Popüler Yayınlar
23 Aralık 2011 Cuma
Mutluluk Masalı
Elinde kırba, belinde heybe… İnce mi ince... Tek gözlü, tekerlek yüzlü bir garip âdemoğlu… İşi gücü, şehir şehir bütün diyarları gezmek... Vardığı her yerde masallar, hikâyeler anlatıp karnını doyuracak akçeyi çıkarmak... Adam dedikse hani öyle bildik adamlardan değil. Kel, köse bodur, paytak, koca kafalı, kepçe kulak... Bir acûbe-i hilkat! Ama yüreğinde öyle bir endam varmış ki, kalp gözüyle görebilen haşmetine hayran kalırmış. Anlattığı her bir kıssanın sonunda ruhundaki bu güzellikten hisse bırakırmış. Tabii nasiplilere.
Seyyahın adı Ali… Kel Ali, Topal Ali, Kör Ali Kabak Ali… On bir isimle müsemma, koca karının gülü garip Ali. Anası, babası ufakken pek insan içine çıkartmamışlar bunu. Zaten mahallenin haylaz çocukları da her gün ayrı bir kusurunu yüzüne vurup gözyaşları içinde eve yollarlarmış. O da kızgınlığından avluya bile çıkmaz, evde saatlerce kitap okurmuş. Büyümüş, serpilmiş bir gün anasının karşınına dikilip “Ana beni ever!” demiş. Koca karı şaşkınlığından elindeki testiyi yere düşürmüş. Üzülmüş, diyecek söz bulamamış. “Nasip oğul, Allah’ın nasip edeceğini kul hesap edemez.” demekle yetinmiş. Ama buruşuk yanaklarından süzülen damlaları da gizleyememiş.
O günden sonra köyde üç beş kapı dolaşmışlar. Kimi alay etmiş, kimi kapıyı yüzlerine çarpmış. En insaflısı olan imamın kızı bile edebinden hiç konuşmamış ama anasının eline bir ayna tutuşturup Ali’ye yollamaktan da geri kalmamış. Ali üzülmüş, gücenmiş, köyde dedikodular da almış başını yürümüş. Bir gece teheccüt vakti, olanca ekmek kurusunu heybesine tıkıp, babasının ihtiyar huysuz katırını da aldığı gibi yollara düşmüş. Ondan sonra, ne bir daha köyüne uğramış ne de haber yollamış. Olan, Ali’nin garip anasına olmuş. Aylarca pencere camlarında çamurlu yolları gözlemiş.
Ali yıllarca bir şehirden ötekine, bir ülkeden beridekine dolaşıp durmuş. Gittiği her diyarda yeni şeyler öğrenip meselcilikte iyice usta olmuş. Günlerden bir gün büyük şehirlerden birinde, kendini telaşlı bir kargaşanın tam ortasında buluvermiş. Aksakallı, koca kavuklu adamlar, ellerinde kalın kitaplar, süslü hediyeler bulunduğu hâlde şehrin en büyük binasına doğru koşturuyorlarmış. Meraklanmış. Sormuş, soruşturmuş. O binanın şehzade köşkü olduğunu öğrenmiş. Bu şehirde her perşembe şehzadenin mutluluk günü ilan edilirmiş. Pay-i tahttaki koca sultan, tahtın tek varisi olan şehzadenin keyfini temin için, onu mutlu edenlere hazinesinin kapılarını açar, o da onları mutlu edermiş.
Fakat her şeyin kötüsüne bakmayı, kötü tarafını görmeyi âdet edinen, karamsar, tatminsiz ve hırçın şehzadeyi mutlu etmek, giderek daha da zor oluyormuş. Aşçılar her defasında daha lezzetli yemekler yapmak, terziler daha iyisini dikmek, soytarılar hiç denenmemiş numaralar bulmak zorunda kalıyormuş. Hele hikâyecilerin, masalcıların işleri... Onlarınki hepsinden zormuş. Küçüklüğünde hikâye dinlemeyi çok seven şehzade, büyüdüğünde o eski hikâyelerin tadını arar olmuş. Eğer hikâyeyi basit bulup başından sonunu tahmin eder ya da hikâye onun istediği gibi bitmezse, adamları bacaklarından bağlatıp köprüden aşağıya sarkıtır, bir gece böylece bekletirmiş.
Ali, meydanın bir köşesine postunu serip çevresine topladığı birkaç çocuğa renkli masalları anlatmaya başlamış. Çocukların heyecan ve neşesi etraftaki büyüklerin de ilgisini çekmiş. Kâh tek gözlü dev oluyormuş, kâh devi öldüren keloğlan. Hikâyenin en heyecanlı yerinde aniden kesip, “Akça verin; gökçe diyem!” demesiyle postun üstüne üç beş de bozukluk atılıvermiş. Masalı güzelce bitirip, doğruca aşhanenin yolunu tutmuş. Tam yemeğin ortasındayken iki tane muhafız şanğır şungur zırhlar içinde başına dikilmişler. “Şehzade seni istedi, ona masal anlatacaksın!” demişler. Bari yemeğim bitsin demiş, dinletememiş. İki koluna girdikleri gibi bizimkini sürüye sürüye köşke götürmüşler. Meğer o gün köşke hiç masalcı gitmemiş, şehzade de onu camdan görünce, “Tez getirin de maharetini görelim!” demiş. Şehzade muhafızların kollarının arasında yarım yamalak bir adam görünce hayâl kırıklığına uğramış. “Bunun kendine hayrı yok, bırakın gitsin.” demiş. Bu söz, Ali’nin ağırına gitmiş. “Belki güzel bir adam sayılmam ama masalcılıkta da üstüme tanımam!” diye çıkışmış. “Hem masal anlatmakla da kalmam. Sana mutluluk dersi de veririm.” demiş.
- İyi öyleyse başla da görelim.
- Yok, öyle kolay değil, şartlarım var.
- Neymiş şartların?
- Sana masal arasında soru soracağım eğer bilirsen devam ederim, yok bilemezsen benim istediğim bir şeyi yapacaksın. Öyle devam ederim. İsteğim yerine gelmezse de şu kapıdan serbestçe giderim.
- Şehzade, Ali’nin isteğini kabul etmiş. Ali de masalını ağır ağır anlatmaya başlamış. Aradan zaman geçmiş. Masal öyle heyecanlanmış ki şehzade hayretinden dudaklarını dişliyormuş. Çocukluğunda bile böyle heyecanlı masal dinlememişmiş. Ali tam heyecanın ortasında masalı kesmiş. Şehzade öfkeyle bağırmış:
- Niye durdun devam etsene!
Ali, “Sorum var.” demiş ve şehzadeye: “En rahat döşek hangisidir?” Şehzade duraklamış, böyle basit bir soru beklemiyormuş. Gülerek, “Kuş tüyü döşek!” diye cevaplamış. Ali, “Bilemedin.” demiş. “En rahat döşek, yorgunken yattığın döşektir.” ve devam etmiş, “Bu gece hasırda yatacaksın, yoksa anlatmam.” Şehzade bu isteği kabul etmiş, o da anlatmaya devam etmiş. Akşam namazından sonra anlatmayı ikinci defa kesmiş ve sormuş:
- En güzel yemek hangisidir?
Şehzade bildiği tüm saray yemeklerini tek tek saymış ama cevabı bilememiş. Ali, “Açken yediğin yemektir.” demiş ve bilemediği için isteğini söylemiş: “Yarın sahursuz oruç tutacaksın, iftarda da sana yalnızca katıksız ekmekle su verilecek.”. Şehzade bunu da kabul etmiş. “Yeter ki masala devam et.” diyormuş.
İlerleyen saatlerde masal da devam ediyormuş sorular da:
- En güzel içecek?
- Susuzken içtiğin…
- En güzel giyecek?
- Çıplakken giydiğin…
- En iyi dost?
- Dostsuz gününde yanında olan…
Bilemediği her bir soruda Ali’nin şehzadeden huzur bozacak yeni istekleri oluyormuş. O da yeter ki masal devam etsin, ben sonra intikamımı alırım diyerek bunları sineye çekiyormuş. Masal ne bitiyormuş ne de heyecanından bir şey eksiliyormuş. Ali’nin istekleri de giderek ağırlaşmaya başlamış. Artık kuyudan suyu o getirecek, odunları o taşıyacak çıplak ayak dolaşıp banyosunu soğuk suyla yapacakmış. Hizmetçilerin de hepsini izne göndermiş. Bundan böyle her işi kendi yapacakmış. İkinci günün akşamı, verdiği sözlerin zahmeti kendini hissettirir olmuş. İyice keyfi kaçmış ama masal da en tatlı yerine gelmiş. Tam düğüm noktasında Ali masalı bir daha kesip “Mutlu insan kimdir?”diye sormuş. Şehzade sinirlenmiş. “Eğer ben bunu biliyor olsaydım zaten mutlu olurdum. Ne biçim soru bu?” diye çıkışmış. Ali anlatmayı durdurmuş “Cevap vereceksen ver, yoksa isteğimi söyleyeceğim.” demiş.
- Bilemedim haydi sen söyle.
- En mutlu insan, yitiğini bulan insandır.
- Peki, isteğin nedir?
- Masal bitene kadar şehzade ben olacağım, sonra istersen beni kes.
- Bre adam sen delirdin mi, bu ne demektir?
- Madem öyle, senin masal dinlemeye gönlün yok. Sal beni de gideyim.
- Masal bitene kadar ama değil mi?
