzerinde alan kişiler "internet bağımlısı" olarak tanımlandı.

Raporda, çalışmaya katılan öğrencilerin; yüzde 79’unun evinde bilgisayar, yüzde 64’ünün evinde internet bağlantısı, yüzde 88.6’sının en az bir e-mail hesabı ve yüzde 90.5’inin de en az bir sosyal ağ hesabının olduğu tespit edildiği belirtildi. Rapora göre, çalışmaya katılan öğrencilerin yüzde 15.1’i internet bağımlısıİnternet bağımlılığı oranı kızlarda yüzde 9.3 iken bu oran erkeklerde yüzde 20.4’e yükseliyor. İnternet bağımlılığı 11’inci sınıflarda yüzde 10.4 iken bu oran 9’uncu sınıfta yüzde 18’e çıkıyor. Kitap okuma alışkanlığının artması halinde internet bağımlılığının azaldığına dikkat çekilen raporda, haftada ve ayda en az bir kitap okuyan öğrencilerde internet bağımlılığı oranları yüzde 10.4 ve yüzde 11.8 iken bu oranın daha seyrek kitap okuyanlarda yüzde 16.9, hiç kitap okumayanlarda ise yüzde 32.8’e çıktığı aktarıldı. 

İnternet bağlantısı olmayanlarda günlük ortalama bilgisayar kullanma süresi 1,5 saat iken internet bağımlılarında bu sürenin 3 saate çıktığının ifade edildiği raporda Anadolu ve meslek liseleri ile özel ve düz liselerde okuyan öğrencilerin internet bağımlılığı oranları arasında fark olmadığı da kaydedildi. 
Yaş, cinsiyet, hobi ve bilgisayar başında geçen süre gibi faktörlerin internet bağımlılığını etkilediğinin belirtildiği raporda şu bilgilere yer verildi: “Erkek olmak internet bağımlılığını 2 kat artırmaktadır. 11'inci sınıfta olan öğrencilere kıyasla internet bağımlılığı 9’uncu sınıf öğrencilerinde 2.7 kat fazlayken, 10’uncu sınıf öğrencilerinde 2.3 kat daha fazladır. Herhangi bir hobisi olanlara kıyasla internet bağımlılığı; hobisi olmayan öğrencilerde 2.3 kat, bilgisayarla ilişkili hobisi olanlarda ise 2.9 kat daha fazladır. Haftada en az bir kitap okuyanlara kıyasla internet bağımlılığı; ayda birden daha az kitap okuyanlarda 2.1 kat, hiç kitap okumayanlarda ise 3.3 kat daha fazladır. Günlük bilgisayar başında geçen her saat internet bağımlılığı riskini 1.2 kat artırmaktadır. Depresyon ve olumsuz benlik durumu internet bağımlılığını 1.03 ve 1.05 kat artırmaktadır.”

Liseli öğrenciler arasında internet bağımlılığının oldukça yaygın olduğunun tespit edildiği çalışmada son olarak internet bağımlılığının önlenmesi için öğrencilerin bilgisayarla ilişkili hobiler dışında hobiler edinmesinin sağlanması, bilgisayar kullanım sürelerinin kısaltılması ve kitap okumaya yönlendirilmesi önerildi.