Anadolu insanının gönlünde temiz ırmaklar akmaya başlamıştı. Köy serçeleri dereden su içmekteydi. Anne ceylan bir kuytu köşede yavrusunu emzirmekteydi. Narin söğüt yaprakları uzaktan el sallıyor, kadife gül bir tomurcuk daha patlatıyor, hanımeli cennetten koku taşıyordu…
İşte böyle bir günde Naci Ağabey, namazdan sonra çevirmişti kontağımı. Dört kişi daha almıştık yanımıza. Temmuzdu, hava sıcaktı. Ortalık sapsarıydı. Bozkır, biçilmiş ekin kokuyordu. Çıplak ve yalnız düzlükler hep anızdı.
Ardımızda tozdan kelebekler bıraka bıraka bir köye girdik. Traktörler dolu girip, boş çıkıyordu köyden. Römorklarla buğdaylar taşınıyordu. Evlerin kapısını çalmaya başladılar bir bir.
Meydanda büyükçe bir ev vardı. Zenginliği her hâlinden belliydi. Bahçe kapısı açıktı. Naci Ağabey, "Ev sahibi!" diye seslendi. Orta yaşlarda bir kadın merdivenin başında göründü. Ters ters bakmaya başladı. Söze bizimkilerin başlamasını bekledi. Ağabeyler daha; sadaka, buğday, talebe, yurt demeden kadın lafı ağızlarına tıkadı, kovmaktan beter etti onları…
Bizim kafilenin canı sıkıldı, yüzleri yere düştü. Kanadı kırık bir yaban kekliği gibi boyunlarını içeri çektiler…
Ne mi anlatıyorum ben? Haklısınız, sözün ortasından başladım sanırım. Köylere gittiğimiz bir günden bahsediyorum. Yaz gelip de harmanlar kaldırılmaya başlayınca patronum, haftanın üç dört günü beni hizmete tahsis ederdi. Pazar günleri bize patronum da katılırdı. Yanımızda bir iki esnaf ve birkaç talebe olurdu. Bir de tozlu buğday çuvalları. Köylere, kasabalara giderdik. Bir gün Haymana, bir gün Bâlâ, bir gün Bezirhane, bir gün Ayaş, bir gün Kazan, başka bir gün Beypazarı'na açılırdık. Köy köy, harman harman dolaşırdık buraları.
Oralarda ne mi yapardık? Değirmene su taşırdık canım! Taşıma suyla değirmen döner mi? Dönmez! Ama Allah isterse döner. Eskiden çok sorarlardı "Bu değirmenin suyu nereden geliyor?" diye. Şimdilerde ben pek duymaz oldum. Ama yine de size değirmenin suyunun nereden geldiğini anlatayım.
Anladınız değil mi? Ben bir kamyonetim. 83 model, ateş kırmızısı bir doç. Şaşırmayın canım! Bizim hissiz olduğumuzu düşünmeyin. Duyup gördüklerimiz bize de sirayet eder, bize de tesir eder. Siz ne sandınız? Otuzumu aştım ben. Bizim âlemin ihtiyarlarındanım yani. Ama Allah var, sahibim hatırımı sayar. Başka kamyoneti de var. Ama o hâlâ emekliye ayırmadı beni. Onunla dostluğumuz eski, "Çok hatıralarımız var." diyor benim için. Yağımı, suyumu hiç eksik etmez sağ olsun. Lâstiklerimi iki senede bir yeniler. Aksırıp tıksırmama fırsat vermeden bakımımı yaptırır.
Herkes ona "Naci Ağabey" dediği için ben de öyle diyorum kendisine. Kıyak adam vallahi. Ağabeylik yakışıyor üstüne. Hafta içi gündüzleri, Ankara kazan biz kepçe; mobilya, halı, beyaz eşya taşırız müşterilere.
Kimi akşamları ve hafta sonları, Naci Ağabey anahtarımı şoförden alır; direksiyona kendisi geçer. Ön gözdeki bantlardan birini teybe takar ve yola çıkarız birlikte. O zaman mutluluktan deliye döner, kıpır kıpır olurum. İçim dışım yunup yıkanmaya başlar sanki. Şimdilerde Radyo Cihan'ı veya Mehtap Radyo'yu dinliyoruz. Onlardan aldığım şevkle sahibim ne isterse hemen yerine getiriyorum. İsteyerek hiç aksilik etmem ona. Çünkü o hep hizmete götürür beni. Talebelerin eşyası vardır taşınacak veya onun gibi bir şeyler.
Naci Ağabey, böyle işleri görürken acayip neşeli olur. Bu işler için yaşadığını hissettirir bana. Talebelerle birlikte yük taşır, yük indirir. Şoför mahalline oturunca sırtı terden ıslanmış olur. İnanın kendi işinde böyle çalışmaz bu adam! Üstelik, her seferinde mazot parasını da cebinden koyar.
Eski yıllarda talebeleri de benimle taşırdı. O zamanlar binek arabası yoktu. Her yerde beraberdik yani. Üstüme branda atıp gençleri pikniğe götürürdü. Onlar çimenler üstünde oturup güzel sohbetler yaparken, ben de dinlerdim onları. Minibüs alınınca bu işler onunla yapılır oldu. İlk başlarda biraz kıskanmıştım, lâkin iyi oldu çocuklar için. Çünkü o daha kullanışlı ve rahattı. Kardeşinin meziyetiyle iftihar etmek, ihlâs düsturlarındandı değil mi? Hem hizmette hasede yer yoktur. Ayrıca vazife istenmez, verilir. Onlar konuşurken öğrendim bütün bunları. Daha neler öğrendim neler, duysanız şaşırırsınız.
Bu insanları iyi tanırım ben. Kaç defa yolculuğumuz olmuştur onlarla, tanımam mı hiç? Kendileri için hiç kimseden bir şey isteyemezler. Ancak evleri ve yurtları vardır onların. Buralar açılırken destek olma sözü vermişlerdir. Kendi imkânları bütün ihtiyaçları karşılamaya yetmez. O zamanlar çoğu, kendi yağında kavrulan, el emeği-alın teriyle geçinen gariban veya orta hâlli adamlardı zaten. Evlerde, yurtlarda Anadolu'nun dört bir bucağından gelmiş talebeler vardı. Bu gençlerin büyük şehirlerde mânevî değerlerini kaybetmemesi için başkalarını da yardıma çağırmaktı niyetleri. Köylere de bunun için giderlerdi. Çiftçilerin de sevaptan hissedâr olmalarını isterlerdi. Ben bilirim, bu işi yaparken her seferinde boğazlarına bir yumru otururdu. Utanır, sıkılırlar fakat Allah rızası der, devam ederlerdi.
Düşünün bir; iş güç sahibi koca koca adamlar, esnaflar, işçiler, memurlar, âmirler. Üstelik kendileri verebilecekleri kadar burs ve himmet veriyorlardı. Ama bunlar yetmezdi. Bir de istemeleri, Allah yolunda toza toprağa bulanmaları, utanıp terlemeleri gerekirdi. Cennet ucuz değilmiş, kasetlerden öğrendim.
Cennet dedim de, içime hasreti düştü. Hani Kıtmir adında bir köpek varmış, bir de Kusva adlı mübarek bir deve. Yolculuk esnasında kasetten dinledim, bunlar Cennet'e gidecekmiş. Ben de onlar gibi bir varlığım işte. Acaba Rabbim beni de Cennet'ine koyar mı?
Köylere bizimle giden, üniversiteli gençler vardı bir de. Mahcup, tertemiz yüzlü, pırıl pırıl delikanlılardı bunlar. Davaya bütün samimiyetleriyle inanmıştı onlar. Esnaf ağabeyler nasıl imrenirdi onlara bir görseniz.
Bir gün içinde bu ekibin başına neler gelir, neler. Dört mevsimi birden yaşarlar sanki. Köylülerin kimi ayakta karşılar onları, kimi kapıdan kovar. Kimi dilenci der onlara, kimi evliya. Soğuk bir ayran ikram eder çoğu veya bir dilim soğuk karpuz uzatır. Bazısı da sofra kurmadan göndermez onları. Benim misafirimsiniz, siz Allah adamlarısınız, dünyada bırakmam sizi der.
Neyse, biz yine o güne dönelim. Nerede kalmıştık? Çaldıkları kapı bizim kafilenin yüzüne kapanmıştı. Kovulmuşlardı. Ancak vazgeçmediler. Dolaşmaya devam ettiler. Karşılarına sıvaları dökülmüş, kiremitleri eksilmiş, duvarları kamburlaşmış bir ev çıktı. Evin her yanından fakirlik dökülüyordu. Önce kapıyı çalıp çalmamakta tereddüt ettiler. Naci Ağabey, çalalım arkadaşlar dedi. Hiç olmazsa bir selâm verir, dualarını alırız. Kiminin parası, kiminin duası… İçeride tek başına bir nine vardı. Onları görünce eli ayağına dolaştı. Onları nereye buyur edeceğini, önlerine ne koyacağını bilemedi.
Anacığım, dediler; bizim okuttuğumuz talebeler var, hayır toplamak için gelmiştik. Anlaşılan sizin harmanınız yok. Sizden dua talep ediyoruz. Nine üzüldü. Nurlu yüzünü sis kapladı. Sesi zor çıkıyordu. Yok yavrum, bizim harmanımız yok dedi. Kimimiz, kimsemiz de yok Allah'tan gayrı. Ama durun siz dedi. Avludaki kapılardan birinde kayboldu.
Kucağında, nefes nefese taşıdığı bir tenekeyle geri döndü. Gençlerden biri koşup onu yükten kurtardı. Nine nefeslenirken şöyle dedi: Siz nerelerden kalkıp köyümüze kadar gelmişsiniz. Bizim kapımızı çalmışsınız. Sizi boş çevirmek olmaz. Siz Allah adamlarısınız yavrum. Bir komşu, dün iki teneke buğday getirmişti. Birini size vereyim. Çorbada bizim de tuzumuz olsun. Adımız deftere yazılsın. Bizimkisi az, kusura bakmayın. Azımızı çoğa sayın…
Almak istememişlerdi önce. Ama nine, hüzünlü bir şekilde "Bizim hiç hayrımız olmasın mı?" demiş ve almaya mecbur bırakmıştı onları.