- Evet, bitene kadar…
Şehrin kadısını çağırmışlar, huzurunda bir ahitnâme imzalamışlar. Masal bitene kadar sancağın şehzadesi Ali olmuş. Ahitnâmenin ardından şehzade sancak mührünü Ali’ye teslim etmiş. Etmiş ama şehzadenin asıl çileli günleri bundan sonra başlamış. Günler geçmiş, haftalar geçmiş ama masal bir türlü bitmiyormuş. Bitmediği yetmezmiş gibi hem köşkün işlerini yapıyor hem de Ali’ye hizmet ediyormuş. Şehzade perişan olmuş, açlıktan, yorgunluktan bitap düşmüş. Bu masal ne zaman bitecek diye düşünürken Ali bir akşam yemeğinde şehzadeyi yanına çağırıp ona kızarmış tavuk ikram etmiş. Sonra “Güzel miydi?” diye sormuş. Şehzade, “Hayatımda yediğim en lezzetli yemekti.” demiş. Ardından tekrar döşeğini, elbiselerini, mallarını bir bir geri vermiş. Hizmetçileri de geri çağırmış. Her defasında öyle mutlu oluyormuş ki âdeta dünyanın en mutlu insanı benim diye sokaklarda koşası geliyormuş. Sıra gelmiş şehzadeye sancak mührünü geri vermeye. Şehzade mührü geri alınca öyle rahatlamış, öyle mutlu olmuş ki ömründe böyle ferahlık duymamış. Zaten olanlar babasının kulağına gidecek diye de günlerdir titrer dururmuş.
Ali, Şehzadeye, “Nasıl Şehzadem mutlu oldunuz mu?” diye sormuş. Şehzade çok mutluymuş ama neden daha önce bu mutluluğu hissedemediğini merak etmiş. Ali’ye sormuş. Ali de, “Şehzadem dünyada her şey zıddıyla bilinir. Aç olmayan tokluğun, hasta olmayan sıhhatin lezzetinden mahrum kalır. Siz mutluluğu tatmak istediniz ama gerçek mutsuzluğu hiç tatmadığınızdan mutluluğu hissedemediniz. Önce sizi mutsuz etmek gerekiyordu. Şu Kadir Mevlamın işine bakın ki zıtları birbirinin içinde gizlemiş.” demiş.
Bu sözün ardından masalı bitirip gitmesi gerekiyormuş ama öyle yapmamış. Masal bitti demiş sonra kapıya yönelmiş. Masalın sonunda kahramanın evlenip mutlu bir yuva kurması bekleniyormuş ama tamamlamamış. Şehzade ısrar edince gerçek meydana çıkmış. Aslında Ali’nin çok da masal bildiği yokmuş. Köyden tanıdıkların kimine peri, kimine cadı deyip kendi hayatını masal kılığına sokuyormuş. Kahramanı da hep kendisi oluyormuş. Evlenemeyen kahraman da kendisiymiş. Şehzade, Ali’nin derdini anlamış, çevre köylere tellal gönderip, Ali’yle evlenip onu mutlu edecek geline eşi benzeri görülmemiş elmas takılı bir gerdanlık vereceğini ilan ettirmiş. Ama gelin Ali’yi nasıl mutlu edeceğini önce şehzadeye anlatmalıymış. İmamın kızı da dahil pek çok kişi gerdanlık hevesiyle sıraya girmişler. Ama şehzadenin gözü hiçbirini tutmamış. Ta ki kocasından boşanmış, üç çocuklu, dul bir kadın gelene kadar… Ali’ye bu kadını layık görmüş. Fakat Ali seçimden memnun olmayarak, neden bu adayı seçtiğini sitemkâr bir ifadeyle sormuş. Haftalardır mutluluğun dersini alan şehzadenin cevabı güzelmiş:
- Diğerlerinin hepsi gerdanlık hevesi geçince neden daha iyi bir kocaya varmadım diye pişman olup senin kıymetini bilemeyeceklerdi ama bu dul kadın, kötü koca ne demek iyi bildiği için senin gibi iyi yürekli ve akıllı bir adamı başının üzerinde taşır, demiş.
Şehzade Ali’ye şaşalı bir düğün tertiplemiş. Bir sürü de hediye vermiş. Sultan olunca da onu sarayına getirtip kendine akıl hocası yapmış. Bu adam neci diye soranlara da: “O benim dostsuz günümde bana dost olandı” dermiş.
22 Aralık 2011 Perşembe
Dinlerin İstanbul'daki Uyumu
Bu çok geniş konuyu, bir makaleye sığdırmanın zorluğu açıktır. Kitapların konusu olacak kadar, geniş ve derin bir alan.
Ama çok genel bir bakışla, tarihten edindiğimiz bilgileri ve yetmiş yıla uzanan kendi hayatımdan gözlemlerimi özetlemeye çalışayım. Bence, birkaç medeniyete sahnelik etmiş bulunan bu 2700 yıllık fiziksel yerleşimin içindeki sosyal hayatı, ancak birkaç döneme ayırarak incelemek gerekir. Çünkü 2700 yıl, homojen bir ortamda geçmemiştir.
1) Hıristiyanlık Öncesi Dönemi
Büyük Constantin'in imparatorluğunu ikiye ayırarak doğu merkezini burada kurmasından sonra, kendisinin de Hristiyanlığı kabul etmesiyle, ortaya ilk defa olmak üzere, bir dinler ve inançlar ikilemi çıkmış oldu. Kendinden önce, pagan inançlar egemen olduğundan, bir ikilik sözkonusu değildi. Fakat Hristiyanlığın öne çıkmasıyla, ilk kez iki ayrı dünya bir araya gelmiş oldu. imparatorluğun kendisinin bile ancak uzun tereddütler geçirdikten sonra Hristiyanlığı kabul etmiş olması, halka da yansıyor. Toplum hangi yöne döneceğini bilemiyordu. Döneme ait bütün klasik kaynaklar, Hristiyanlıkla Putperestliğin tuhaftır ki uyum içinde yani fazla çatışmadan epey süre paralel gittiğini gösteriyor. Şehirde bir yandan kliseler yapılırken, öte yandan eski mabetler de, hem fiziksel varlığını devam ettiriyorlardı, hem de halkın inançlarında gündelik eski alışkanlıklar ve töreler, olduğu gibi devam ediyordu. Bu durumun en açık ve kesin delili olarak, bugünkü Topkapı Sarayı'nın topraklarında yer almış olan ilk akropolün varlığını uzun süre korumuş olması gösterilebilir. Akropol hemen yıktırılmamıştır. İkinci delil olarak, önemli meydanlardaki imparator heykelleri ve hipodrom ile Meşe Caddesi üzerindeki diğer anıtlar ve sembolik dikitler gösterilebilir. Kayzerleri başlarında ışınlarıyla tanrı kral hüviyetleri içerisinde gösteren heykellerde de Hıristiyanlık bir değişiklik yapmamıştı. Antik tapınaklardan getirilmiş daha birçok sembol, hipodromu ve forumları süslemeye devam etti. Üçüncü faktör, halkın gelenekleri ve törenlerinde gözüküyordu. Yıllık takvimdeki putperest tarihler, törenlerle, şenliklerle, oruçlarla daha uzun süre kutlandı.
2) Hıristiyanlık Dönemi
Fethe kadar sürmüş bulunan bin yıllık zaman parçası ise Bizans'ın başkentinde hoşgörüyü ve dinlerin barışık yaşamasını bütünü ile kaldırdı. Özellikle tasvir-kırıcılık "İkona klazm" devrinde Suriye kökenli bir taassup hareketi, Hıristiyanlık içerisinde de sert ve yeni bir yorumla, sayısız tahribatla gerçekleştirildi. Ortodoksluğun kendi içinde çelişkili akımların bütün başkenti kapladığı bu dönemlerin sonuna doğru, özellikle Bizans'ın ekonomik gücünün zayıfladığı ve ticaretin katolik İtalyan kolonilerinin eline geçtiği, son dönemlerde bir beraberlik ve hoşgörü devrinin başladığı düşünülebilir. Nitekim tarihi yarımada gibi çok dar bir coğrafya parçasını birbirine bitişik küçük semtler halinde, Ortodokslar, katolikler ve museviler kullanmaktaydılar. Yarımadanın karşısı olan Galata yerleşimi bütünü ile katoliklerin elinde idi. Fakat bu dönemlerin de tek düze ve uyum içerisinde geçtiği söylenemez. Yoksullaşmış Bizansların, refah içindeki İtalyan mahallelerine saldırarak bir gece çok sayıda insan öldürmeleri, bir kaç yıl sonra buna cevap olarak 4 Haçlı Seferinin Kudüs yerine Constantinopole'ye yönelmesi ve 60 yıl süren bir vahşet dönemi hesaba katılacak olursa, Bizans'ın çöküntü döneminde, yani 12. ve 13. yüzyılda bu diyarda dinlerin ve mezheplerin uyumundan bahsedilemeyeceği anlaşılır.
3) Fatih'le açılan ve 19. yy'a kadar süren klasik Osmanlı dönemi
Teslim olmayı reddeden kentler, Ortaçağ'da her yerde uygulanması adet olan "3 günlük yağma" şartları bir yana bırakılacak olursa, Fatih Sultan Mehmed'in yeni payitahtında egemenliğini kurması ile başlayan yılların, tarihte bütün dünyaya örnek olacak şekilde bir barış ve hoşgörü ve uyum devri açtığı rahatlıkla söylenebilir. Bu anlayışta, kültürden ve medeniyetten çok ticaretin ve siyasetin rol oynadığı söylenebilir. Bu faktörlere örnek olarak, kuşatma sırasında Osmanlı ordusunu kollamış olan Galata kolonisine, fetihten sonra özel ve ayrıcalıklı bir statünün tanınmış olması gösterilebilir. Bu siyasi bir tavırdı. Ticari yanı da vardı. Fatih öncelik olarak harap şehrin imarı ve ekonomik canlanmasını amaçlıyordu ve Galata Cenevizlileri, ticaret yoluyla bu imkana sahiptiler. Aynı şekilde Bizans Ortadoskluğuna Fatih'in tanıdığı ayrıcalıklar ve sağladığı korumacılıkta hiç şüphesiz Osmanlı dönemine üst-üste haçlı seferleri düzenlemiş bulunan katolik dünyaya karşı, Fatih'in Rum nüfusu kendisine bağlama politikası başrolü oynuyordu. Ama dünyada hayat, her zaman bir bütün olmuştur ve çeşitli faktörlerden oluşmuştur. Hiçbir medeniyette ve devlet gücünde, insan yaşamı tek faktörle yön almamıştır. Sonuçta çeşitli dinlere ve ırklara mensup insanların, Osmanlı düzeni içinde kendi inançlarını, dillerini ve geleneklerini, çok renkli bir mozeik gibi sürdürebildikleri, açık ve kesin bir tarihsel gerçektir. Bu tarihsel kumaşın, her dönemde aynı renkleri ve tonları sürdürmemiş olduğunu belirtmem gerekiyor. Özellikle Türkiyede yeni bir takım akımların 19.yy'ın kozmopolitliğini ve Batının ekonomik egemenliğini geri getirme gibi tuhaf bir takım özlemlerinin bu konuda fazla gürültü çıkarması dolayısıyla nice devlet yalılarını rahatsız ettiklerini belirten ve bunların bir kısmını söktürülmesine ait uygulamalara da rastlanır.
