Popüler Yayınlar

28 Ekim 2012 Pazar

Horlama Çözümsüz Değil


Öğrenci yurdu veya asker koğuşu gibi yerlerde horlama problemi olan insanlarla kaldıysanız, muhtemelen uyuyamama problemi yaşamışsınızdır. Horlama, uyku esnasında sesli soluk alıp verme olarak tarif edilir. Horlama, nefes yollarından havanın rahatça geçememesi veya buralardaki yumuşak doku veya kasların hava ile titreşmesi neticesi ortaya çıkan seslerdir. Derin uykuya dalındığında, dil, boğaz ve damakta bulunan kaslar gevşer. Bu kas gevşemesi, boğazdaki dokuların sarkmasına sebep olur. Nefes alıp verme sırasında, bu sarkan dokular hava yolunu daraltır ve horlama sesini çıkaracak şekilde titreşir. Hava yolu ne kadar darlaşırsa, titreşim o kadar şiddetli; horlama da o nispette gürültülü olur.

İnsan nüfusunun % 45'inin zaman zaman, % 25'nin ise devamlı horladığı tahmin edilmektedir. Horlamanın başlıca sebepleri şu şekilde sıralanabilir:

1. Yaşlandıkça boğaz kasları zayıflar. Zayıflayan boğaz kasları, çevredeki dokuların sarkmasına ve titreşmesine yol açar. Yaşın ilerlemesiyle horlamanın görülme sıklığı artar. Dolayısıyla yaş, bu konuda bir faktördür. Altmış yaşındaki erkeklerin % 60'ında; kadınların ise, % 40'ında horlama görülmektedir. 

2. Aşırı kilolu kişilerde boğaz dokuları daha güçsüzdür ve soluk alıp-verme esnasında titreşmeye meyillidir. Buna, artan karın içi yağ kitlesinin, aşağıdan akciğerleri sıkıştırması ve boyun dokularının kalınlaşması ile hava çıkış yolunun daralması sebep olmaktadır. İnsanlar kilo aldıklarında yağ dokuları sadece göbek etrafı, bel gibi görünen bölgelere yığılmaz. Üst solunum yollarında, boğaz ve çevresinde de biriken bu yağ dokuları, hava yollarını daraltır. 

3. Alçak, kalın ve yumuşak damak, büyük bademcikler veya lenf bezleri (burnun arkası ile boğaz arasındaki süngerimsi doku) hava yolumuzu daraltabilir.

4. Normalden daha uzun bir küçük dil (uvula) hava akımı geçişini azaltabileceğinden, soluk alıp verme esnasında titreşimlerin artmasına yol açabilir.

5. Yaratılışları gereği burnumuz hava almak, ağzımız ise havayı vermek için kullanılması gereken organlardır. Çünkü alınan havanın içindeki tozların süzülmesi, ısıtılması ve nemlendirilmesi için burun çok uygun bir anatomiye sahip kılınmıştır. Ağzımız ise bu özellikte değildir. Onun için bilhassa soğuk havalarda hasta olmamak için havayı burundan alıp, ağızdan vermeye dikkat etmeliyiz. Ancak alerjilerin sebep olduğu burun tıkanıklıkları, burundaki hava akımını engelleyebilir. Bu durum bizi, daha gevşek kasların yerleştirildiği ağzımızdan soluk almaya mecbur kılar. Bu durum da horlamanın başka bir sebebi olabileceği gibi, ağızdan nefes alanlar, mikropların doğrudan akciğere geçmesiyle daha kolay solunum yolu enfeksiyonlarına yakalanırlar. 

6. Alkol ve sakinleştirici benzeri bazı maddeler, merkezî sinir sistemine tesir ederek, boğaz kasları da dâhil olmak üzere kasların aşırı gevşemesine yol açar.