Hani Kanunî Sultan Süleyman rüyasında, kendi parasıyla yaptırdığı Süleymaniye Camiî'yle bir kâse yoğurdun tartıldığını görmüş. Yoğurt, camiden ağır gelmiş ya… Bizim nineninki de o hesap… Veya malının yarısını getirip Allah yolunda veren Hz. Ömer misâli…
Ağabeylerin ve gençlerin, birbirine tamamen zıt bu iki tablo karşısında gözleri dolu dolu olmuştu. İncinen, kırılan yürekleri Allah'ın lütfuyla ne çabuk tamir edilmişti. Sanki nine, yaralı kekliklerin yarasına merhem sürmüştü. Ve kanatları iyileşmişti kekliklerin. Şimdi eskisinden daha iyi uçabilirlerdi hep birlikte.
yunal@sizinti.com.tr
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/degirmenin-suyu-nereden-geliyor-mart-2014.html
Popüler Yayınlar
17 Mart 2014 Pazartesi
16 Mart 2014 Pazar
Bebeksi konuşmak, çocuğun geç konuşmasına sebep oluyor
İnsanlar arası iletişimin en etkili yolu olan konuşma, çocuklar için ilk hayat tecrübesidir. Kimi çocuklar erken konuşurken kimi geç konuşmaya başlar. Uzmanlara göre annenin bebeksi konuşması, çocukların geç konuşmasına sebep oluyor. Tane tane ve düzgün konuşmak ise çocukta konuşmayı hızlandırıyor.
Dil gelişimi doğumdan itibaren başlar ve yaşam boyu devam eder. Bebek dünyaya geldiği andan itibaren önce ağlayarak, belli bir süre sonra ağlamanın yanında farklı sesler geliştirerek dış dünya ile iletişim kurar. Çocukların çoğunda gelişimin bir parçası olarak konuşma, kendiliğinden gelişir ve devam eder. Çocuk Gelişim Uzmanı Gülşen Yıldırım ailelere geç konuşmaya başlayan çocuklarına karşı sabırlı olmalarını söylüyor. Gül, “Çocuğunuza hitap ederken tane tane ve düzgün konuşun. İlk hece ve sesleri çıkarttığında söylediği sesleri ona tekrar ettirin.” tavsiyesinde bulunuyor. Yıldırım, dil gelişiminde çocukların belli bir sıra izlediğini, bireysel farklılıklardan ötürü bu sıralamada bazen değişikliklerin olabileceğini dile getiriyor. Bazı çocukların yaşıtlarına kıyasla daha geç konuşmaya başlayabildiğini dile getiren Gül, konuşma bozukluğunun her zaman ciddi bir sorun olmadığını belirtiyor. Konuşmanın gecikmesine sebep olan unsurları ise şöyle sıralıyor: “Doğumla birlikte gelen veya doğum sırasında oluşmuş olan komplikasyonlar, işitme ve görme kaybı, konuşma organlarındaki yapısal bozukluk, zekâ geriliği, otizm, yaygın gelişim bozukluğu, çevresel koşullar.”...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_bebeksi-konusmak-cocugun-gec-konusmasina-sebep-oluyor_2203892.html
14 Mart 2014 Cuma
Lies at home, lies in the world
The Zaman daily has remained dedicated to an important mission ever since it was founded: to expose the lies of the old media, which was prejudiced against the religious.
Zaman correspondents have worked hard to research allegations raised against religious groups in order to reveal the truth. In the end, those news reports were compiled in a book, “Yalan Haber Dosyası” (Dossier of False News).
Take, for example, how some papers argued that Timurtaş Uçar had harshly criticized and insulted secularism in a sermon he delivered in Yeni Camii. Brief research revealed that Uçar had never delivered a sermon at that mosque and that he had not been an active cleric for seven years. A report by three expert witnesses also confirmed that the speech was not made by Uçar.
Following this, new newspapers emerged from among the conservative circles. The religious became more active in the media; they consolidated their presence on TV, radio and the Internet. The number of conservative media outlets increased during the Justice and Development Party's (AKP) terms in office.
However, the only thing that this media, which would have made a huge contribution to the promotion of democratic and ethical values, have been doing for a while now is trying to convince the people that the Hizmet movement is a horrible terrorist organization. There might be differences and disagreements among different groups, but these must be discussed in a civilized manner. However, what is going on now is pretty different. The old media had in the past made an alliance with coup supporters and defined religious circles as a threat; but now, some of the conservative media outlets are doing the same to the Hizmet movement.
Telling the truth does not work. It is as if they are following in the footsteps of the greatest master of propaganda of this century rather than ethical principles and norms. Our religion states that telling a lie is the greatest sign of hypocrisy; but that master sees it as the most important tool in psychological warfare: Tell a lie; somebody will eventually believe. The people will be more inclined to believe big lies than they are relatively insignificant ones. Instead of defending yourself, take aggressive action so that your opponent will have to defend himself...
http://hizmetmovement.blogspot.com/2014/03/lies-at-home-lies-in-world.html#more
4 Mart 2014 Salı
Very bad things are happening [in Turkey]
Prominent figures, including the prime minister, have placed the Hizmet movement under the spotlight in election campaigns. The prime minister hurls grave insults, details of which I cannot repeat here. He also makes strong accusations as though there has been a judicial decision or conviction. Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan, defining it as a parallel state, gravely insults the Hizmet movement and Fethullah Gülen.
It is our right to expect some decency in his style given that he is the prime minister of all in this country. We feel sorry because this attitude is not embracing, this attitude is not fair and this attitude is not legal. He is making a grave mistake by directing ungrounded accusations without any legal basis. This will never help the Justice and Development Party (AK Party) or the political administration that is supposed to embrace people by avoiding acts of polarization.
Very bad things are happening. Polarization is deepening. Turkey is divided into two camps. Both camps are building up hate against each other. The opposition parties make clear references to the government as the culprit of corruption in election rallies. The prime minister argues that they are the actual thieves. They are both making strong accusations and resorting to insults as though they will never talk to each other again. Things are getting out of control.
Very bad things are happening. It has been argued that thousands of people, including the prime minister and the president, were wiretapped. A number of voice recordings involving statements by members of the government and of the movement have been leaked to the media to manipulate the law and politics. What could be the result of this?
Very bad things are happening. Turkey is being dragged into unpredictable chaos. The grounds for dialogue and tolerance are disappearing. How will these losses be recovered? Parents, children, wives and husbands are confronting each other due to disagreements. Because of the enthusiasm in election rallies, politicians fail to realize this country is rapidly moving towards chaos. Polarization is being deepened, genuine people feel hurt and the bridges between our people are being destroyed. Those who seek to attain their short-term goals should know that the gravity of the losses in the long run may be immeasurable.
Very bad things are happening. The allegation that the coup cases were illegally conducted has raised suspicions. Those who argue that this is a legitimate argument are trying to provoke the armed forces. The suspects of a huge corruption scandal were released whereas members of the armed forces are still in prison. And this bothers the military. There is huge erosion of trust among state institutions.
Very bad things are happening. The spirit of [the] Feb. 28 [1997 coup] returned in the most recent National Security Council (MGK) meeting where the Hizmet movement was declared a threat and a source of danger upon the request of the civilian members of the council. It is a shame for the civilian administration to remind the armed forces of its role during the period of military tutelage because this allows for the return of the armed forces to the political stage. Has the political administration calculated the repercussions of the armed forces deciding to take action based on global provocations and external developments?
Very bad things are happening. Shutting down prep schools to deal with the so-called parallel state will result in a great disaster in the education sector in a few years. The results of the college admission exam in 2016 will reveal the scope of the disaster. But our sons and daughters will have to face this eventually.
Very bad things are happening. Despite calls by reasonable figures, the actors responsible are behaving as though nothing has happened. No one calls their mistakes a mistake.
We have no other option than to pray.
Published on Today's Zaman, 04 March 2014, Tuesday
http://hizmetmovement.blogspot.com/2014/03/very-bad-things-happening-in-turkey.html#more
3 Mart 2014 Pazartesi
Arka cepte cüzdan taşımayın!
Erkeklerin, arka ceplerinde cüzdan taşıma ve üzerine oturma alışkanlıklarını yaşam boyu devam ettirmeleri durumunda, omurganın yanlış pozisyonda tutulmasına bağlı kayma meydana gelebiliyor.
Fizik Tedavi Merkezi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof.Dr. Gülçin Gülşen, alışkanlıkların doğrudan omurilik sağlığını etkilediği belirterek, "Her gün uzun saatlerce ayakta kalma ve çoğunlukla erkeklerin arka ceplerinde cüzdan taşıma ve üzerine oturma alışkanlıklarının yaşam boyu devam etmesi durumunda omurganın yanlış pozisyonda tutulmasına bağlı kayma meydana gelebilir. Erkekler bu yüzden siyatik ağrısı çekebilir" dedi.
Siyatik ağrısının bacaklardaki sinir boyunca yayılan önemli bir ağrı çeşidi olduğunu belirten Gülşen, "Genellikle alt bel bölgesinde başlayan siyatik siniri ağrısı, uyluk kemiğinin arka ve yanında belirir, kalçanın içine doğru hareket eder. Ağrı ayak ve ayak parmaklarını da içine alır. Vücudun her iki tarafında bulunan bu sinirlerde ortaya çıkan ağrılar için siyatik hastaları genellikle sadece bir tarafında ağrı hissediyorum' tanımını yapar" dedi.
Prof.Dr.Gülçin Gülşen, "Ağrının yanısıra bu rahatsızlığın en bariz belirtileri bacaklarda uyuşukluk, yanma, karıncalanma, kas zayıflığı, hareket zorluğu ve kontrolsüzlüktür. Bu belirtileri gösteren hastalar genellikle zorlanarak oturma ve hareket etme şikayetinde bulunurlar" şeklinde konuştu.
Siyatik ağrısının erkek ve kadın ayrımı yapmadığını ifade eden Prof.Dr. Gülçin Gülşen, rahatsızlığın nedenlerini şöyle sıraladı:
"Ana neden yaşam süresinin bir döneminde siyatik sinirine iç ve dış etkenlere bağlı baskı ve tahriştir. Lomber olarak adlandırılan sinirler (alt omurganın dışarı kısmındaki sinirler) üzerinde sıkışma olabilir. Siyatik kökleri bel omurgası diskleri içine kadar uzanır ve bir diskte çıkıntı (herniasyon) olması durumunda sıkışma meydana gelir. Bu da ağrıya neden olur. Bu sebepten kaynaklı bir ağrı Spinal Dekompresyon tedavi yöntemiyle başarılı bir şekilde tedavi edilebilir. Bazı kimselerde doğuştan omurga darlığı olabilir. Bu da yine sinirlere baskı yaparak ağrıya neden olur. Ağrıyı geçirme amacıyla bilinçsiz şekilde siyatik sinir köküne yapılan ovma ve masaj sinire zarar vererek daha kötü sonuçlar doğurabilir. Tahriş olan sinirlerin ve omurganın yeniden organizasyonu, ayak bakım başta olmak üzere farklı tedavi yöntemleri sonuç verebilir".