4) 19. Yüzyıl
Özelikle Kırım Savaşı ile açılan yeni dönem. Bilindiği gibi Osmanlı devletine ve ekonomisine, dolasıyla da sosyal hayatına bambaşka bir ortam getirdi. Üretimde ve ticarette inisyatif yabancı tüccarlara ve onların uzantısı olan azınlıklara ve lövantenlere geçerken dinlerin ortak yaşamı tablosunda da belirgin değişimler görüldü. Yeni kiliseler, havralar ve sinagoglar yapımı için izinler çıktığı gibi, Beşiktaş'taki bir örnekte görüldüğü üzere, Padişah finansmanları da başladı. Osmanlıda devlet gücü zayıfladıkça ve müslüman kesimde gerilemeler kaydedildikçe, dinler uyumunda da eşit ve dengeli bir gidişten çok, Batılı egemen güçlerin etkisiyle "patolojik" denebilecek olaylar yaşamaya başladı. Bu alanlardaki yüzlerce örnekten, burada sadece bir tanesini anayım: Adaları ziyaret eden katolik bir rahip, bir rum kilisesinde Yunan kralının resminin asılı olduğunu görünce hayretlere düşer ve dünyanın hiçbir devletinde komşu ( ve o zaman düşman ) bir devlet reisinin portresine izin verileyemeyeceğini, açık açık belirtir. Aynı şekilde, sokaklardaki gürültülü geçit resimleri gibi törenlere de, bir çok katolik ve Ortodoks dünyasında, karşıt inançlar bakımından böylesine serbestçe imkan tanınmadığını da ekler. Bu örneklerle demek istediğim, Osmanlı İstanbulu'nun son dönemlerdeki bu renk zenginliğinin sağlıklı olmadığıdır ve hiç değilse, o dönemlerdeki dış örneklere göre normal sayılmadığıdır.
5) Cumhuriyet İstanbul'u
Bilindiği gibi işgal yılları, dinsel uyum bakımından da güzel ve onaylanacak bir ortam getirmedi. Aksine bir çok düşmanlık tohumunu attı. Özellikle Rum Patrikhanesi'nin açık uygulamaları bu doğrultudadır. Fakat Anadolu zaferinden sonra Cumhuriyet hükümetleri hiç değilse 15-20 yıl süreyle, bütün yurtta olduğu gibi, İstanbul'da da bir barış ortamını egemen kıldılar. Biz, o yılların çocuklarıyız. Herkesin ibadetini özgürce yapabildiği, toplumun her kesiminin barış içinde yaşayabildiği, tek dönem uzun tarih boyunca, o 15-20 yıl içindedir demek, mübalağa sayılmaz. Biz Beşiktaş — Yıldız'ın aileleri, paskalya günlerinde tüm komşularımızdan, armağan alarak renkli yumurtalar, Ermeni komşularımızdan topik ve çiroz, Musevi komşularımızdan hamursuzlar almış ve kendi bayramlarımızda onlara tatlılar ve şekerler göndermiş insanlarız. Bu ortamı, dünyanın ve yurdun büyük olayları epeyce değiştirdi. II. Cihan Savaşı'nın sınırlarımıza kadar yığdığı tehlikeler, dış etkiler, dış baskılar, politik tablodaki büyük değişimler bu dönemi başlattı.
YAĞMUR DERGİSİ
Ama çok genel bir bakışla, tarihten edindiğimiz bilgileri ve yetmiş yıla uzanan kendi hayatımdan gözlemlerimi özetlemeye çalışayım. Bence, birkaç medeniyete sahnelik etmiş bulunan bu 2700 yıllık fiziksel yerleşimin içindeki sosyal hayatı, ancak birkaç döneme ayırarak incelemek gerekir. Çünkü 2700 yıl, homojen bir ortamda geçmemiştir.
1) Hıristiyanlık Öncesi Dönemi
Büyük Constantin'in imparatorluğunu ikiye ayırarak doğu merkezini burada kurmasından sonra, kendisinin de Hristiyanlığı kabul etmesiyle, ortaya ilk defa olmak üzere, bir dinler ve inançlar ikilemi çıkmış oldu. Kendinden önce, pagan inançlar egemen olduğundan, bir ikilik sözkonusu değildi. Fakat Hristiyanlığın öne çıkmasıyla, ilk kez iki ayrı dünya bir araya gelmiş oldu. imparatorluğun kendisinin bile ancak uzun tereddütler geçirdikten sonra Hristiyanlığı kabul etmiş olması, halka da yansıyor. Toplum hangi yöne döneceğini bilemiyordu. Döneme ait bütün klasik kaynaklar, Hristiyanlıkla Putperestliğin tuhaftır ki uyum içinde yani fazla çatışmadan epey süre paralel gittiğini gösteriyor. Şehirde bir yandan kliseler yapılırken, öte yandan eski mabetler de, hem fiziksel varlığını devam ettiriyorlardı, hem de halkın inançlarında gündelik eski alışkanlıklar ve töreler, olduğu gibi devam ediyordu. Bu durumun en açık ve kesin delili olarak, bugünkü Topkapı Sarayı'nın topraklarında yer almış olan ilk akropolün varlığını uzun süre korumuş olması gösterilebilir. Akropol hemen yıktırılmamıştır. İkinci delil olarak, önemli meydanlardaki imparator heykelleri ve hipodrom ile Meşe Caddesi üzerindeki diğer anıtlar ve sembolik dikitler gösterilebilir. Kayzerleri başlarında ışınlarıyla tanrı kral hüviyetleri içerisinde gösteren heykellerde de Hıristiyanlık bir değişiklik yapmamıştı. Antik tapınaklardan getirilmiş daha birçok sembol, hipodromu ve forumları süslemeye devam etti. Üçüncü faktör, halkın gelenekleri ve törenlerinde gözüküyordu. Yıllık takvimdeki putperest tarihler, törenlerle, şenliklerle, oruçlarla daha uzun süre kutlandı.
2) Hıristiyanlık Dönemi
Fethe kadar sürmüş bulunan bin yıllık zaman parçası ise Bizans'ın başkentinde hoşgörüyü ve dinlerin barışık yaşamasını bütünü ile kaldırdı. Özellikle tasvir-kırıcılık "İkona klazm" devrinde Suriye kökenli bir taassup hareketi, Hıristiyanlık içerisinde de sert ve yeni bir yorumla, sayısız tahribatla gerçekleştirildi. Ortodoksluğun kendi içinde çelişkili akımların bütün başkenti kapladığı bu dönemlerin sonuna doğru, özellikle Bizans'ın ekonomik gücünün zayıfladığı ve ticaretin katolik İtalyan kolonilerinin eline geçtiği, son dönemlerde bir beraberlik ve hoşgörü devrinin başladığı düşünülebilir. Nitekim tarihi yarımada gibi çok dar bir coğrafya parçasını birbirine bitişik küçük semtler halinde, Ortodokslar, katolikler ve museviler kullanmaktaydılar. Yarımadanın karşısı olan Galata yerleşimi bütünü ile katoliklerin elinde idi. Fakat bu dönemlerin de tek düze ve uyum içerisinde geçtiği söylenemez. Yoksullaşmış Bizansların, refah içindeki İtalyan mahallelerine saldırarak bir gece çok sayıda insan öldürmeleri, bir kaç yıl sonra buna cevap olarak 4 Haçlı Seferinin Kudüs yerine Constantinopole'ye yönelmesi ve 60 yıl süren bir vahşet dönemi hesaba katılacak olursa, Bizans'ın çöküntü döneminde, yani 12. ve 13. yüzyılda bu diyarda dinlerin ve mezheplerin uyumundan bahsedilemeyeceği anlaşılır.
3) Fatih'le açılan ve 19. yy'a kadar süren klasik Osmanlı dönemi
Teslim olmayı reddeden kentler, Ortaçağ'da her yerde uygulanması adet olan "3 günlük yağma" şartları bir yana bırakılacak olursa, Fatih Sultan Mehmed'in yeni payitahtında egemenliğini kurması ile başlayan yılların, tarihte bütün dünyaya örnek olacak şekilde bir barış ve hoşgörü ve uyum devri açtığı rahatlıkla söylenebilir. Bu anlayışta, kültürden ve medeniyetten çok ticaretin ve siyasetin rol oynadığı söylenebilir. Bu faktörlere örnek olarak, kuşatma sırasında Osmanlı ordusunu kollamış olan Galata kolonisine, fetihten sonra özel ve ayrıcalıklı bir statünün tanınmış olması gösterilebilir. Bu siyasi bir tavırdı. Ticari yanı da vardı. Fatih öncelik olarak harap şehrin imarı ve ekonomik canlanmasını amaçlıyordu ve Galata Cenevizlileri, ticaret yoluyla bu imkana sahiptiler. Aynı şekilde Bizans Ortadoskluğuna Fatih'in tanıdığı ayrıcalıklar ve sağladığı korumacılıkta hiç şüphesiz Osmanlı dönemine üst-üste haçlı seferleri düzenlemiş bulunan katolik dünyaya karşı, Fatih'in Rum nüfusu kendisine bağlama politikası başrolü oynuyordu. Ama dünyada hayat, her zaman bir bütün olmuştur ve çeşitli faktörlerden oluşmuştur. Hiçbir medeniyette ve devlet gücünde, insan yaşamı tek faktörle yön almamıştır. Sonuçta çeşitli dinlere ve ırklara mensup insanların, Osmanlı düzeni içinde kendi inançlarını, dillerini ve geleneklerini, çok renkli bir mozeik gibi sürdürebildikleri, açık ve kesin bir tarihsel gerçektir. Bu tarihsel kumaşın, her dönemde aynı renkleri ve tonları sürdürmemiş olduğunu belirtmem gerekiyor. Özellikle Türkiyede yeni bir takım akımların 19.yy'ın kozmopolitliğini ve Batının ekonomik egemenliğini geri getirme gibi tuhaf bir takım özlemlerinin bu konuda fazla gürültü çıkarması dolayısıyla nice devlet yalılarını rahatsız ettiklerini belirten ve bunların bir kısmını söktürülmesine ait uygulamalara da rastlanır.