7. Sırt üstü uyunduğunda, dil geriye doğru boğazın içine kayarak hava yolunu daraltır ve hava akımını kısmen engeller.

Horlama ne zaman ciddi bir problemin işaretçisidir
Horlama, 'Apne' rahatsızlığının bir belirtisi olabilir. Apne, uyku esnasında gürültülü horlamayla beraber ara sıra soluk almanın durması ve geceleyin sık sık uyanma şeklinde belirtiler veren bir rahatsızlıktır. Eşinizin veya ailenizden birisinin sizi uyku esnasında gözlemlemesini sağlayarak, bahsedilen hastalık belirtilerini kontrol edebilirsiniz. Soluk almada 10 saniye veya daha fazla süren ve apne nöbeti olarak adlandırılan bu kesintiler, damak, küçük dil, dil ve lenf bezlerindeki kasların uyku esnasında gevşemesi neticesi ortaya çıkar. Bu durum, normal horlama esnasındaki sürecin aynısıdır; fakat apnede hava yolu neredeyse kapanacak şekilde daralır. Neticede, kandaki oksijen miktarının azalmasına, karbondioksit miktarının artmasına sebep olunur. Bu durum gece boyunca birkaç defa tekrarladığında, düzenli uyku imkânsız hâle gelebilir. Böylece şiddetli yorgunluk ve hayat kalitesinde düşüş meydana gelebilir. Önemli bozuklukların ortaya çıktığı hastalarda bir saatte her biri yaklaşık 20–30 sn. süren 15 kadar apne nöbeti geçirme söz konusudur. Beynin arka bölgesine yerleştirilmiş solunum merkezleri, artan karbondioksit miktarını düşürmek üzere, sisteme sinyal göndererek, insanı derhal uyandırır. Şuurumuz taalluk etmeden mükemmel şekilde çalıştırılan bu refleks, söz konusu rahatsızlıktan doğabilecek olumsuzlukların giderilmesi için hayatî bir sigortadır. 

Uyku apnesi, ağız ve burun seviyesinde hava akımının kesilmesi (obstüriktif apne), hem hava akımının hem de solunum hareketlerinin kesilmesi (santral apne) veya bunların her ikisinin birlikte olması (miks apne) gibi birkaç şekilde görülebilir. Ayrıca çok yorgun olmak da, horlama ve apneyi artırır.

Apne, kişiyi yeterli oksijen seviyesinden mahrum bırakıp kalbin normalden daha zor çalışmasına sebep olabileceğinden, yetişkinlerde kalb yetmezliği gibi ciddi sağlık problemleri riskini de artırır. 

Apne teşhisi nasıl konulur?
Apne riski taşıyanlar genellikle aşırı kilolu ve kısa boyunludur; bu kişilerin altçenesi biraz geridedir. Apne teşhisini koymak için, başta burun olmak üzere bütün solunum yollarındaki tıkanıklar çok iyi değerlendirilmelidir. Geceleyin uyku bölünmesi, huzursuz uyuma, gündüzleri aşırı uykulu olma, uyurken gürültülü horlama, soluk almada uzun duraklamalar, sabahları yorgun bir şekilde veya baş ağrıları ile uyanma, apne rahatsızlığının olduğunu destekleyen işaretlerdir. Lâboratuvarda kandaki oksijen miktarı, nabız hızı, göz hareketleri, çene sesi, ağız boyunca olan hava akımı, göğüs kafesinin hareketi ve kalb ritimleri belirlenerek teşhis kesinleştirilir.

Horlama ve apne tedavisi
Bazı horlamaların sebebi, hayat tarzına bağlı alışkanlıklar olduğundan, bunlar bırakılabilir, değiştirilebilir veya en aza indirilebilirse horlama durdurulabilir. Fazla kilolarından kurtulan hastaların % 80'inde horlamanın önemli derecede azaldığı veya tamamen ortadan kalktığı görülmüştür. Zayıflamayla boğaz dokusundaki yağlar da azalacağından kişinin genel sağlık durumunda da iyileşmeler görülecektir. Ayrıca düzenli egzersizler, kas gücünün gelişmesine katkıda bulunarak horlamanın azalmasına vesile olabilir. 

Bazı hastalarda horlama ve solunum durması, sadece sırtüstü yatarken ortaya çıkmaktadır. Şişmanlık olmadığı hâlde horlama varsa, buna karşı bir tedbir olarak, sırt üstü yatmak yerine yan taraf üzerine yatılmalıdır. En uygun uyuma pozisyonu, sağ taraf üzerine yatmadır, ayrıca bu yatış şekli sünnettir (bkz: Sızıntı, Nisan 2006). Yüksekçe bir yastıkta uyumak da horlamanın azalmasına vesile olabilir. Ayrıca yatmadan önceki üç saat içerisinde sakinleştirici ilâçları ve uyku haplarını almamak ve ağır yemek yememek gerekir. 