Omurilik veya sinir kökleri üzerine baskı yapan bir tümörün siyatik ağrısı kaynağı olabileceğini söyleyen Gülşen, "Bel bölgesindeki muhtemel bir tümör kalçadan ayaklara kadar ağrıya neden olabilir. Böyle bir tümörün varlığına dair diğer belirtiler ise, mesane ve bağırsak kontrolünün kaybı, ya da kas güçsüzlüğüdür" dedi.
Şiroterapi bakımın omurga yaralanmalarında disklerin tedavisi ve özellikle kas spazmını azaltmak ve kas gücünü artırmak için uygulandığını belirten Gülşen, "Hamileliğin son dönemlerinde omurga yükünün artması, rahmin siyatik sinir baskısı oluşturması, vücuttaki hormon değişikliğiyle kas spazmı, hareketsizlikle birlikte kas zayıflığı rahatsızlıkları ortaya çıkar. Hamileler için oldukça güvenli bakım olan şiroterapi ile kadınlar vücutlarıyla yeniden barışarak, siyatik ağrısını azaltır ve hatta bir süre sonra ağrı ortadan kalkar" dedi...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_arka-cepte-cuzdan-tasimayin_2202345.html
25 Şubat 2014 Salı
Tatlı krizlerine dikkat!
Uzmanlar, kan şekerinin aniden düşmesi sonucu ortaya çıkan tatlı krizi ile baş etmenin en etkili yolunun düzenli beslenmeden geçtiğini söylüyor.
Kan şekerinin hızlı düşmesi durumu olarak bilinen hipoglisemi rahatsızlığının en önemli nedeni kişinin uzun süre boyunca aç kalması ve düşen kan şekerine bağlı olarak kişinin tatlı krizine girmesi olarak biliniyor. Uzmanlar, tatlı krizi yaşayanların günde mutlaka 2,5-3 saatte bir besin tüketmeleri ve ana öğünlerin arasında sağlıklı atıştırmalıklar tüketmelerinin önemine dikkat çekiyor. Uzmanlar, tatlı krizlerinin nedenleri arasında, bazı vitamin ve mineral yetersizlikleri, polikistik over sendromu, barsak parazitleri, üzüntü, mutsuzluk, stres, depresyon gibi duygusal durumları gösteriyor.
FARKLI ALTERNATİFLER
Uzmanlar tatlı yeme isteği anında düşük kalorili tatlıların seçilmesi gerektiği belirterek şunları söylüyor, "Yenilecek tatlının türüne dikkat edilmesi gerekli. Baklava, şöbiyet, kadayıf gibi tatlılar yerine sütlaç, güllaç, dondurma gibi şeker oranı daha düşük tatlıları tercih edilmeli. Ayrıca kuru kayısı, incir, erik gibi kurutulmuş meyveler ve taze meyveler de birer alternetif olarak karşımıza çıkıyor."
KRİZLE BAŞA ÇIKMANIN YOLLARI
Tatlı krizi ile başa çıkabilmek için birtakım önerilerin dikkate alınmasını ifade eden Uzmanlar, günlük 150 kaloriyi aşmayacak şekilde bir tatlı tüketiminin vücuda çok zararlı olmadığı söylüyor ve ekliyor: "Tatlıdan alınacak kaloriyi azaltmada etkili bir çözüm besinleri karıştırarak sağlanabilir...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_tatli-krizlerine-dikkat_2201745.html
24 Şubat 2014 Pazartesi
Necip Fazıl ve Yahya Kemal’e Nazire
Divan edebiyatı geleneğinin bir parçası olan nazire, çok beğenilen bir şiire şekil ve muhteva olarak benzer bir şiir yazmaktır. Bazı şiirler öyle beğenilmiş ve meşhur olmuştur ki, farklı şairler bu şiirin şekil özelliklerine benzeyen farklı muhtevalı şiirler yazmaktan çekinmemişlerdir. Bu, zamanla oldukça rağbet edilen bir "sanat" hâline gelmiştir. Özellikle 14. yy divan şairlerimizden Ahmet Paşa, bu sanatın önde gelen temsilcilerinden kabul edilir.
Nazirecilik, taklitçilik değildir, bilakis divan edebiyatında usta şairlerin sıkça müracaat ettikleri bir tarzdır. Zîrâ naziresi yapılacak şiir, o kadar güzeldir ki, artık o şairinden çıkmış ve bir atasözü gibi toplumun malı olmuştur. Böyle bir şiire nazire yapmak asla taklit olarak görülmemiş, farklı bir fikir ve duyguyu güzel ve beğenilen bir biçimde dile getirme olarak değerlendirilmiştir.
Fethullah Gülen Hocaefendi de bu geleneği devam ettirerek, iki güzel şiire nazire örneği sunmuştur. Hocaefendi'nin Yahya Kemal ve Necip Fazıl'ın şiirlerine yaptığı nazireler bu sanatın günümüzdeki iki güzel numunesi durumundadır.
Utansın-Sıkılsın
Fethullah Gülen Hocaefendi'den inceleyeceğimiz ilk şiir, Necip Fazıl'ın "Utansın" şiirine yapılan "Sıkılsın" adlı naziredir.
Her iki şiir de, şeklen aynı hususiyetlere sahip ki, bu nazirede, şiirin mühim bir yanıdır. Beyitlerle yazılan şiirler on birli hece vezniyle kaleme alınmış. Hocaefendi, şiirinin başlığı dolayısıyla redifi için "utansın"ı çağrıştıracak "sıkılsın" gibi hoş ve ustaca bir kelime seçmiştir. Necip Fazıl bütün şiirde ak seslerinden tam kafiye yaparken Kırık Mızrap Şairi kafiyeyi farklı ele almış ve üç farklı kafiyeyle şiirini bitirmiş. Bunda şairin mânâ kaygısını şekilden daha önde tutmasının ve kulak için kafiye düşüncesiyle hareket ederek şiirde bir nevi rahatlık ve esneklik sağlamak istemesinin tesirli olduğunu söyleyebiliriz.
Şiirlerin muhtevası ise asıl dikkat edilmesi gereken yönleridir. Her iki şiirde de cemiyet adına yapılması gerekenlerin, yapması gerekenler tarafından yapılmamasının hüznü çok veciz ifadelerle dile getirilmiş. Şiirlerin yazıldığı devirlerin en mühim ortak yanı, millet adına yapılması gereken bir yığın iş olduğu ve bu hayatî işlerin birileri tarafından mutlaka yapılması gerektiğidir. Dünyayı ben mi kurtaracağım, bir benle bu işler olur mu ki, sen kendini kurtarmaya bak, gibi bahanelerle insanların tembellik gösterdiği bir devirde her iki şair de zihinleri ve gönülleri sarsıcı mısralarla ikaz edip yapılması gerekenleri açıkça dile getirmişlerdir.
Necip Fazıl; tohum, mızrak, küheylan sembolleriyle bir hedefe ulaşma; bir gaye taşıma mânâlarını çok tesirli bir dille sunmuş. Ona göre dava adamının işi, geleceğin güzel günleri için topluma gül tohumları serpmek, neticeye bakmadan yola devam etmektir. Neticeye kilitlenen kişi, bir iki menfi durum karşısında hayal kırıklığı yaşayıp hedefe varmayan mızraklar karşısında yolculuğunu yarıda bırakma hatasına düşebilir. Bu sebeple dava adamı; yolların uzunluğu veya zorluğuna, engellerin büyüklüğüne bakmadan bir küheylan gibi varacağı hedefe kilitlenip bu yolda çatlamayı göze alacak kadar kararlı olmalıdır. Çünkü kendisine maziden gelen mukaddes bir emanet vardır ve bunu geleceğe sağlam bir şekilde ulaştırmak, boynunun borcudur. Yine şairin başka bir şiirinde ifade ettiği gibi dava adamı:
"Garip gelip gitmişiz, rafa koy evi barkı
Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı."
samimiyetiyle hareket etmek durumundadır.
Hocaefendi ise kalem, üveyk, akıncı kelimeleriyle benzer bir mânâ inceliğini ortaya koymuştur. Kırık Mızrap Şairi farklı olarak yaşanan bazı durumlara temas ederek okura biraz daha açık hedefler sunmuştur. Şiire Bediüzzaman Hazretleri'nin "Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok." düsturuna atıf yaparcasına bütün âleme rağmen doğru ve hak olanın yapılması gerektiğini anlatarak başlıyor. Devir, medenilere galebenin ikna ile olduğu bir devirdir ve evvela "kalem"le işe başlamak gerek. Zîrâ o, irşad ve tebliğin en keskin kılıcıdır. İdeal bir dava adamı, en tesirli yol olan "beyan" yolunu sadece hak ve hakikati anlatma adına kullanacak; Allah'ın sonsuz inayetini yegâne yoldaş bilip bigâne kalanları utancıyla baş başa bırakarak yoluna devam edecektir. Şair; şiirin devamında hicret ruhunu anlatır. Dava adamı akıncı bir ruha sahip olmalıdır. Karanlığın bağrına nuru taşıyan, giderken ardına dahi bakmayıp yolunun ötesinde ışığa hasret gönüllere ulaşma adına fedakârlık ve diğerkâmlık hisleriyle kıtaları arşınlayan bahtiyardır dava adamı.
Kırık Mızrap Şairi, hâlimizi resmetmeye devam eder: Geçmişin bıraktığı koca bir medeniyet yerle bir olmuştur. Madde ve mânâ âlemlerimizi birbiriyle münasip bir üslûpla ören ve bundan büyük bir medeniyet çıkaran ecdat gitmiş, geride kadr u kıymet bilmeyen, işten anlamayan bir nesil türemiştir. Şair, bütün bu menfilikler yaşanırken bunlara göz yumanları utançları içinde bırakıp ve yeni nesle seslenerek şiirini bitiriyor. Ey davası adına canından vazgeçmeyi gözüne almış bahtiyar adam; sen, sana düşeni hakkıyla yap da geride kalanı utancıyla baş başa bırak!