4) 19. Yüzyıl
Özelikle Kırım Savaşı ile açılan yeni dönem. Bilindiği gibi Osmanlı devletine ve ekonomisine, dolasıyla da sosyal hayatına bambaşka bir ortam getirdi. Üretimde ve ticarette inisyatif yabancı tüccarlara ve onların uzantısı olan azınlıklara ve lövantenlere geçerken dinlerin ortak yaşamı tablosunda da belirgin değişimler görüldü. Yeni kiliseler, havralar ve sinagoglar yapımı için izinler çıktığı gibi, Beşiktaş'taki bir örnekte görüldüğü üzere, Padişah finansmanları da başladı. Osmanlıda devlet gücü zayıfladıkça ve müslüman kesimde gerilemeler kaydedildikçe, dinler uyumunda da eşit ve dengeli bir gidişten çok, Batılı egemen güçlerin etkisiyle "patolojik" denebilecek olaylar yaşamaya başladı. Bu alanlardaki yüzlerce örnekten, burada sadece bir tanesini anayım: Adaları ziyaret eden katolik bir rahip, bir rum kilisesinde Yunan kralının resminin asılı olduğunu görünce hayretlere düşer ve dünyanın hiçbir devletinde komşu ( ve o zaman düşman ) bir devlet reisinin portresine izin verileyemeyeceğini, açık açık belirtir. Aynı şekilde, sokaklardaki gürültülü geçit resimleri gibi törenlere de, bir çok katolik ve Ortodoks dünyasında, karşıt inançlar bakımından böylesine serbestçe imkan tanınmadığını da ekler. Bu örneklerle demek istediğim, Osmanlı İstanbulu'nun son dönemlerdeki bu renk zenginliğinin sağlıklı olmadığıdır ve hiç değilse, o dönemlerdeki dış örneklere göre normal sayılmadığıdır.
5) Cumhuriyet İstanbul'u
Bilindiği gibi işgal yılları, dinsel uyum bakımından da güzel ve onaylanacak bir ortam getirmedi. Aksine bir çok düşmanlık tohumunu attı. Özellikle Rum Patrikhanesi'nin açık uygulamaları bu doğrultudadır. Fakat Anadolu zaferinden sonra Cumhuriyet hükümetleri hiç değilse 15-20 yıl süreyle, bütün yurtta olduğu gibi, İstanbul'da da bir barış ortamını egemen kıldılar. Biz, o yılların çocuklarıyız. Herkesin ibadetini özgürce yapabildiği, toplumun her kesiminin barış içinde yaşayabildiği, tek dönem uzun tarih boyunca, o 15-20 yıl içindedir demek, mübalağa sayılmaz. Biz Beşiktaş — Yıldız'ın aileleri, paskalya günlerinde tüm komşularımızdan, armağan alarak renkli yumurtalar, Ermeni komşularımızdan topik ve çiroz, Musevi komşularımızdan hamursuzlar almış ve kendi bayramlarımızda onlara tatlılar ve şekerler göndermiş insanlarız. Bu ortamı, dünyanın ve yurdun büyük olayları epeyce değiştirdi. II. Cihan Savaşı'nın sınırlarımıza kadar yığdığı tehlikeler, dış etkiler, dış baskılar, politik tablodaki büyük değişimler bu dönemi başlattı.
YAĞMUR DERGİSİ
20 Aralık 2011 Salı
Rubâiler
Cennet gibi yurdum ne güzel illeri var
Bülbülleri kıskandıracak gülleri var
Aşk ehline vuslat hele Hak yolcusunun
Gönlünde tüten bir nice menzilleri var
---
Ölmüş gibisin vuslata doymuşsan eğer
Boş geçti ömür devrana uymuşsan eğer
Her gün yeniden sev ki ömür tazelesin
Ruhunda tüten aşkını duymuşsan eğer
---
Ahlar dolacak kalbime hülyam yanacak
Hakk vasf edecek bir nice ilham yanacak
Hep Hakk’ı ararken geçecek günlerimiz
Allah’a esir olmasa vicdan yanacak
---
Dünyaya ümitler verecekler gelsin
Hak isteyecekler çok bilecekler gelsin
Kalplerdeki bitmez sızı dinsin artık
Çok ağlayacak var gülecekler gelsin
---
Uykundan uyan bak geçenin son demidir
Düşlerde yatan gündüzün gölgesidir
Son hızla gider baksana engin denize
Dalmış yolalan dönmeyecek bir gemidir
---
Hiç gönle huzur sunmadı döndükçe felek;
Ömründe de mes’ut yaşayan olmadı pek!
Ancak umuyor yepyeni bir tat bu gönül,
Rabbim seni sevmek, seni sevmek, seni tek
Ahmet Metin ŞAHİN
Bülbülleri kıskandıracak gülleri var
Aşk ehline vuslat hele Hak yolcusunun
Gönlünde tüten bir nice menzilleri var
---
Ölmüş gibisin vuslata doymuşsan eğer
Boş geçti ömür devrana uymuşsan eğer
Her gün yeniden sev ki ömür tazelesin
Ruhunda tüten aşkını duymuşsan eğer
---
Ahlar dolacak kalbime hülyam yanacak
Hakk vasf edecek bir nice ilham yanacak
Hep Hakk’ı ararken geçecek günlerimiz
Allah’a esir olmasa vicdan yanacak
---
Dünyaya ümitler verecekler gelsin
Hak isteyecekler çok bilecekler gelsin
Kalplerdeki bitmez sızı dinsin artık
Çok ağlayacak var gülecekler gelsin
---
Uykundan uyan bak geçenin son demidir
Düşlerde yatan gündüzün gölgesidir
Son hızla gider baksana engin denize
Dalmış yolalan dönmeyecek bir gemidir
---
Hiç gönle huzur sunmadı döndükçe felek;
Ömründe de mes’ut yaşayan olmadı pek!
Ancak umuyor yepyeni bir tat bu gönül,
Rabbim seni sevmek, seni sevmek, seni tek
Ahmet Metin ŞAHİN
19 Aralık 2011 Pazartesi
efeler: Sevmek Zamanı
efeler: Sevmek Zamanı: Size söylüyorum! Evet size sesleniyorum! İçinizdeki, aranızdaki size; o hep içinizde gezinen ilham kaynağına; gücünü kendinden alan, payla...
Sevmek Zamanı
Size söylüyorum! Evet size sesleniyorum! İçinizdeki, aranızdaki size; o hep içinizde gezinen ilham kaynağına; gücünü kendinden alan, paylaşıldıkça artan iksire; girmedik gönül, almadık ödül bırakmayan şampiyona.. Evet bir limandır o, onsuzluğa demirlemişlere. Sahilinden kovulmak yoktur onun; ana gibi basar bağrına bütün dertlileri, talihine karalar yazılmışları…
Aşk da diyebilirsiniz ona, derinlemesine olanına. İnsan gerçekten sevince yaşar; diğer türlüsüne yaşamak mı denir? Ayrıca, sevmeden, O’nu içimizde nasıl duyacağız ki! Aslında O her an yanımızda, içimizde; O’nun sevgisi merhamet çağlayanları halinde kainatın her bir zerresinde gürül gürül akıyor. Baksanıza şu sabahlara kadar öten börtü-böceğe, kıyıdaki kumları dövüp duran dalgalara, uğuldayıp duran rüzgara... herbiri ne kadar da O’nun sevdalısı... İşleri hep aynı, rutin belki, ama ya Rab bu ne başdöndürücü senfoni!
Hiç, birine olan sevginizden dolayı kendinizi tutamadığınız, daha ne yapsam, ne desem dediğiniz oldu mu? Olduysa işte bu gerçek bir sevgidir; aşktır yani. Bazen gözünüzde o kadar büyür ki sevdiğiniz; içiniz içinize sığmaz olur, o an hiç bitmesin istersiniz. Ve sevgi öyle bir şeydir ki kesinlikle zorlamaya, yapmacıklığa gelmez; muhakkak gönlünüzün ve vicdanınızın sesi olmalıdır dilinizle söyledikleriniz. Zaten samimiyetten uzak olarak söylenen sözler ve yapılan hareketler karşınızdaki tarafından bir şekilde farkedilecektir. İnsan en fazla, kendini kandırır derler ki çok doğrudur. Şairin dediği gibi “Aldanan yok, nafile!”
Sevmek zamanı hiç bitmemeli insan yüreğinde; yaşamalı her türlü zorluğa rağmen. Aslında bizleri diri tutan da budur. Sonra, imanlı sinenin sevgisi çok engindir, sadece kendini düşünemez o; en başta Rabbini ve sonra yaratılmışları düşünür. Dolayısıyla da baktığı herşeyde O’nu görür. Hele hele asla bir mahlukun canına kıyamaz. Zira O’ndan gelen herşey hoştur, şirindir, muhteremdir. Sultanlar Sultanı’ndan gelenler aziz tutulmalıdır. İçimizi dinleyebilsek bir, neler duyacağız neler! İnsan bir kitapsa eğer, bu kitabı içerden okuyabiliriz ancak.
Biraz da madalyonun öbür yüzüne bakalım mı, ne dersiniz! Katili olduğumuz sevgileri, öldürdüğümüz sevgileri düşünsek mi acaba? Sevgilerin günümüzde ne kadar da soğuk düşmeye başladığını, yapmacıklaştığını, kısacası çoğu şeyde olduğu üzre “–miş” gibi yaptığımızı söylesem yalan olur mu? Evet, koflaşan günümüz ortamından bahsediyorum. Yukarıda sözünü ettiğimiz şeyleri bu ortamın neresine yerleştirebiliriz; düşündürücü gerçekten! Hayatın gerçekleri dediğimiz şeyleri bahane ederek samimiyetlerin, aşkların üzerini örttük maalesef. Çıkar dünyasında yaşadığımızı söyleyenler az değil. Haklı da olabilirler. Ne var ki böylelikle, sahih bir sevgiden sözedemez hale geldik.
Aşk veya sevgi öldü mü o halde? Sanırım buna ancak ölü vicdanlar evet diyebilir. İnsan varsa hisler de vardır, hasretler de aşklar da... Zorlayalım mı kendimizi sevmeye? Belki bu şekilde bir yere varamayız ama kötü bir şey yaptığımız da söylenemez. Zira pratikle ancak, ikinci tabiat denen özelliği kazanabiliyoruz. Bir şeyi yapagelmek, ardından içlerde bir aşinalık doğuruyor. Fakat ne kadar da dara düştüğünüzü görmüşsünüzdür, hiç denemediğiniz veya düşünmediğiniz bir alanla birden tanışmak durumunda kaldığınızda.
Sevginin insan ruhunda hasıl ettiği gücü tarife hacet yok aslında. Bazen bir hasta yüreğe üflendiğinde, onun nasıl da kuvvetli bir doping tesiri yaptığı çok görülen vakalardandır. İnsanın sık sık, yeniden, bir çocuk gibi kendini saflığın koyuna salıvermesini bir düşünün. Bu tarz bir pratik, bizlere pörsüyen vicdanlarımızın sesini daha sık dinlememiz gerektiğini fısıldayıverir.
Sevmek zamanı o halde. Evet yeniden sevmeyi bir denesek ne kaybederiz ki. Sevginin türlerinden bahsetmedik ama bir şekilde yapabiliriz bunu. Bazen uzaktan, bazen mesafe koyarak, bazen de yüz ifademizdeki hafif bir değişiklikle bile olabilir bu. Ruhun sesine kulak vermek bu konuda pek çok kapıyı aralayacaktır sanıyorum. Ve bu sese aşina olanların da duygularını bir şekilde ifade zeminine dökmeleri arzu edilir. Çünkü bazen küçük bir çay güçlü bir kolun iltihakıyla yatağına sığmaz olur. Tabii, ne var ki bu da gönül enginliklerinde çıkılacak seferlere bağlı.
İç Deformasyon
İnsanın cismanî varlığına yönelik hususları "alem-i halk", irade, vicdan, şuur, his gibi manevi yönleri de "alem-i emir" içinde mütalaa edilir. Bu alemlere bağlı olarak insan birbiriyle çok kuvvetli ilişkilere sahip iki mekanizmadan meydana gelir: Bunlar; nefis ve vicdan mekanizmasıdır. Her türlü şehevi arzu ve kaprisler, kin, nefret, öfke, inat gibi belli hikmet ve gayeler için insana emaneten verilen duygular nefis mekanizmasını oluştururlar. Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa, alem-i emre ait Rabbani latifeler ile irade, idrak, şuur, his ve duygular da vicdan mekanizmasını meydana getirirler. Vicdan ve nefis mekanizması insanın doğumuyla başlayıp, ölümle noktalanacak süreçte devamlı birbiriyle mücadele halindedir. Bu mücadelede vicdanın ağır bastığı yerlerde nefis mekanizması müsbete dönüşerek insanın yaratılış gayesine uygun olarak yaşamasına vesile olur. Nefis mekanizmasının; yani kin, nefret, şehevi arzular, kaprisler ve inatın tefrit ve ifrat alanında etkin rol oynadığı hengamede ise bir iç çöküşü, yaratılış gayesine muhalefeti ifade eden günah meydana gelir. Tevbe ve gönülden pişmanlıkla temizlenmeyen günahlar ve bir kademe ilerde küfrün oluşturduğu atmosferde hem latife-i rabbaniye, hem de vicdan baskı altında demektir. Böyle bir baskının (günah) komplikasyonları ise ferdi, ailevi ve toplum hayatında derinden hissedilmektedir. Bunun en ibret verici göstergeleri ise hastahaneler, hapishaneler, demhanelerdir. Buralardaki seslere, iniltilere kulak verildiğinde büyük oranda günahlarının cezasını çektikleri duyulacaktır.
Evet kimi zaman nefsin, kimi zaman hevanın, kimi zaman da şeytanın vesvelerin çekip götürdüğü yerlerde günahlar çeşit çeşittir. Başta gelenleri, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanıyla, şu ürpertici diziyle çıkar karşımıza: Yaratıcı’ya eş ve ortak koşmak; haksız yere cana kıymak; anne ve babanın hukukunu çiğnemek, yalan yere şehâdette bulunmak; cepheden kaçmak; iffetlilerin iffetiyle oynamak vs...
İzale edilmeyen, nedameti duyulmayan günahlar ferdi, aile ve toplum hayatı için potansiyel büyük birer tehdit ve tehlikedir. Bunlar, insanın düşünce dünyasına, manevi hayatına, âile ve topluma karşı öyle inhiraflardır ki, vaktinde önü alınmazsa, âile de yıkılır gider, toplum da. Zira Üstat hazretleri bu noktaya dikkat çekerken günahların diğer günahlara davetçi olduğu, her bir günahta küfre götüren bir saik bulunduğunu, ayrıca herbir günahın meydana getirdiği girdapta boğulma tehlikesini nazara vermektedir. "Kimi zaman bir lokma, kimi zaman bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işaret, bir öpmekte insanın kaybedebileceğini nazarlarımıza arzetmektedir "
Sosyolojik bir perspektiften, insanoğlu sosyal bir bünye içinde bir bedenin azaları gibidir. Dolayısıyle vücuttaki azaları birbirinden ayrı düşünemeyeceğimiz gibi, insanı da toplumdan ayrı düşünmemiz mümkün değildir. Bir azada bir aksaklığın, hastalığın, acının ve elemin diğer azaları etkilemesi gibi ferdi hayatı adına israfa giren kimseler de esasında aile ve toplum hayatında büyük gedikler açıyor demektir. Günahlar bilgisayarlarımıza bulaşan virüsler gibidir. O virüslerin meydana getirdiği tahribat neticesi proğramların işlevini yitirmesi gibi işlenen günahlar da Cenab-ı Hak’tan gelen yümün, bereket, istikamet şeklindeki varidattan mahrum kalır. Zira latife-i Rabbaniye'de meydana gelen tahribat tevbe iksiri ve derinden bir nedametle tamir edilmediği takdirde kalp, ruh, sır, hafi, ahfa gibi latifeler o ilahi varidatı alma işlevini yerine getiremez. Netice olarak da ferdi düşünce ve ruh hayatı, aile ve toplum istikameti adına büyük kuraklıklara maruz kalınmış olur.
Bunu bir menkıbeyle taçlandıralım. Hazreti Musa döneminde çok büyük bir kuraklık meydana gelir; yıllarca bu kuraklık sürer, hasılı canlar telef olur. Halk Hazreti Musa'ya gelir derler. "Ya Musa, yıllar var ki topraklarımız bir damla yağmura hasret kaldı. Bu hasret sebebiyle topraklarımız ürün vermez oldu. Ürün de alamayınca ambarlar boşaldı ve yiyecek bir şeyimiz kalmadı. Her gün beşer onar insanımız ölmekte. Kapına geldik; zira sen Allah'ın (c.c) peygamberisin, Allah'a dua etsen, Allah (c.c) o bereket yağmurlarını tekrar üzerimize gönderse." Hazreti Musa “Duayı beraber yapalım” der. Dua edilecek yere gelinir, herkes ellerini açıp dua etmeye başlayınca; Allah (c.c) Hazreti Musa’ya vahyeder. "Ya Musa onların içerisinde günahkar bir kimse var, o günahına tevbe etmediği müddetçe üzerinize rahmet bulutları gelecek değildir" der. Kısaca Hazreti Musa durumu nakleder ve “O günahkar kimse aramızda gizli olarak kendi gühanına tevbe etsin” der. O günahkar da dua eden halk içinde gizli olarak tevbede bulunur.Tevbesi kabul olunur, akabinde de rahmet yağmurları tekrar üzerlerinde dolaşmaya başlar.
Bu menkıbe de aynı noktayı vurgulamaktadır. Fert toplum içinde yaşadığından onun bütün hal ve hareketleri hem kendini hem yuvasını hem de toplum hayatını derinden etkilemektedir. Günah virüslerine maruz bir şahsın, bu virüsleri çevresine bulaştırmaması mümkün değil gibidir. Bu zaviyeden bilerek veya bilmeyerek günah işleyen kimse hukuk-u ammeye tecavüzde bulunmaktadır.
Günahların maddi ve manevi kuraklığın sebebi olduğu şu ayet ışığında çok açık tebeyyün etmektedir. "Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. Mağfiret dileyin ki, üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın. (Nuh, 10-11-12). Burada mağfiret dileyin deniyor ki, mağfiret, işlenen günahların bağışlanmasını ifade eden bir taleptir. “Eğer böyle bir taleple gelirseniz, günahlarınız neticesi hasıl olan, mal ve menal, evlat ve ıyal kıtlığını ortadan kaldırırım.” Bugünkü moder ifadesiyle meseleye bakacak olursak, mal ekonomi demektir, evlat nesil demektir. Bu açıdan hal-i hazırda fertler, aileler, toplumlar ve devletler iktisadî bir çıkmazla karşı karşıya, ayrıca nesillerin gidişatından da memnun değillerse bu problemlerin çözümü de temel olarak işlenen günahların izalesinden geçer.
18 Aralık 2011 Pazar
Dil Ve Kültür
Kelimelerin olmadığı bir dünyada yaşasaydık, insanlar, beyinlerinden, ruhlarından, kalplerinden süzülüp gelen duygu ve düşünceleri birbirlerine nasıl aktarırlardı kimbilir? Kelimesiz, sözsüz, yazısız, kısacası dilsiz bir dünya... Hayali bile sıkıntı veren renksiz bir dünya. Hayata renk katan dil, her toplumun ruh aynasıdır. Bir toplumun kültür seviyesini ve dünya görüşünü tespit etmek isteyenler o toplumun kullandığı dili incelemeleri yeterlidir.