Yedi Âşık Genç ve Işık Süvarileri
Hocaefendi'nin ikinci güzel naziresi Yahya Kemal'in Mehlika Sultan şiirinedir. Zaten Kırık Mızrap Şairi, şiirini bu büyük şaire ithaf etmiştir.
Her iki şiir de kendini bir davaya adayan idealist gençlerden bahseder. Mehlika Sultan dokuz, Işığa Gönül Verenler sekiz dörtlük. Mehlika Sultan, aruz; Işığa Gönül Verenler hece vezniyle yazılmış, Kırık Mızrap Şairi, vezni aynen kullanmayı gerek görmemiş.
Şiirler, kendilerini bir ideal ve sevdaya adamış gençlerden bahseder. Muhtevalar aynı olsa da bakış açıları farklıdır. Mehlika Sultan şiirinde ince bir hüzün hâkimdir; Işığa Gönül Verenler' de ise aşk, şevk ve iştiyak vardır.
Mehlika Sultan, Tanzimat'tan sonra Türk gençlerinin Batılılaşma macerasını anlatır. Bir zamanlar her şeyi Avrupa'da görerek o kapıyı ne pahasına olursa olsun aşındıran ve kendi benliğini de kaybettikten sonra kaybolan bir kayıp neslin trajedisini dile getirir. Şair de o neslin macerasını bizzat yaşayan biridir. Fakat çocukluğunda, özellikle validesinin tesiriyle aldığı millî ve dinî terbiye sayesinde benliğini kaybetmemiş, millî değerlerine sahip çıkabilen ender kişilerden olmuştur. Bu düşünceyi "Ezansız Semtler" adlı yazısında şöyle dile getirir: "Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük, o mübarek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir bayram namazında anne millete dönebiliriz; fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklardır." Bu yüzden o neslin hikâyesini iyi bilir.
Şiirin başında yedi genç bir hayalî aşk uğruna yola çıkarlar; fakat gençler bir muammanın peşindedirler. Osmanlı'nın son dönemindeki keşmekeşliği ve rehbersizliği çok iyi anlatır şair. Yol uzadıkça uzar ve kararır, dönülmez olur. Bir noktada gençler, hayallerine kavuştuklarını sanırlar, evet gerçekten de kavuşmuşlardır; fakat kafa ve gönüllerinde kurdukları hayalin hakikatine değil, bir belirsizliğe… Ve bu noktada gençler geri dönme gücünü bulamazlar, neticesizliğin verdiği hayal kırıklığıyla yolculuklarının geri dönüşü olmayan diyarlarda noktalanmasıyla o âlemlerde kaybolurlar. Şiirde, Osmanlı'nın son döneminde Avrupa'ya gidip de orda kaybolan bir kayıp nesil, usta bir şairin diliyle hikâye edilir.
Hocaefendi'nin şiirinde ise idealist gençlerden bahsedilir; fakat bu gençler gidip de kaybolan nesillerden değildir. Bu nesiller bir kere hayalî bir varlığa değil; ışığa, aydınlığa gönül vermişlerdir ve gittikleri her yeri âşık oldukları ışıktan aldıkları fer ve kuvvetle aydınlatmışlardır. Onların gönüllerinde de bir dilber vardır ve onlar da bu dilberi beklerler. Fakat onlar yok olmak bir yana sonsuzluğu yakalama peşindedirler. Bu yolda ideallerine erip gelecek nesillerin gönlünde yaşayacaklardır. Ulaşmak istedikleri dilber, onlara ölümsüzlük iksirini içirecek, onlara güç ve kuvvet verecek; onlar da bu güçle hayatın muammasını çözecek, milletin ihtiyacı olan işlere imza atacak ve mutlulukla bu âlemden göç edeceklerdir.
Mehlika Sultan Şairi bir kayıp nesli anlatır, çünkü şair o nesli iyi bilir. Işığa Gönül Verenler şiiri ise, bir diriliş neslinden bahseder, çünkü şairi de o nesli iyi bilir.
Evet, Kırık Mızrap Şairi, bin bir meşguliyetine rağmen edebiyatımıza Türkçenin en güzel şiirlerini kazandırmıştır. Hocaefendi'nin Kırık Mızrap adlı şiir kitabını okuyanlar, Türk şiir geleneğinden istifade etmiş ve bunu geleceğe taşıyan büyük bir mütefekkir şairle karşılaşacaklar ve onun eserleriyle edebiyatın engin ufuklarına kanat çırpacaklardır.
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/necip-fazil-ve-yahya-kemale-nazire-subat-2014.html
Nazirecilik, taklitçilik değildir, bilakis divan edebiyatında usta şairlerin sıkça müracaat ettikleri bir tarzdır. Zîrâ naziresi yapılacak şiir, o kadar güzeldir ki, artık o şairinden çıkmış ve bir atasözü gibi toplumun malı olmuştur. Böyle bir şiire nazire yapmak asla taklit olarak görülmemiş, farklı bir fikir ve duyguyu güzel ve beğenilen bir biçimde dile getirme olarak değerlendirilmiştir.
Fethullah Gülen Hocaefendi de bu geleneği devam ettirerek, iki güzel şiire nazire örneği sunmuştur. Hocaefendi'nin Yahya Kemal ve Necip Fazıl'ın şiirlerine yaptığı nazireler bu sanatın günümüzdeki iki güzel numunesi durumundadır.
Utansın-Sıkılsın
Fethullah Gülen Hocaefendi'den inceleyeceğimiz ilk şiir, Necip Fazıl'ın "Utansın" şiirine yapılan "Sıkılsın" adlı naziredir.
Her iki şiir de, şeklen aynı hususiyetlere sahip ki, bu nazirede, şiirin mühim bir yanıdır. Beyitlerle yazılan şiirler on birli hece vezniyle kaleme alınmış. Hocaefendi, şiirinin başlığı dolayısıyla redifi için "utansın"ı çağrıştıracak "sıkılsın" gibi hoş ve ustaca bir kelime seçmiştir. Necip Fazıl bütün şiirde ak seslerinden tam kafiye yaparken Kırık Mızrap Şairi kafiyeyi farklı ele almış ve üç farklı kafiyeyle şiirini bitirmiş. Bunda şairin mânâ kaygısını şekilden daha önde tutmasının ve kulak için kafiye düşüncesiyle hareket ederek şiirde bir nevi rahatlık ve esneklik sağlamak istemesinin tesirli olduğunu söyleyebiliriz.
Şiirlerin muhtevası ise asıl dikkat edilmesi gereken yönleridir. Her iki şiirde de cemiyet adına yapılması gerekenlerin, yapması gerekenler tarafından yapılmamasının hüznü çok veciz ifadelerle dile getirilmiş. Şiirlerin yazıldığı devirlerin en mühim ortak yanı, millet adına yapılması gereken bir yığın iş olduğu ve bu hayatî işlerin birileri tarafından mutlaka yapılması gerektiğidir. Dünyayı ben mi kurtaracağım, bir benle bu işler olur mu ki, sen kendini kurtarmaya bak, gibi bahanelerle insanların tembellik gösterdiği bir devirde her iki şair de zihinleri ve gönülleri sarsıcı mısralarla ikaz edip yapılması gerekenleri açıkça dile getirmişlerdir.
Necip Fazıl; tohum, mızrak, küheylan sembolleriyle bir hedefe ulaşma; bir gaye taşıma mânâlarını çok tesirli bir dille sunmuş. Ona göre dava adamının işi, geleceğin güzel günleri için topluma gül tohumları serpmek, neticeye bakmadan yola devam etmektir. Neticeye kilitlenen kişi, bir iki menfi durum karşısında hayal kırıklığı yaşayıp hedefe varmayan mızraklar karşısında yolculuğunu yarıda bırakma hatasına düşebilir. Bu sebeple dava adamı; yolların uzunluğu veya zorluğuna, engellerin büyüklüğüne bakmadan bir küheylan gibi varacağı hedefe kilitlenip bu yolda çatlamayı göze alacak kadar kararlı olmalıdır. Çünkü kendisine maziden gelen mukaddes bir emanet vardır ve bunu geleceğe sağlam bir şekilde ulaştırmak, boynunun borcudur. Yine şairin başka bir şiirinde ifade ettiği gibi dava adamı:
"Garip gelip gitmişiz, rafa koy evi barkı
Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı."
samimiyetiyle hareket etmek durumundadır.
Hocaefendi ise kalem, üveyk, akıncı kelimeleriyle benzer bir mânâ inceliğini ortaya koymuştur. Kırık Mızrap Şairi farklı olarak yaşanan bazı durumlara temas ederek okura biraz daha açık hedefler sunmuştur. Şiire Bediüzzaman Hazretleri'nin "Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok." düsturuna atıf yaparcasına bütün âleme rağmen doğru ve hak olanın yapılması gerektiğini anlatarak başlıyor. Devir, medenilere galebenin ikna ile olduğu bir devirdir ve evvela "kalem"le işe başlamak gerek. Zîrâ o, irşad ve tebliğin en keskin kılıcıdır. İdeal bir dava adamı, en tesirli yol olan "beyan" yolunu sadece hak ve hakikati anlatma adına kullanacak; Allah'ın sonsuz inayetini yegâne yoldaş bilip bigâne kalanları utancıyla baş başa bırakarak yoluna devam edecektir. Şair; şiirin devamında hicret ruhunu anlatır. Dava adamı akıncı bir ruha sahip olmalıdır. Karanlığın bağrına nuru taşıyan, giderken ardına dahi bakmayıp yolunun ötesinde ışığa hasret gönüllere ulaşma adına fedakârlık ve diğerkâmlık hisleriyle kıtaları arşınlayan bahtiyardır dava adamı.
Kırık Mızrap Şairi, hâlimizi resmetmeye devam eder: Geçmişin bıraktığı koca bir medeniyet yerle bir olmuştur. Madde ve mânâ âlemlerimizi birbiriyle münasip bir üslûpla ören ve bundan büyük bir medeniyet çıkaran ecdat gitmiş, geride kadr u kıymet bilmeyen, işten anlamayan bir nesil türemiştir. Şair, bütün bu menfilikler yaşanırken bunlara göz yumanları utançları içinde bırakıp ve yeni nesle seslenerek şiirini bitiriyor. Ey davası adına canından vazgeçmeyi gözüne almış bahtiyar adam; sen, sana düşeni hakkıyla yap da geride kalanı utancıyla baş başa bırak!
Yedi Âşık Genç ve Işık Süvarileri
Hocaefendi'nin ikinci güzel naziresi Yahya Kemal'in Mehlika Sultan şiirinedir. Zaten Kırık Mızrap Şairi, şiirini bu büyük şaire ithaf etmiştir.
Her iki şiir de kendini bir davaya adayan idealist gençlerden bahseder. Mehlika Sultan dokuz, Işığa Gönül Verenler sekiz dörtlük. Mehlika Sultan, aruz; Işığa Gönül Verenler hece vezniyle yazılmış, Kırık Mızrap Şairi, vezni aynen kullanmayı gerek görmemiş.
Şiirler, kendilerini bir ideal ve sevdaya adamış gençlerden bahseder. Muhtevalar aynı olsa da bakış açıları farklıdır. Mehlika Sultan şiirinde ince bir hüzün hâkimdir; Işığa Gönül Verenler' de ise aşk, şevk ve iştiyak vardır.
Mehlika Sultan, Tanzimat'tan sonra Türk gençlerinin Batılılaşma macerasını anlatır. Bir zamanlar her şeyi Avrupa'da görerek o kapıyı ne pahasına olursa olsun aşındıran ve kendi benliğini de kaybettikten sonra kaybolan bir kayıp neslin trajedisini dile getirir. Şair de o neslin macerasını bizzat yaşayan biridir. Fakat çocukluğunda, özellikle validesinin tesiriyle aldığı millî ve dinî terbiye sayesinde benliğini kaybetmemiş, millî değerlerine sahip çıkabilen ender kişilerden olmuştur. Bu düşünceyi "Ezansız Semtler" adlı yazısında şöyle dile getirir: "Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük, o mübarek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir bayram namazında anne millete dönebiliriz; fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklardır." Bu yüzden o neslin hikâyesini iyi bilir.
Şiirin başında yedi genç bir hayalî aşk uğruna yola çıkarlar; fakat gençler bir muammanın peşindedirler. Osmanlı'nın son dönemindeki keşmekeşliği ve rehbersizliği çok iyi anlatır şair. Yol uzadıkça uzar ve kararır, dönülmez olur. Bir noktada gençler, hayallerine kavuştuklarını sanırlar, evet gerçekten de kavuşmuşlardır; fakat kafa ve gönüllerinde kurdukları hayalin hakikatine değil, bir belirsizliğe… Ve bu noktada gençler geri dönme gücünü bulamazlar, neticesizliğin verdiği hayal kırıklığıyla yolculuklarının geri dönüşü olmayan diyarlarda noktalanmasıyla o âlemlerde kaybolurlar. Şiirde, Osmanlı'nın son döneminde Avrupa'ya gidip de orda kaybolan bir kayıp nesil, usta bir şairin diliyle hikâye edilir.
Hocaefendi'nin şiirinde ise idealist gençlerden bahsedilir; fakat bu gençler gidip de kaybolan nesillerden değildir. Bu nesiller bir kere hayalî bir varlığa değil; ışığa, aydınlığa gönül vermişlerdir ve gittikleri her yeri âşık oldukları ışıktan aldıkları fer ve kuvvetle aydınlatmışlardır. Onların gönüllerinde de bir dilber vardır ve onlar da bu dilberi beklerler. Fakat onlar yok olmak bir yana sonsuzluğu yakalama peşindedirler. Bu yolda ideallerine erip gelecek nesillerin gönlünde yaşayacaklardır. Ulaşmak istedikleri dilber, onlara ölümsüzlük iksirini içirecek, onlara güç ve kuvvet verecek; onlar da bu güçle hayatın muammasını çözecek, milletin ihtiyacı olan işlere imza atacak ve mutlulukla bu âlemden göç edeceklerdir.
Mehlika Sultan Şairi bir kayıp nesli anlatır, çünkü şair o nesli iyi bilir. Işığa Gönül Verenler şiiri ise, bir diriliş neslinden bahseder, çünkü şairi de o nesli iyi bilir.
Evet, Kırık Mızrap Şairi, bin bir meşguliyetine rağmen edebiyatımıza Türkçenin en güzel şiirlerini kazandırmıştır. Hocaefendi'nin Kırık Mızrap adlı şiir kitabını okuyanlar, Türk şiir geleneğinden istifade etmiş ve bunu geleceğe taşıyan büyük bir mütefekkir şairle karşılaşacaklar ve onun eserleriyle edebiyatın engin ufuklarına kanat çırpacaklardır.
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/necip-fazil-ve-yahya-kemale-nazire-subat-2014.html
23 Şubat 2014 Pazar
Dünya dönüyor başım da…
Baş dönmesi ve mide bulantısının eşlik ettiği vertigonun birçok sebebi var. Kulak içi kristallerinin yerinden oynaması, iç kulaktaki denge sıvısında artış ya da virüslerin denge sinirinde iltihaplanma yapması... Çoğu zaman hafife alınan baş dönmesi, bazen beyin damarlarında tıkanma, tümörler ya da beyin içi kanamaların da habercisi olabiliyor.
Baş dönmesi, çoğu insanın muzdarip olduğu fakat pek de ciddiye almadığı bir rahatsızlık. Özellikle otobüs, minibüs gibi toplu taşıma araçlarında buna bir de mide bulantısı eklenince hepten hayatı zehir edebiliyor oysa. Hele de çalışan ve her gün bu araçları kullanan biriyseniz… Toplumda çok yaygın olduğu için bu konuda yalnız olmamanın verdiği rahatlık ve ihmal, tehlikeli sonuçlara yol açabiliyor.
Aile Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Mustafa Bilazer’e göre baş dönmesinin çok çeşitli nedenleri olabilir. Viral enfeksiyonlar, özellikle üst solunum yolu enfeksiyonu sırasında veya sonrasında iç kulak ve denge sinirini etkileyen virüsler şiddetli baş dönmelerine neden olabilir. Yoğun stres sırasında özellikle ataklar halinde baş dönmesi, işitme azlığı, uğultu ve kulakta görülen meniyer hastalığı atağı söz konusu. Ayrıca stres nedeniyle ‘dizziness’ adı verilen dengesizlik hissi de ortaya çıkabilir. Dizziness ile ‘vertigo’nun farkı ilkinde ayakların altından yer kayması, ayağını boşluğuna atıyormuş hissi oluşurken, vertigoda sabit dururken etrafın döndüğü hissi yaşanır. Hastalar dengesizlik hissini de genellikle ‘başım dönüyor’ diye anlatır. Kafa travması ve şiddetli baş egzersizleri sonucunda da kulak kristallerinde oynama görülebilir. Araç ve deniz tutmasında da seyahat sırasında iç kulaktaki sıvı hareketine bağlı bulantı, kusma ve baş dönmesi yaşanabiliyor. Tüm bu baş dönmesi nedenleri arasında yer alan vertigonun üç farklı türü bulunuyor.
Kulak içi kristallerinin yerinden oynaması: Stres, aşırı yorgunluk ya da bir travmanın etkisiyle iç kulakta bulunan küçük kalsiyum ve mineral kristalleri yerinden oynuyor. Kulak içindeki salyangoz bölgesine dağılan bu kristaller kişide şiddetli bir baş dönmesine neden oluyor. Şayet kristaller sol kulaktaysa sol tarafa dönüldüğünde, sağ taraftaysa da sağa dönüldüğünde şiddetli bir baş dönmesi yaşanıyor. Bu durum kişiyi çok rahatsız etse de bu baş dönmesi yaklaşık 15-20 saniye kadar sürüyor. Hasta zaman zaman ne olduğunu anlamayıp deprem oluyor zannedebiliyor. Hatta baş dönmesi yaşandığında öleceğini düşünenler bile olabiliyor. Bu kişilerde teşhis kulak burun boğaz uzmanı tarafından yapılan kristal testi ile ortaya çıkartılıyor...
http://www.zaman.com.tr/cumaertesi_dunya-donuyor-basim-da-_2201000.html
15 Şubat 2014 Cumartesi
Sosyal yaşam ve hareket alzheimerı önlüyor
Toplumda yaygın olarak görülen alzheimer hastalığına karşı uzmanlar hareketli ve sosyal bir yaşam öneriyor.
Birçok kişinin alzheimer hastası olduğundan habersiz yaşadığını kaydeden Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Geriatri Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ahmet Turan Işık, 65 yaşından sonra her beş yılda hastalığın sıklığının arttığını belirtiyor. Her demans hastasının alzheimer olmayacağına da dikkat çeken Prof. Işık, “Türkiye’de 100 bin kişiden 2,8 kişisi, alzheimer sebebiyle vefat ediyor. Dünyada her 68 saniyede bir alzheimer hastasına tanı konuyor.” diyor...
10 Şubat 2014 Pazartesi
Yatmadan önce masal okunan çocukta ahlakî değerler gelişiyor
Çocukluğun vazgeçilmezi masallar, çocuklarda ahlakî değerleri geliştirdiği gibi dil gelişimine de katkı sağlıyor. Masalın, dinleyici çocukta adalet duygusunu ve vicdan gelişimini geliştirdiğini belirten uzmanlar, ailelerin yatmadan önce çocuklarına kitap okumalarını tavsiye ediyor.PaÇocukluğun unutulmaz anıları arasında mutlaka bir büyüğünden masal, hikâye dinleme yer alır. Şimdilerde yerini dijital ortamlara bırakan masalları çocuklar, televizyon ve bilgisayarlardan dinliyor. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü Gelişim Psikolojisi Uzmanı Dr. Ahu Öztürk, ‘yeni masal anlatıcılar’ olarak nitelendirdiği iletişim araçlarına karşı aileleri dikkatli olmaya çağırıyor. Ebeveyn ile çocuk arasında bağın güçlenmesini sağlayan en önemli araçlardan birinin masallar olduğunu belirten Öztürk, masalların zengin hazinelerin anahtarları olduğunu ve bilinçaltına hitap ettiğini söylüyor. Öztürk, “Araştırmalar, çocukla sohbet eden veya ona kitap okuyan yetişkinlerin tam da çocukta gelişmesini istediğimiz türden olumlu becerilerde etkili olduğunu ortaya koyuyor.” diyor. Masalın dinleyici çocukta adalet duygusunu ve vicdan gelişimini geliştirdiğini belirten Öztürk, “Kötüler er geç cezalandırılır, iyiler ise mükâfatlandırılır. Çocuk basit düzeyde yaptığı ahlaki muhakeme yapar ve masalın sonucuyla karşılaştırma şansı elde eder. Masallarda adalet duygusunu zedeleyecek davranışların mutlaka telafisi vardır.” diye konuşuyor...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_yatmadan-once-masal-okunan-cocukta-ahlaki-degerler-gelisiyor_2198820.html
5 Şubat 2014 Çarşamba
Diş sıkma ve gıcırdatma, psikolojik rahatsızlıkların habercisi olabilir
Halk arasında diş sıkma, diş gıcırdatma şeklinde tanımlanan tıp dilinde "bruksizm" olarak adlandırılan hastalığın basit bir rahatsızlık gibi görüldüğünü belirten diş hekimleri, aslında ağız ve diş sağlığı üzerinde önemli tahribatları bulunduğunu, bazı psikolojik rahatsızlıkların da habercisi olduğunu söyledi.