Mesela, bir Kızılderili kabilesi olan Siouxlar’ın dilinde hiçbir “küfür” kelimesi yoktur. Kızılderililere vahşi diyen beyaz adamın yüzünü kızartacak bir tablo! Dil ile kültürün ve toplumun ilişkisine diğer bir örnek de arşivlerimizdeki belgelerdir. Arşivlere bir göz atsak, belgeler bize şunları fısıldar: “Kâğıdımızdan mürekkebimize, yazı türümüzden kullanılan kaleme kadar uzanan unsurlardaki estetiğe bakın. Her şahsın makamına göre kullanılan lakaplar, hitaplar, dua cümleleri, o devrin insanının, sizin cedlerinizin ruh inceliklerini yansıtmıyor mu? Şu muhteşem fermanların arkasındaki muhteşem devleti nasıl görmemezlikten gelebilirsiniz?”
Gerçekten bu belgelerin sadece şekilleriyle değil, içlerinde geçen kalıplaşmış ifadelerle de devirlerinin kültür birikimi ve hayat görüşlerine nasıl işaret ettikleri incelenmeye değer. Mesela, bir belgede bir bayan ismi geçtiği zaman hemen ardından, çoğu zaman, “zid iffetüha” (Allah iffetini artırsın), bir âlimin ismi geçtiği zaman “zid ilmüha” (Allah ilmini artırsın) şeklinde bir dua cümlesi gelirdi. Sadrazam, defterdar, müftü, kazasker, beylerbeyi, sancakbeyi ve kadı gibi makam sahibi şahsiyetlerin senası birkaç satır sürüyordu.
Dil-kültür ilişkisine dair başka bir misal de atasözleri ve deyimlerdir. Günümüzde, mevcut dillerdeki kalıplaşmış ifadelerin, bilhassa atasözlerinin, milli ruhu yansıttığı görülmektedir. Hatta bu atasözlerinden bazılarının farklı milletlerde -kelimeler farklı olsa bile- aynı manayı taşıdıkları tespit edilmiştir. Zira bazı cihanşümul (evrensel) hakikatler, bütün insanlar tarafından tartışmasız kabul edilir. Bir köyde iki muhtar, bir şehirde iki vali, bir ülkede iki devlet başkanının olamayacağı, olursa işlerin karışacağı, yani hâkimiyetin en önemli esasının müdahaleyi reddetmek olduğu, cihanşümul bir hakikattır. Bu hakikata İngilizler şöyle işaret eder: “Aşçılar çoğaldı mı çorba tatsız olur”, İtalyanlar;“Çok horozun öttüğü
yerde güneş doğmaz”, İranlılar; “İki kaptan gemiyi batırır”, Ruslar; “Yedi ebenin olduğu yerde bebek kör doğar”. Bizdeki atasözleri de şöyle: “Horozu çok olan köyün sabahı geç olur”, “İki arslan bir posta sığmaz”.
Atasözleri ve deyimlerin kültürümüze nasıl ayna oldukları şu misallerden açıkça görülebilir:
— Allah, dağına göre kar verir.
— Allah, doğrunun yardımcısıdır.
— Allah gümüş kapıyı kaparsa altın kapıyı açar.
— Allah sabırlı kulunu sever.
— Allah’tan umut kesilmez.
— Almadan vermek Allah’a mahsustur (yaraşır).
— Allaha ısmarladık.
— Allah bağışlasın.
— Allah bilir.
— Allah etmesin.
— Allah utandırmasın.
“Çalım Kültürü” nün doğurduğu gariplikler de hatırlanmaya değer. Arabalara yapıştırılan çıkartmalar nedense daha çok İngilizce ve İngilizlerin “white lie” (zararsız yalan) (!) dedikleri cinsten. Mesela “My other car is a Ferrari” (Benim diğer arabam bir Ferrari’dir). Ya arabaların arka camlarında taşınan sahte Amerikan plakalarına ne demeli! Bu plakaları takanlar, Amerika’yı görüp geldiğini mi ima ediyorlar acaba? Bir de kolu, bacağı kırılanların alçılarına yazdırdıkları imza sirküleri var. “Ne çok arkadaşı varmış”mı denmek isteniyor yoksa? Kısacası “hava atmak”, kültürümüzü ve dilimizi maalesef oldukça etkiliyor.
Şimdi dil-kültür-toplum ilişkisinde, hassas bir husus üzerinde duracağız. Kitle
iletişim araçlarıyla insanların zihinlerini kontrol etmek mümkün müdür?
Aynı hadiseye, farklı isimler vermeleri ne garip?! Mesela, bir insan dinini değiştirir; yeni dinine mensup insanlar için o bir “mühtedi” (hidayete eren)’dir; eski dindaşları için, “mürted” (dinden dönen). “Şehit olmak isteyen mücahitler” bazıları için “İntihar saldırısında bulunan bir grup fanatiktir”. Özellikle basın-yayın organlarında bu tür “dil oyunlarına” veya daha resmi bir ifadeyle “diplomatik üsluba” çok rastlanır. Mesela, “Teröristler ölü olarak ele geçirildi”, “Göstericiler hayatını kaybetti” haberlerinde, özneden çok hadise vurgulanmış, halkın yanlış anlamalarının (veya gereksiz su-i zanlarının) (!) önüne geçilmiştir. Bu şekilde, aktif fiil cümlesi yerine, pasif cümleler ve isim cümleleri kullanmak, basının “tarafsız” kalmak için uyguladığı bir metottur. Batılı strateji uzmanlarının tavsiye ettikleri “güzel adlandırmalar” (!) da, insanlarda infiale sebep olabilecek bazı hadiselerin yumuşatılmasında kullanılır. Gaye, mevcut statükoya zarar gelmesini önlemektir. “Soykırımı” veya “katliam” yerine “etnik temizleme”; “kumar” yerine “talih oyunu”; “bebek katliamı” veya “sinsi soykırım” yerine “aile planlaması” terimlerini kullanmak gibi...
Ya “şeker bayramı” tabirine ne demeli? Kulluk dairesinde bulunan aciz ve fakir insanın, Allah’ın azamet, kudret, şef kat ve merhamet gibi yüzlerce isim ve sıfatını idrak edip “Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “Allahuekber” senalarıyla görünen ve görünmeyen âlemlere ilan ettiğimiz “Ramazan Bayramı” nda, “şeker” ve “tatlılar” dışındaki başka bir şeyle uğraşmayan ve insanları uğraştırmak istemeyenler de kimler? Bunları düşünmek gerek.
Nezaket isteyen başka tabirler de var. “Kara kışta” , karla ve tabiatla “mücadele” edildiği söyleniyor. Hâlbuki ne kış “karadır”, ne de insan onunla “mücadele” eder. “Hava muhalefeti” de ayni şekilde yanlış kullanılan deyimlerden birisidir. Tabiatta kötü ve çirkinmiş gibi gözüken şeylerin altında güzellikler yatar. Güzel düşünemeyen insanlar güzel göremezler. Rabb e kendilerine ve yaratılanlara yabancılaştıkları için “hayat”ı bir “cidal” olarak görürler.
İnsanı daha büyük bir vartaya düşüren bir tabir de şöyle “İşimiz Allah a kaldı” Acaba hangi iş Allah‘ın iradesi dışında gerçekleşir ki? Bundan başka “Üzümü nu ye bağını sorma” gibi ifadeleri duydukça, ister istemez insanın aklına bunların bizden olmayanlardan sudur ettiği geliyor. Batılılar bu konuda oldukça işgüzar. Ortaya attıkları tabirlerin ardında kendi hayat görüşleri okunuyor. Aldanmamak için çok dikkatli olmak gerekiyor.
Allah a dayandıkları için cihanı sarsan, fazilet ve medeniyet üstadı Osmanlılar emperyalizm sömürgecilik gibi kavramları tedai ettirecek şekilde bir “imparatorluk” mudur yoksa “cihad-ı fi sebilillah” mefkûresiyle yaşayan o şanlı ecdadımız “Devlet ı Aliye-i Osmaniye” midir’
İşte kullanırken düşünülmesi gereken mefhumlardan sadece birkaçı. O halde ne yapmalıyız? Kendimize ait mefhumlarla düşünmenin yollan nelerdir? Aslında çare basit. Kaynağı Kur’an ve hadisler olan eserleri sürekli okuyup yaşayan insanlarda öyle bir dünya görüşü oluşur ki sahip oldukları ferasetle eşya ve hadiseleri tahlil, bünyelerine yabancı olan unsurları teşhis, bilgileri hikmete, “kültür”ü de “irfan”a tebdil ederler. Öyle bir “lisan” kullanmaya başlarlar ki, sanki yaşadıkları şeyler kelimeleşir, zihinleri ve hayatları aydınlık ve dupduru olur.
KAYNAKLAR
1) Aksan, Prof. Dr. Doğan (1987) “Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dilbilim.” Ankara: Türk Tarih Kurumu Basım Evi.
2) Pel. M (1965) The Story ol Language New York The
American Library.
3) Eminoğlu M. (1989) Osmanlı Vesikalarını Okumaya Giriş.
Konya: Ülkü Basım Evi.
4) Hatim ve Mason (1990) Discourse and the Translator, London/New York: Longman.
Yusuf Alan
Sizinti
Newton'un Çağını Aşan İmanı
Icat ve keşiflerin peş peşe geldiği dönem kabul edilen 16–19. yüzyıllar arasında, ilmî buluşlarla neredeyse eş zamanlı, şer mânâda yeni bir saha ortaya çıkmıştı: bilim ideolojisi. Esasen ilmin tabiatıyla zıt bir durum arz eden, bu dogmatik ideolojinin temeli şöyle ifade edilebilir: bilim; inanç ve imandan ayrı bir kulvardır ve dinle bilim kesinlikle bir çatışma içindedir. Buluş, keşif ve icatların, inandırıcılığı ciddi mânâda zedelenmiş Hristiyanlığın rahminde şekillenmesiyle irtibatlandırılabilecek bu yaklaşım, zamanla gittikçe daha da giriftleşen bir doktrin ve dogmaya dönüşmüştür. Zaman içerisinde bu dogmatik yaklaşımın aktörleri, iman sahibi olan ve buluş/keşiflerini imanî bakış açısıyla ele almak ve sunmak isteyen sayısız bilim adamını ve düşünürü ya tamamen ademe mahkûm etmiş veya amansız bir baskıyla onların seslerinin kısılmasına sebep olmuştur. Bugünkü manzara da, bu ideolojinin hâlâ ne derece aktif olduğunu ortaya koymaktadır. Zîrâ bir teoriden başka hiçbir şey olmayan Darwinizm, doğruluğu ispat edilmiş bir bilim dalı gibi savunulmakta, ona karşı çıkanlar bilim dairesinin dışına çıkarılmaya çalışılmaktadır.