Şifa Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Öğretim Üyesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Göregen, bruksizm sonucu dişlerde yıpranma ve aşınmalar, diş minelerinde çatlaklar, daha ileri aşamada kırıklar olabileceğini söyledi. Göregen, "Kişide diş gıcırdatması varsa bu, kendini dişlerdeki aşınmalarla gösterir. Diş sıkma durumunda ise çenelere aşırı yük iletilmesinden dolayı kaslarda ağrılar, hassasiyetler oluşur. Ayrıca baş ağrıları veya dişlerde periyodontal problemler dediğimiz, diş çevresindeki destek doku hasarları olarak karşımıza çıkar." dedi.
PSİKOLOJİK RAHATSIZLIKLARIN HABERCİSİ
Mesleklerinin insan psikolojisiyle çok yakından ilişkili olduğunu belirten Doç. Dr. Göregen, "Bruksizm, genellikle kaygı ve stres kaynaklı bir hastalıktır. Bu hastalıklar günümüzde giderek daha büyük önem kazanıyor. Örneğin Amerika'da bugün en yaygın psikolojik hastalık anksiyetedir ve yaklaşık 40 milyon kişi bu durumdan etkilenmiştir. Ülkemizde de durum çok farklı değil. Bruksizm, neden olduğu sorunların yanısıra altta yatan psikolojik hastalıkları bize haber verdiği için de önemsenmelidir. Kaygı bozukluğundan sonra bruksizmin ikinci en çok görülen nedeni uyku bozukluklarıdır. Uyku bozukluğu, anksiyetenin bir sonucu ya da kendi başına bir hastalık da olabilir. Bu nedenle bruksizmde multidisipliner yaklaşım şarttır. Psikolog, psikiyatrist, nörolog ve uzman diş hekimlerinin birlikte çalışmasını gerektiren bir problemdir." şeklinde konuştu.
ÇOCUKLARDA BRUKSİZM NORMAL Mİ?
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_dis-sikma-ve-gicirdatma-psikolojik-rahatsizliklarin-habercisi-olabilir_2197549.html
3 Şubat 2014 Pazartesi
Alerji, anne karnında başlıyor
Çocuklarda yaygın görülen besin alerjisi, ilerledikçe reflü ve astım gibi hastalıklara davetiye çıkarıyor. Bu alerjilerin anne karnında başladığını belirten uzmanlar, ailelerin çocukları üzerinde iyi gözlem yapmasını tavsiye ediyor.
Yapılan araştırmalar besin alerjisinin dünya genelinde her geçen gün artış gösterdiğini ortaya koyuyor. Süt, yumurta, deniz ürünleri, kabuklu yiyecekler, soya ve çikolata alerji oluşturan besinlerin başında geliyor. Uzmanlar ülkemizde her on çocuktan birinde görülen besin alerjisinin anne karnında başladığını ve önlem alınmadığında kalıcı hasara sebep olabileceğini belirtiyor.
Besine alerjisi olan çocukların risk altında olduğunu kaydeden Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Mehmet Demirdöven, besin alerjilerinin çoğunun yaşamın ilk yıllarında ortaya çıktığını ve zamanla kaybolduğunu ifade ediyor. Demirdöven, “İleride alerji geliştirme riskinin yüksek olduğu hastalara baktığımızda çocukluktan taşıdıklarını görüyoruz.” uyarısında bulunuyor. Besin maddelerinin alerjik yanıt oluşturmasını, besinin sindirim sisteminde işlenmemesinden kaynaklandığını söyleyen Demirdöven, “Alınan besinler vücutta sindirilmediği ve emilmediği takdirde vücut maddeye alerjik yanıt veriyor. Gıdanın steril olmaması, uygun şekilde saklanmaması veya pişirilmemesi de alerjik reaksiyon oluşturur. Ya da kişinin yeme alışkanlığı, çevresel fonksiyonları hiç zararlı olmayan bir besine bile tepki göstermesine sebep olabilir.” diye konuşuyor. Özellikle çocuklarda görüldüğünde paniğe sebep olan besin alerjileri, ciltte kaşıntı, kızarma, döküntü şeklinde kendini gösteriyor. Çocuklarda alerji teşhisinin güç olabileceğini söyleyen uzman şunları söylüyor: “Bebeklerde kusma belirtisiyle sık karşılaştığımız besin alerjilerinde aileler teşhiste zorlanabilir. Belirtiler kısa sürede kendini göstermezse hangi besine reaksiyon olduğunu bulmak güçleşir. Alerjiler iki şekilde karşımıza çıkıyor: Birincisi ani başlayan ve vücutta savunma sisteminin alerjiyle ilişkili maddesi olan spesifik immünglobülin E miktarının arttığı durumlar. İkincisi ise geç başlayan spesifik immünglobülin E miktarının artmadığı durumlar. Bazı çocuklarda her iki durum bir arada görülebilir. Burada ailelerin gözlemlemesi ve dikkatli olması önemli.”...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_alerji-anne-karninda-basliyor_2197278.html
21 Ocak 2014 Salı
Fast food tarzı beslenme, safra kesesi taşını tetikliyor
Memorial Sağlık Grubu Antalya Genel Cerrahi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alihan Gürkan, fast food beslenme tarzının safra kesesinde taş oluşumunu tetiklediğini söyledi.
Taş oluşumunun safra kesesinin en sık görülen hastalığı olduğunu belirten Gürkan, batılı beslenme tarzı olan fast food tüketiminin söz konusu hastalığı artırdığını ifade etti. ABD'de yılda 1.5 milyon kişiye safra kesesi ameliyatları yapıldığını açıklayan Gürkan, "Nüfusla oranlanırsa Türkiye'de yılda en az 200 bin safra kesesi ameliyatı yapıldığı tahmin ediliyor." dedi.
Hastalığın belirtilerini; mide hizasında sırta vuran ağrı, yemek sonrası hazımsızlık ve doluluk hissi olarak sıralayan Gürkan, tam olarak teşhisin ultrasonografi ile konulduğunu ifade etti. Safra kesesinin bir depo organı olduğunu hatırlatan Gürkan, "Sadece bir depo organı olduğundan vücuttan cerrahi müdahaleyle alınması hastanın yaşam konforunu etkilemez." diye konuştu.
Hastalığın tek etkin tedavisinin kapalı cerrahi ile safra kesesinin alınması olduğunu belirten Gürkan, şunları söyledi: "Taş bulunan hastalarda safra kesesi alınmazsa enfeksiyon, taşın safra kanalına düşüp tıkanmaya neden olması, safra sarılığı gibi bazı sorunlar ortaya çıkabilir...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_fast-food-tarzi-beslenme-safra-kesesi-tasini-tetikliyor_2194607.html
18 Ocak 2014 Cumartesi
Kolesterolü düşüren 6 gıda
Amerika'da yayınlanan bir programda ünlü doktor Travis Lane Stork kolesterolü düşüren 6 önemli besini açıkladı. Siyah çay: Siyah çayın kan yağında azalma sağladığını belirten doktor Stork, "ABD Tarım Bakanlığı'nın çalışmaları sonucunda 3 hafta boyunca çay içilmesi durumunda kandaki yağda azalma görüldüğü açıklandı" dedi.
Yulaf: Çayın ardından gelen yulafın da kötü kolesterol düşmanı olduğunu kaydeden Stork, "Yapılan araştırmalara göre düzenli olarak birkaç hafta boyunca yulaf yediğiniz takdirde kötü kolesterolünüzü yüzde 5 oranında düşürebilirsiniz. Yulaf ayrıca kötü kolesterol emilimini düşüren beta glukan içerir" dedi.
Somon balığı: Kolesterolün düşmanı olan ve kalp dostu olan bir başka yiyeceğin ise somon balığı olduğunu belirten doktor, "Somonlar bol olarak omega 3 yağı barındırdığı için kalp sağlığı için faydalıdır. Omega 3 yağ asitleri arterlerde iltihap ve plak oluşmasını azaltabilir" şeklinde konuştu.
Ceviz: Cevizin de diğer birçok kabuklu kuruyemişe göre daha faydalı olduğunu dile getiren doktor Stork, "Ceviz, diğer kabuklu kuruyemişlere oranla kolesterol savaşında hemen hemen daha çok omega 3 barındırır" dedi.
Bitter çikolata: Kolesterol düşmanı bir diğer yiyeceğin bitter çikolata olduğunu kaydeden doktor, "Bitter çikolatadaki kakao içerisinde antioksidanlar doymamış yağ içerir. Bu da kolesterolün düzelmesine yardımcı olur" dedi.
Avokado: Son olarak avokadodan bahseden doktor Stork, "Avokadolar iyi kolesterolünüzü yükselten yağlara sahiptir. Bu yiyecek içerisinde ayrıca vücudun kolestrol miktarının emerek azalmasını sağlayan beta sitesteroller içerir" dedi.
http://www.zaman.com.tr/multimedia_getGalleryPage.action?sectionId=1&type=foto&galleryId=143457&activePic=2
13 Ocak 2014 Pazartesi
Akıllı telefonlar ve tablet, omurga ağrılarını artırdı
Hayatın her alanında yer alan akıllı telefonlar ve tabletler birçok kolaylığı da beraberinde getirdi.