Birçok ilmî kaynak tarafından, gelmiş geçmiş bütün bilim insanlarınca, "birinci dereceden bilim adamı" olarak tanıtılan Sir Isaac Newton (1642–1727) da bu dogmatik ideolojinin mağdurları arasındadır. Pek çok kaynakta, fiziğin temel kanunlarından "Gravitasyon Kanunu"nun veya diğer mühim keşiflerinden sadece birinin bile, kendisini dünya çapında bir bilim adamı saymak için kâfi gelebileceği ifade edilmektedir. 24 yaşında meşhur yerçekimi kanununu keşfeden Newton, 25 yaşında, ölen hocasından boşalan matematik kürsüsüne profesör tayin edilir. Çeşitli bilim mevzularındaki inceleme ve keşifleri ile "Royal Society" (Krallık İlimler Akademisi) başkanlığına lâyık görülen ve her yıl yeniden seçilerek hayatının sonuna kadar bu vazifesine devam eden Newton, kraliçe tarafından "Sir" unvanı verilen ilk bilim insanı sıfatını da taşımaktadır. Parlamento üyeliği ve darphane müdürlüğü vazifelerinde de bulunan, Londra'da ikâmeti için kendisine lüks bir ev tahsis edilen bu bilim insanı, her şeye rağmen alçakgönüllü, çekingen, iffetli ve sade bir hayatı tercih etmiştir. Arkasında bilinen mânâda bir vasiyetnâme bırakmayan ve bekâr olarak vefat eden Newton, muhteşem bir cenaze merasiminin ardından, diğer ünlü İngiliz büyükleri gibi Westminster Katedrali'ne defnedilmiştir.
İlköğretim yıllarından itibaren "büyük bir bilim adamı" olarak tanıtılan Newton'un "dinî ilimler (teoloji) hakkında şimdiye kadar ortaya çıkarılan ve dört milyon kelimeyi bulan yazıları" şuurlu bir gayret ile gizlenegelmiştir. Bu büyük bilim insanının kalbî ve ruhî derinliğine işaret eden yazıları, nesillerin nazarlarından uzak tutularak, onun sadece bilime yaptığı katkılar öne çıkartılmaktadır. Newton'un teolojiyle alâkalı uzun zaman gizlenmiş yazıları, terekesinde yapılan incelemelerle günyüzüne çıkmış; bu yazılar sayesinde onun içinde yaşattığı iman net bir şekilde anlaşılmıştır. Teolojiyle alâkalı yazılarının asırlardır gizlenmesinin sebebinin, doğup yaşadığı İngiltere'deki Anglikan Kilisesi'nin ve yakın zamana kadar devam eden İngiliz Sömürge İmparatorluğu'nun takip ettiği siyaset ile paralel şekillenen bilim ideolojisi olduğu düşünülmektedir. Onun bilhassa ömrünün son günlerinde yazdıklarının İslâm inancına yakınlık derecesi merak konusudur. Bu yazılarda bilindiği kadarıyla en azından muvahhit bir insan olduğuna dâir işaretler vardır.
O, Allah'ın varlığına, birliğine ve bütün âlemlerin Rabbi olduğuna inanıyordu. Newton'a göre, kâinat hesaplanabilir ve ölçülebilir kural ve kanunlarla ayakta durmaktadır. Zîrâ onu, kendine has keyfiyetiyle belli bir akıl ve mantık sahibi güç –yani bir Yaratıcı- yoktan var etmiştir. O, kâinatı, her şeye Kâdir olan bir Yaratıcı'nın vücut verdiği bir kriptogram olarak görüyordu.1 Her şeyi tabiat ve sebeplere bağlamak yerine Allah'a bağlamaya olan imanı, muhtelif eserlerinde açık bir şekilde gözlenmektedir:
i) Gerçek rububiyet odur ki; hakiki İlâh, hayat sahibi, hikmet sahibi ve muktedirdir; diğer bütün mükemmelliklerden çok farklı olarak, bütün eksikliklerden arınmış bir mükemmelliktedir. Ezelî ve ebedîdir, bütün her şeye mâlik ve muktedirdir; her ân mevcuttur, her şeyi idare eder, olan ve olabilecek olan her şeyi bilir.2
ii) Bana öyle geliyor ki; Yaratıcı, maddeyi başlangıçta katı, ayrışmaz ve hareketli olarak, muhtelif ebat ve şekilde, kâinattaki diğer maddelerle belirlediği nispetlerde, kendi takdir ettiği maksatlara uygun bir tarzda şekillendirdi.3
iii) Güneş ve gezegenler, aralarında hiçbir şey yokken birbirlerini nasıl ve neye göre çekiyorlar? Nasıl oluyor da tabiatta hiçbir şey abes olmuyor ve dünyada şahit olduğumuz düzen ve güzellik vücut buluyor? Bütün bu olan bitenden, bilinen mânâda hâricî bir vücudu bulunmayan, canlı, akıl sahibi, muktedir bir Zat'ın var olduğu, sonsuzluk içinde kendine has nitelikte her şeyi çok yakînen bildiği ve idrak ettiği açık bir şekilde ortaya çıkmaz mı?4
Newton'un, Ateizm'i çok sert bir dille eleştirmesinden başka, Hristiyanlıktaki teslis (Allah'ı üçlemek) akîdesi için "sonradan çıkarılmış bir tür sahtecilik" dediği, Hz. İsa'yı İlâh gibi görüp ona tapınmayı "putperestlik" olarak vasıflandırdığı da ortaya çıkmıştır. Katolizm, Anglikanizm ve Kalvinizm'in tahrif olmuş ve sapkın görüşler olduğuna inanıyordu. Çünkü teslis düşüncesinin, tahrif olmamış Hristiyanlıkta yerinin olmadığına katiyen iman etmişti.5 Kendi inancını, Hz. İsa'nın "sadece bir peygamber, elçi ve ancak yeryüzünde bir halife"6 olduğunu savunan Arianizm'e yakın buluyordu. Ölüm döşeğinde iken Anglikan Kilisesi'nin ritüellerini kesin bir dille reddetmesi, bu inancındaki samimiyetinin açık işaretiydi.7 Onun 1673 yılında hususî olarak kaleme aldığı tahmin edilen bir belgede, genel Hristiyan inancıyla açıkça ters düşen, Hz. İsa'nın şahsiyetine dâir ulaşmış olduğu neticeleri sıraladığı 12 nokta dikkatleri çeker; bu belgede enteresan bir şekilde 13. maddeyi boş bırakmıştır. Bu 12 maddede açıkça sadece Yüce Rabb'in İlâhî nitelikte olduğunu, Hz. İsa'nın Yaratıcı'dan madde ve fıtrat itibarıyla apayrı bir varlık olduğunu, belki ete kemiğe bürünmüş bir "İlâhî söz ve hikmetler mecmuası" olabileceğini belirtiyordu.8
O,"God is known from his works" (Allah yaptıkları ile bilinir)9 sözüyle, Allah'ın zâtıyla bilinemeyeceğine, ancak kâinat sayfalarındaki isim ve sıfatlarının tecellileri (akisleri) ile bilinebileceğine dâir çok mühim bir hakikate işaret ediyor; insanın en başta gelen vazifesinin de 'Allah'ı tanımak' (marifetullah) olabileceğine vurgu yapıyordu. Yine başka bir eserinde, her şeyin son derece suhûletle olup bitiyor olmasını Yaratıcı'nın mükemmelliğiyle irtibatlandırıyor, Yaratıcı'nın hikmetle iş yaptığını ve asla hiçbir şeyi başka bir şeye karıştırmadan işleri yürüttüğünü söylüyordu.10 Hayvanların vücudundaki organ simetrisi üzerine yorum yaptığı bir yerde ise, bu simetrinin asla kendiliğinden olamayacağına işaret ederek, kâinattaki benzer hâdiselerde Yaratıcı'nın hikmetli ve bilgili kudret elinin tecelli etmesine açık bir vurgu yapıyordu.11
Ortaya konulan bütün bu belge ve delil niteliğindeki ifadelerden açıkça anlaşıldığı üzere, Newton adını tam olarak ortaya koyamasa da Kadîr, Vâhid ve Ehad bir Yaratıcı'ya dikkatleri çekerek, maddeyi ezelî tevehhüm edenlere, tesadüfçülere, her şeyin kendiliğinden olduğu iddiasında bulunanlara, bilimin diliyle gereken cevabı vermiştir. Kıyısına kadar geldiği anlaşılan İslâm dairesine girip girmediği konusu meçhul olsa da, Newton ciddi yüreklilik isteyen bir kararlılıkla devrinin ve toplumunun genel hâline karşı koyması için ihtiyaç duyduğu iman derinliğini sergilemiş görünüyor. Bu itibarla inançsızlık ve maddecilik temellerine göre hareket eden bilim ideologları ne kadar gizlemeye gayret etseler de, Kur'ân'ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğu, dinin ve bilimin birbiriyle çelişmediği her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır.
Dipnotlar
1. John Maynard Keynes, Newton, the Man, London, 1946.
2. The Principia: Mathematical Principles of Natural Philosophy (1687), 3rd edition (1726), trans. I. B. Cohen and Anne Whitman (1999), General Scholium, 941.
3. Opticks (1730), 344.
4. Opticks, 2nd edition (1718), Book 3, Query 28, 343-5.
5. Snobelen, D. Stephen, ''The true frame of Nature'': Isaac Newton, Heresy, and the Reformation of Natural Philosophy, in Heterodoxy in Early Modern Science and Religion, Brooke and Maclean.(yıl ve yer), s.232-233.
6. Richard S. Westfall , Never at Rest, (Cambridge, 1980)
7. http://science.howstuffworks.com/dictionary/famous-scientists/physicists/isaac newton5.htm)
8. (Gale E. Christianson 1994. In the Presence of the Creator: Isaac Newton and His Times, The Free Press: New York,s.253.) (Newton, Principia, p. 942.)