Ancak bununla birlikte günlük yaşam kalitesini etkileyecek sağlık problemleri de arttı. Son 20 yılda bel ve boyun rahatsızlıklarının 2 kat artış gösterdiğini ifade eden fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı Prof. Dr. Turan Uslu, Türkiye’de her 10 kişiden 8’inde bel, 4’ünde boyun rahatsızlığı olduğunu söylüyor. Bu hastalıklarda ise akıllı telefon ve ofis bilgisayarlarının oluşturduğu duruş bozukluğunun etkili olduğunu belirtiyor. Bilgisayar, tablet, akıllı telefon, televizyon, oyun konsolları gibi cihazların kullanımı sırasında boyunun aşırı gerilmesi ve öne eğilme gibi duruş bozuklukları nedeniyle boyun fıtığı hastalıklarının tetiklendiğini anlatan Uslu, “Eskiden çantada, cepte taşınan telefonlar şu anda elde ve göğüs hizasında taşınmaya başladı. Tüm bunlar boyun ve bel rahatsızlıklarına davetiye çıkarıyor. Özellikle boyun fıtığı vakalarında aşırı bir artış var. Tüm imkânları bir tık ötede bulan insanoğlu yakında yürüyemez hale gelecek.” diyor. Akıllı telefonların ve tabletlerin kullanımının ilkokul seviyesine kadar indiğine dikkat çeken Uslu, şu uyarılarda bulunuyor: “Daha çocuk yaştakilerin bile elinde kocaman tabletler, akıllı telefonlar var. Çocuk sabahtan akşama sanal oyun oynuyor, sürekli ekrana bakıyor...
3 Ocak 2014 Cuma
Makam ve Mevki Bağımlılığı
Hakan
Bey, geniş makam odasındaki deri koltuğunda geriye doğru yaslandı. Makamının
verdiği statüyü ve imkânlarını düşünerek ürperdi ve Allah’a (celle celâluhu)
karşı sorumluluğunu bir defa daha hatırladı. Bütün bunlar ve etrafında bunca
insanın ona hizmet etmesi acaba onun dünyaya meyline sebep olur muydu? Bunların
hesabını nasıl verecekti? Bu makamın mesuliyet ve gereklerini yerine
getirebiliyor muydu? Acaba buraya lâyık mıydı? Vazifesini hakkıyla yapıyor
muydu, yaparken insanları kırıyor muydu? Bu sorular zihninde birbiri ardına
sıralandı.
Hakan
Bey’in bu duygularını günümüzde kaç kişi yaşar? Bazı kişiler, bulundukları
makamları kendileriyle özdeşleştirir ve bu makamları kendilerinin tabiî bir
hakkı olarak görür; buradan alınmasına asla tahammül edemez. Tarihimiz, Hz.
Ömer’den (ra) Ömer bin Abdülaziz’e, Alparslan’dan Fatih ve Kanunî’ye kadar, en
zirvedeyken bile Yüce Yaratıcı’yı unutmayıp verilenleri O’ndan bilmenin
örnekleriyle doludur.
Günümüzde
makam sahibi birçok kişinin düştüğü vahim hata, bu makamın geçici olduğunu
görememek, bir emanet şuuru ile hareket edememek ve buranın sahibi gibi
davranmaktır. Peki, bazı insanlar, kendilerine bir makam emanet edildiğinde
neden değişir? İnsanların içindeki boşluklar, niçin bir makam sahibi olunca
ortaya çıkar? Elbette ki nefsin insanı böyle davranmaya ittiği bilinir. İnsan,
nefsinin istekleri doğrultusunda bağımlılık oluşturmaya müsait bir varlıktır.
Bir
makama sahip olan kişi, elde ettiği iktidar gücü, hükmetme alanı ve imkânlar
ile farklı bir psikolojiye bürünür. Bu, müspet bir ruh hâli ile kontrolü
kaybetmemek veya tam tersine, kontrolü kaybedecek kadar kendini bu makam ile
menfî surette bütünleştirmek şeklinde görülebilir. Bu ikinci durumdaki
kişilerin psikolojisi, şuuraltı arazlardan kaynaklandığı gibi, kişilik
bozukluklarının da bir tezahürü olabilir. Hususen makamı elde edinceye kadar
bastırılan kötü hisler, o makamla birlikte tebarüz eder.
Madde
kullanan kişilerde bir dizi bağımlılık belirtisi görülür. İnsanın mükâfat
merkezini uyaran bu maddelere karşı kişi bağımlılık sergilemeye başlar. Zamanla
hem psikolojik hem de biyolojik bir bağımlılık oluşur; bundan dolayı madde
giderek daha yüksek dozlarda istenir. Verilmediğinde yoksunluk hissi ve buna
bağlı krizler ortaya çıkar. Neticede madde bu kişiyi esir alır. Makam
bağımlılığı da tıpkı madde bağımlılığı gibi gelişir. Tek fark, burada
bağımlılık yapan madde değil, makamın tâ kendisidir. Kişi, sahip olduğu güç ve
imkânlarla; başkalarının, makamından dolayı kendisine gösterdiği hürmet ve
ilgiyle kendinden geçer. Dolayısıyla, imkânların yanısıra bu hürmet ve alâkanın
da kaybolmasından korkar. Bunların devam etmesi için elinden ne geliyorsa
yapar. Aynen madde bağımlısı kişinin madde bulmak için meşru olmayan yolları
kullanması gibi o makamda kalmak için her türlü yolu mubah sayar. Onun için
önemli olan şey, sahip olduğu makam ve statünün sürekli olmasıdır. Bir koltuk
olmazsa, başka bir koltuğu arar; aynen bir maddeyi bulamayan kişinin diğer
maddeleri araması gibi. Zamanla maddeye karşı tolerans gelişmesi gibi, o
makamdan dolayı çevresinden gördüğü ilgi ve hürmetin artması, diğer yandan da
makam ve mevkiinin yükselmesi gerektiğini düşünür.
Kendisine
karşı birazcık ilgisizlik veya normal davranışlar, onu çileden çıkarır. Bu
yüzden, aşırı derecede ilgi ve hürmet göstermeyen, zaman zaman uyarıda bulunan kişileri
etrafında bulundurmak istemez. Çevresinde sürekli el pençe divan duracak
kimseler arar. Sonunda etrafı, doğruları söyleyen, ona iyiyi ve güzeli tavsiye
eden kimseler yerine, her yaptığını alkışlayan şakşakçı ve yağcılarla dolar. Bu
durum ona daha fazla haz verir. Çünkü sürekli yüksek dozda tatmin yaşamakta,
makama toleransı ve yoksunluğu artmaktadır. Bilhassa, kendisine rakip gördüğü
kapasiteli kişiler, onda büyük bir rahatsızlık oluşturur. Bu kişiler daha
kendini göstermeden hızlı bir şekilde yok edilir. Dolayısıyla, hem kendi yerini
korumuş olur ve makam devamlı hâle gelir, hem de hatalarını fark ettirecek
kişiler ortadan kalkmış olur.
Makam
bağımlısı kişiler, makamlarını daha da sağlamlaştırmak için zaman zaman
çevrelerine gözdağı verecek haksız ve adaletsiz kararlar alır ve uygular. En
başarılı, en çok hak eden kişi kendisidir; çünkü onun potansiyeli ve zekâsı her
şeyin önüne geçer. İstişare onun için ‘Âdet yerini bulsun.’ nev’inden bir
davranıştır. Kendinden başka kimsenin düşüncesini kabul etmez, farklı fikirleri
dinlemez, toplantıyı gücünü göstermekte ve egosunu tatmin etmekte kullanır.
Belli bir süre sonra başını döndüren bu makam sarhoşluğu ciddi hatalara yol
açar. Ancak etrafında bu hataları fark ettirecek veya düzelmesine yardımcı
olacak kimse kalmadığı için vahim neticeler doğar.
Makam ve mevki sahibi olanlarda bağımlılık tedavisi ciddi kalb-kafa-beden dengesinin ayarlanmasını ve mânevî dinamiklerin harekete geçirilmesini gerektirir. Aksi hâlde bu bağımlılık, kişinin bütünüyle maddî-mânevî baştan çıkmasına sebep olur. Tedavi olmamış madde bağımlıları, nasıl para, iş, aile ve çevrelerini kaybederse, bunun gibi, makam ve mevki bağımlıları da Allah’a ve kullarına karşı saygı, ihlâs, aşk, şevk, heyecan, metafizik gerilim, yaşatma duygusu, istişare ve adanmışlık ruhunu kaybeder. Makam bağımlısı kişinin nefsanî davranışları en başta kendine zarar verir; çevresindeki kişiler de bundan menfî yönde etkilenir.
Makam ve mevki sahibi olanlarda bağımlılık tedavisi ciddi kalb-kafa-beden dengesinin ayarlanmasını ve mânevî dinamiklerin harekete geçirilmesini gerektirir. Aksi hâlde bu bağımlılık, kişinin bütünüyle maddî-mânevî baştan çıkmasına sebep olur. Tedavi olmamış madde bağımlıları, nasıl para, iş, aile ve çevrelerini kaybederse, bunun gibi, makam ve mevki bağımlıları da Allah’a ve kullarına karşı saygı, ihlâs, aşk, şevk, heyecan, metafizik gerilim, yaşatma duygusu, istişare ve adanmışlık ruhunu kaybeder. Makam bağımlısı kişinin nefsanî davranışları en başta kendine zarar verir; çevresindeki kişiler de bundan menfî yönde etkilenir.
Makam
bağımlılığının tedavisinde şu telkinler faydalı olabilir:
Bütün
makamlar geçicidir. Allah (celle celâluhu), verdiği bütün imkân ve nimetlerin
hesabını soracaktır. Bizden daha kabiliyetli ve kapasiteli insanlar vardır.
Mezarlıklar kendilerini vazgeçilmez zanneden insanlarla doludur.
Makamdan
alındığında, kişinin kin ve öfkeyle aşırı tepki gösterip göstermemesi
bağımlılık derecesiyle doğru orantılıdır. Burada bütün mesele, insanın Allah
(celle celâluhu) ile olan münasebetini kesmemesi, kalb balans ayarını
bozmaması, dünyanın fânî olduğunu unutmaması, dünyaya dünya kadar, ukbaya ukba kadar
değer vermesidir.
2 Ocak 2014 Perşembe
Gülümseme, hayat kalitesini artırıyor
Günümüzde birçok bilim adamı pozitif bir yaşamın, hayatı daha kolaylaştırdığını anlatıyor.
Zira negatif bir ruh hali adrenalin demek. Adrenalin ise stres ve sıkıntı. Aşırı stresin ise bedenin ve ömrün en büyük düşmanı olduğu biliniyor. Psikolog Kutay Ürkmen, insanların odağının negatiften pozitife çevrildiğinde bedenin hormon salınımlarının da hemen değiştiğini söylüyor. Negatif ruh halindeki bedenin “Tehlikedesin, tehdit altındasın, dikkat…” demek için adrenalin pompaladığını, pozitifken “Her şey yolunda, rahat ol” demek üzere endorfin yani mutluluk hormonu salgıladığını belirtiyor. Ürkmen’e göre mutluluk hormonu salgılamak için gülmeyi öğrenmek ve gülmenin vücuttaki büyüsünü hatırlamak gerekiyor. Gülümsemenin, en masrafsız hediye olduğunu dile getiren Ürkmen, şu tavsiyelerde bulunuyor: “Gülümseme; sağlık, para, pozitif enerji gibi kazanımları sayesinde kişilerin hayat kalitesini artırır. Kişinin gülümsemeyi unutmasıyla günlük hayatta yaşadığı stres daha etkili bir hal alacaktır. Gülümsemeyi, kendinizden ve çevrenizdekilerden esirgemeyin...
15 Aralık 2013 Pazar
Mandela supported mosque construction in Johannesburg, says businessman
Turkish businessman Ali Katırcıoğlu, who sponsored the construction of an Ottoman-style mosque complex, called the Nizamiye Külliyesi, in the South African city of Johannesburg, has said legendary South African leader Nelson Mandela, who passed away earlier this month, extended great support to the construction of the mosque complex.
Katırcıoğlu said when he first went to Johannesburg to launch the mosque project, he met with Max Sisulu, the current parliament speaker and asked him to arrange an appointment with Mandela for him.
“I told Mr. Sisulu that I very much wanted to see Mandela, who worked hard for the salvation of South Africa and whether I could have a meeting with him. ‘Let me think about this,' Sisulu told me. A few hours after our meeting, I received a phone call from him telling me that Mandela would be waiting for me at 12 p.m. the next day,” said Katırcıoğlu, adding that he was very surprised to get a swift response from Mandela.
The businessman said although he was told to obey some rules before his meeting with Mandela, such as not approaching him too closely or asking too many questions, he was very surprised to see the South African leader stand up with great humility to greet him.
“I could not help embracing him. He hugged me, too. We were like two brothers. … Watching this, all the security guards were surprised. Everyone was looking at us,” he said.
Katırcıoğlu said he asked for Mandela's support for the mosque complex project during their meeting.
“I explained the project to him. He understood the project, said it would be beneficial for the region and that he would always provide support for it. He also requested that we include a medical center in the project because there were many people with health problems in the country. This was an order for us. Upon his request, we added a medical clinic to the project. Its construction has finished and it will begin to offer medical services to the people very soon,” he said.
Katırcıoğlu also said he wept upon learning the news of the death of Mandela.
“It was like I lost either my father or brother because his support, which I always felt behind me, had disappeared,” he said.
In the meantime, South Africa-based Turquoise Harmony Institute has released a condolence message for Mandela.
“History will not forget Mandela, who ended the world's most racist regime,” the statement said.
Last April, Mandela's wife Graça Machel, accepted the Fethullah Gülen Peace and Dialogue Award from the institute.
Published on Today's Zaman, 13 December 2013, Friday
14 Aralık 2013 Cumartesi
Soğan suyu ile hastalıklardan kurtulun
“Doğal antibiyotik” olarak adlandırdığımız soğan; A, B, ve C vitaminlerinin yanı sıra fosfor, kükürt, iyot ve silis gibi birçok faydalı elementleri de bünyesinde barındırır. Zengin besin değerine sahip olan soğanın su ile kaynatılarak veya rendelenerek elde edilen suyu birçok hastalığa karşı şifa oluyor.
İşte soğan suyunun faydaları:
* Kış aylarında bol bol tüketilmesi soğuk algınlığı, öksürük, bronşit, boğaz ağrısı gibi hastalıklara karşı korumakla beraber, bu hastalıkların iyileşmesine de yardımcı olur. Balgam söktürücü özelliğine de sahiptir. Bal ile karıştırılarak da içilebilir.
* Soğan suyunda bulunan bileşenlerin bronşital astım krizlerine de faydalı olduğu gözlemlenmiştir.
* Bağışıklık sistemi, sindirim sistemi ve kalbin güçlenmesine yardımcı olur.
* Kanser (kolon, böbrek, gırtlak, göğüs, prostat, yumurtalık kanserleri), kalp ve damar hastalıkları, kemik erimesi gibi hastalıklara karşı koruyucudur. Vücuttaki tümörlerin büyümesine de engel olur.
* Kan pıhtılaşmasını düzenler, kansızlığa karşı da etkilidir.
* Kan şekeri ve tansiyonun düşmesine yardımcı olur.
* Damar tıkanıklıkları ve dolaşım bozukluklarını giderir.
* Bağırsakları çalıştırır ve temizler. Vücutta toplanan ödemin atılmasını sağlar.
* İştah açıcı özelliğe sahiptir...
9 Aralık 2013 Pazartesi
Çocuklarımıza yaptığımız en büyük kötülük!
Ordu Özel Sahil Koleji'nde düzenlenen 'Aile İçi iletişim, Çocuk Başarısında Anne-Baba Etkisi ve Rolü' konulu seminerde Fatih Üniversitesi Öğretim Görevlisi Eğitimci-Yazar Efkan Yeşildağ, ailelelere önemli mesajlar verdi. Seminere çok sayıda veli katıldı.
Efkan Yeşildağ, çocuk yetiştirme konusunda yapılan yanlışlar ile ilgili olarak, "Rahatına çok düşkün bir nesil yetiştiriyoruz. Kendimiz aç açık kalıyor, ancak çocuklarımızı aç açık bırakmıyoruz. Belli bir yaşa gelmiş olmasına rağmen yatağını, odasını anne topluyor, yemeği, ütüyü, çamaşırı anne yapıyor, hatta çocuğum aman yorulmasın diye ödevlerini bile anne yapıyor. Bu şekilde yetişmiş olan nesiller yarın evlendiklerinde bekliyor ki yine birileri bu işleri yapsın. Karşı tarafa hadi beni mutlu et diyor. Karşı tarafın kendisini mutlu etmesini bekliyor. Daha sonra 'geçinemedik ayrılmak istiyoruz' diyorlar. Çocuklarımıza iyilik değil kötülük yapıyoruz. Çocuklarımızla rahatı değil hayatı paylaşmalıyız. Ailecek yaşadığımız sıkıntıları çocuklarımızla uygun bir dille paylaşmalıyız. Hep hatasız çocuk bekliyoruz. Kendimizin hatalarını görmüyoruz. Hata yapmak kötü bir şey değildir. Çocuklarımız hata yapma korkusu ile iş yapamaz oluyorlar. Hata yapmayan değil hatasından dersler çıkaran çocuklar yetiştirmeliyiz. Çocuğun, kendi problemlerini kendisinin çözmesi sağlanmalı." dedi.
"AKSİ HALDE ÇOCUĞUNUZ HİÇBİR ZAMAN SEVGİYE DOYMAYACAK"
Aile içerisindeki bireylerin rolünü de tanımlayan Yeşildağ, annenin görevinin sevgi ve şefkat olduğunu, babanın ise ailede otoriter ve güçlü olması gerektiğini söyledi. Çocukların kendilerine özgüven duyması ve sorumluk sahibi olması için ebeveynlerin onlara güvenmesi ve sürekli sorumluk vermesi gerektiği söyledi. Özellikle annelerin çocuklarına mutlaka sevdiğini söylemesi gerektiğini ve bunu karşılıklı değil içgüdüsel olarak çocuğuna hissettirmesi gerektiğini belirten Efkan Yeşildağ, "Aksi halde çocuğunuz hiçbir zaman sevgiye doymayacak ve ömrü boyunca etrafındaki bireylerde bunu arayacak. Aradığını bulamayınca da bunalıma girmeye mahkum kalacak."...
4 Aralık 2013 Çarşamba
İş ve özel hayattaki sıkıntılar, panikatağı tetikliyor
Türkiye’de her 100 kişiden dördünde görülen panik atak hastalığı, toplum genelinde giderek yaygınlaşıyor.
Özellikle iş hayatındaki zorlayıcı çalışma ortamı ve özel hayatta karşılaşılan sıkıntılar, panikataklarını iki kat artırıyor. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Kürşat Altınbaş, çevre faktörlerinin, sıkıntılı çalışma ortamlarının ve travmatik sebeplerin, hastalığın ortaya çıkmasına ya da şiddetlenmesine yol açabileceğine dikkat çekiyor. Panikatağın kadınlarda erkeklere oranla iki kat fazla görüldüğünü, en önemli belirtilerinin kalp çarpıntıları, terleme ve nefes darlığı olduğunu aktaran Kürşat Altınbaş, şu bilgileri dile getiriyor: “Aslında halk arasında panikatak olarak bilinse de hastalığın doğru adı panik bozukluğu. Panik atakları, hastalığın belirtilerinden bir tanesi. Tekrarlayan panik ataklarına eşlik eden, ‘Ataklar bir daha olur mu?’ kaygısı, biz ona beklenti kaygısı diyoruz ve bazen buna eşlik eden kaçınmalar, hastalığın bütününü oluşturuyor. Hastalık belirtisi daha çok kalple ilgili; kalp çarpıntısı, terleme, ölüm korkusu yaşama, kaygılar, solunum sistemiyle ilgili nefes darlığı, nefes alamama gibi belirtiler. Mide bağırsak sisteminin etkileri, bazen düşünsel belirtilerin eşlik ettiği bir tablo aslında. Panik bozukluğunun tek bir nedeni yok ama bizim biyopsikososyal model dediğimiz biyolojik, psikolojik ve sosyal çevresel etkenlerin bütünüyle ortaya çıkan bir hastalık, panik bozukluğu...
2 Aralık 2013 Pazartesi
Fazla çalışmak zekâ geriliğine yol açıyor
American Journal of Epidemology dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre haftada 40 saatin üzerinde çalışan ve bunu sürekli yapanların zekâsı zamanla geriliyor.
Araştırmanın sonuçlarına göre sürekli olarak haftada 40 saatten fazla çalışmak, verimliliği artırmadığı ve kariyer için de faydalı olmadığı gibi çalışanın hasta olmasını kolaylaştırıyor.
Araştırmada özellikle eğitim düzeyi yüksek olan kişilerin meslekte aşırı mesai yapma eğilimi gösterdiği ve bu sayede oluşan stresi ise yemek ve alkol ile gidermeye çalıştığı, daha az uyuduğu ve bunun sonucunda da hata yapmaya daha açık hale geldiği kaydedildi.
Başka bir araştırmada ise haftada 40 saat çalışan ekiplerin haftada 80 saat büroda kalan ekipler kadar üretim yaptığı saptandı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)