9. Isaac Newton, Cambridge University Library, MS Add. 3965, section 13, cited in J .E. McGuire, 'Newton on Place, Time, and God: An Unpublished Source', The British Journal for the History of Science, 11 (1978), 118-9.
10. Newton, Yahuda MS 1.1a, fo. 14r.
11. J. E. McGuire, ' ''Newton's Principles of Philosophy'': An Intended Preface for the 1704 Opticks and a Related Draft Fragment', The British Journal for the History of Science, 5 (1970), 178–86.)
17 Aralık 2011 Cumartesi
Yağmur
"Ne güzel hayatı analarla yaşamak
Yürekleri temiz, alınları ak
Duyguları bile haramdan uzak
Sıcak analar bilirim."
Yavuz Bülent Bakiler
Bizim evin pencereleri kepenkliydi, yağmur yağınca damlaların kepenk kutusuna her vuruşunda uykum kaçar yağmur dinene kadar yatakta döner dururdum."
Bu cümleleri söyledikten sonra ellerinin titremesi iyice artmıştı. Sıkıca kavradığı bardağın elinden kayıp sıcak çayın üzerine dökülmesi an meselesiydi, hızla elimi uzatıp dökülen sıcak damlalara rağmen bardağı elinden aldım.
"Bir şey anlatmana gerek yok, benimki de lüzumsuz merak, boşver ağabey başka mevzulara geçelim" dedim. Derin birkaç nefesten sonra bakışlarını gözlerime çevirerek suçunu itiraf etmek isteyen bir suçlu pişmanlığıyla:
- "Sıkmıyorsam anlatacağım" dedi ve bizim itirazsız bakışlarımızdan sonra cebinden çıkardığı sigarayı yaktı. Sigaranın dumanı yükselirken bizden ayrılan gözleri de dışarıda yağan yağmura çevrildi....
Hikmet ağabeyi bu kahvehanede tanımıştım. Tanışalı iki yılı geçti. İlk zamanlar kahveye pek az gelir, geldiğinde de gazetelere göz gezdirir, etrafındakilerle fazla hasbihal etmeden çıkar giderdi. Zamanla, yakından tanıyorum diyebileceğim kadar samimi olmuştuk. İnşaat mühendisiydi, zengindi, çoğu insanın imrendiği maddi imkanlara sahipti. Tüm bunlara rağmen mutlu bir insanın ruh halinden çok uzak bir siması vardı. Onu kısa bir süre de olsa görenlerin intibası çok ıstırap çekmiş bir insan olduğuydu. Güldüğünü gören yoktu, nadiren rastlanan tebessümlerinde dahi büyük bir ıstırabın izleri görülürdü adeta ve biz onu böyle yorumlamaktaydık. Bu el titremeleri sonradan dikkatimizi çekmişti. Bir iki derken zamanla alışmıştık bu haline. Sebebini de merak etmiyor değildik fakat çok fazla samimi olamadığımızdan veya onun bu keder dolu simasından cesaret bulup sebebini soramıyorduk. "Besbelli bir rahatsızlığı var" diye konuşurduk arkadaşlarla. Yine bir titreme krizinden sonra kahvehanenin en iyi müdavimlerinden Fuat Amca:
- "Daha çok yağmur yağdığı günlerde tutuyor titremesi" deyince bizim de dikkatimizi çekmişti bu özel durum. Hafızamı yokladım; doğru, hemen her defa yağmur yağdığı günlerde oluyordu bu titremeler. Çok roman okuduğumdan mıdır nedir aklıma lise yıllarında okuduğum Peyami Safa'nın "Şimşek" adlı romanındaki kahraman geldi bir an. Hikmet ağabeyinki de "Şimsek"in kahramanınki gibi sinirsel bir hal miydi? İşte her bilinmeyen karşısında hissettiğim o müthiş merak hissime mağlup olmuş ve bu titremelerinin, sinir krizini andıran bu merakı mucip halin sebebini soruvermiştim. İçimden keşke sormaz olaydım diyor ve merakına mağlup bir insan olduğum için kendime kızıyordum ki, Hikmet ağabey tok ve acı dolu sesiyle tekrar anlatmaya başladı:
- "Bizim evin pencereleri kepenkliydi yağmur yağınca uyuması zordu. O gece de yağmur yağıyordu." Bir iki hafif titreyişten sonra devam etti:
- "Biliyor musun Orhan ben ne yaptım!" Bunu söyledikten sonra tekrar durdu. Doğrusu merakım iyice artmıştı, bu muamma insanın, mazisinde işlediği ne gibi bir hatası vardı; ağır bir suçun faili, eski bir cinayetin katili miydi?
- "Annemi beni dünyaya getirip benim için uykularım harap eden binbir zorlukla bizi okutan anamı işte böyle
yağmurlu bir gecede tek başına bıraktım. Bir gün bile tutmadım onu orada ama olan olmuştu of..."
"OF" sesi ıstırabın her tonunu ifade eden yıllanmış acılarla doluydu. Meseleyi anlar gibi olmuştum. O yine devam etti:
- "O gece de böyle şiddetli bir yağmur yağıyordu. Sağ tarafıma pencereye doğru yatmıştım. Her yağmur tanesi sanki birer taş olmuş başıma düşmekteydi...Anacığım ah
anacığım... Gecenin o vaktinde o yağmurda yalnızdı.
Boş bir evde altmış yedi yaşında bir kadın...
O kadın benim anamdı... Yağmur taneleri camları kırmak istiyor gibi camlara vuruyordu. Ahhh anacığım! Korkmuştur, tek başına korkmaz mı kadıncağız!"
Anlatırken dalıyor, o günü bir daha yaşıyordu. Sigarasından kısa çekişlerle nefesleniyor, düzensiz cümleleriyle anlatıyordu:
- "Eşim niçin yatmıyorsun dediği zaman gök gürlemişti. Yatakta doğruldum, eşime cevap veremedim çünkü öfkenin sınırlarında dolaşıyor kendimi zor tutuyordum. Bu öfke yalnız eşime değildi daha çok kendime kızıyordum.Ben ne yapmıştım! O yağmurda o gök gürültüsünde benim bile içim ürperirken; kardeşlerimi ve beni okutma uğrunda sağlığını harap etmiş, genç yaşında saçlarına karlar yağmış, hep sıkıntı hep dert çekmiş bu kadıncağızı, o yaşlı halinde o en çok korunmaya muhtaç olduğu, evladından sadece bir güler yüz beklediği zamanda terketmiştik."
Başını öne eğerek: "Gerçi bir gün bile kalmadı o evde" dedi alçak bir ses tonuyla... O bunları anlatırken birkaç meraklı daha sandalyesini çekti yanımıza. Hikmet ağabey biraz olsun rahatlamıştı; isteğinin dışında konuşmalarına kulak verenlere aldırmadan konuşmasını sürdürüyordu:
- "Vicdanımız rahat etsin diye kadıncağızın kullanmasını dahi bilmediği bulaşık makinası bile almıştık ona.Öyle ya elalemi kendimize güldürmeyecektik. Bir daha gök gürledi bu şiddetli gürültüyle öfke bulutlarım boşalmıştı. Ah anacığım diye bağırarak yataktan fırladım.Odanın lambasını yaktım. Alelacele gömleğimi giyerken eşimin:
- "Ne oluyor, nereye gidiyorsun?" diyen sesi aylardır biriken öfkemi patlatmıştı. (Cehennemin dibine) diye haykırdım; (senin yüzünden annemi evden attık onun için de cehennemin dibine gidiyoruz) dedim; ne söylediğimin farkında olmadan bağırıyordum. Ayakkabılarımı ne zaman giydim bilmiyorum. Kapıdan çıktığımda merdivenleri büyük bir gürültüyle inmemden olsa gerek bazı dairelerin pencerelerinde bana bakan karaltılar görmüştüm.Apartmandaki bir çok insanı da uyandırmıştım. Ama bu durum umurumda değildi...
Dışarıda bardaktan boşanır gibi yağmur yağıyordu. Öfkemden kapıdaki arabamı da unutmuştum. Koşuyor koşuyordum. Anneme tuttuğumuz ev bir, bir buçuk kilometre ilerideydi. Bütün gücümle koşuyordum. Bir dahaki gök gürültüsü adeta dizlerimin dermanını kesmişti, elim ayağım titrerken bir taraftan da yağan yağmura inat koşmaya çalışıyordum." Hikmet ağabeyin gözlerinden çıkan yaşların merakıyla daha bir dikkat kesilmiştik.
- "Yolun sonuna doğru artık ayakta zor duruyordum.Gücün kuvvetim kalmamıştı. Sinirlerim altüst olmuş öfke ve pişmanlık duygularının cenderesinde erimiş bitmiştim. Anneme tuttuğumuz ev giriş katındaydı. Binanın arka girişinden ön penceresine doğru dönerken giriş katından zayıf bir ışık sızdığını gördüm. Ağır ağır binanın ön tarafına geçtim. Pencerede perdenin arkasında bir karaltı vardı. Ah anam... Pencerede beni görmüş tanımıştı. Perdeyi açtı göz göze geldik. Bana bakan o gözlerde her şeyi gördüm. Anam bitmiş, anam tükenmiş, anam korkmuş, anam kırılmıştı. Kim bilir onun için ne uzun ne zor bir gece olmuştu...
Bizi büyüttüğü o en zor günlerinde dahi bu geceki kadar sıkıntı çekmemiştir herhalde. Annemi eve getirdim o gece. Benimle hiç konuşmadı. O günden sonra biz sormadıkça konuşmuyor konuşamıyordu. Yıkılmıştı, tükenmiş bitmişti. Eve getirişimin on dördüncü gecesi bir kandil gecesiydi. Anam merhamet dolu sesiyle son kez:
- "Allah rahatlık versin" demişti. Vefat ettiğinde yüzünde buruk bir ifade vardı.
Sigarasından derin bir nefes daha çektikten sonra:
- "İşte Orhan bu titreme o yağmurlu geceden kaldı." dedi...
O gece eve gittiğimde anamın elini öptüm. Ellerine sarıldım ağladım ağladım
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)