Bu tedbirlerle horlama giderilemediği takdirde bir kulak-burun-boğaz doktoruna müracaat edilerek ilâç veya cerrahî tedavilere geçilebilir. Burunda tıkanıklığa yol açan alerjiler varsa soluk almayı kolaylaştıran ilâçlar tavsiye edilir. Eğer burundaki tıkanıklık birkaç gün içerisinde düzelmezse, farklı tedavi şekilleri düşünülmeli, ilâçlar uzun süre kullanılmamalıdır. Apneye ilâç tedavileri netice vermemişse, uyku esnasında oksijen maskesi takılması gerekebilir. En son çare olarak cerrahî müdahale ile tıkanıklığa sebep olan burun problemleri, damak veya küçük dildeki sarkmalar ile çene yapısındaki şekil bozuklukları ameliyatla düzeltilebilir. 

Çevremizdeki hassas insanların veya aile içinde, eşler de dâhil olmak üzere, insanların horlamadan rahatsız olmamaları için gerekli ne varsa yapmak, onların hukukuna saygı açısından önemlidir. Diğer yandan da horlama problemi olan insanlarla yaşamak durumunda olan insanlar, bu duruma kısa süreli de olsa hoşgörü ile yaklaşmalı ve horlayan insanları küçük düşürücü bir tavır sergilememeli, gerekli tedbir ve tedaviler konusunda onlara yol göstermelidir. Bilhassa eşler arasında bu problem büyümeden tedavi yolları aranmalıdır.

Kaynak
- Snoring and Sleep Apnea, http://hcd2.bupa.co.uk/fact_sheets/pdfs/snoring.pdf
Şakir ASLAN  

17 Ekim 2012 Çarşamba

Yatalak hastalara iyi haber!


Felç, doku sertleşmesi gibi sağlık sorunları nedeniyle hayatını yatağa bağımlı veya oturarak geçirmek zorunda kalan, bu nedenle vücutlarında yaralar oluşan ve dolaşım problemleri yaşayan hastalar için ''şort'' geliştirildi.''New Scientist '' dergisinde yayımlanan makalede, nörologlarca geliştirilen şortun, hastaya az miktarlarda elektrik akımları yolladığı, bu sayede dokuların uzun süre basınç altında kalmasına bağlı olarak gelişen ve daha çok kuyruk sokumu ve çıkık kemikler üzerinde oluşan doku ölümüne bağlı yaraları engellediği belirtildi.Kanada 'nın Calgary Üniversitesi'nden Sean Dukelow ve ekibi, geliştirdikleri ''akıllı şortlar'' sayesinde, vücutta söz konusu yaraların oluşmasının engellenebileceğini bildirdi...http://www.samanyoluhaber.com/saglik/Yatalak-hastalara-iyi-haber/862002/

14 Ekim 2012 Pazar

Kansızlık, hastalık habercisi olabilir


Hematoloji uzmanı Prof. Dr. İsmet Aydoğdu, kansızlığın hastalık habercisi olduğunu söylüyor.
 Başlı başına bir hastalık olmayan kansızlığa demir, B12 ve C vitaminleri, folik asit, çinko ve bakır eksikliği sebep olabiliyor. Aydoğdu, “Bunların altından basit bir ülser ya da kanser de çıkabiliyor. Nedeni bilinmeden yapılan kansızlık tedavisi, önemli hastalıkların geç tanı ve tedavisine yol açıyor. Nedeni bilinmeyen kansızlık tedavi edilmemeli.” diyor. Yetişkinlerde daha sık görülen kansızlıkla ilgili “Sadece bitkisel gıdalarla beslenmede hem demir hem de B12 eksikliği olur. Et protein, demir ve B12 kaynağıdır. Demir ve B12 eksikliği, beyin fonksiyonlarını etkiler. Özellikle B12 vitamini eksikliğinde bunama bile görülebilir. Bacaklarda uyuşma, karıncalanma ve ağrılar olabilir.” diyen Aydoğdu, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Halsizlik, yorgunluk, çarpıntı, baş ağrısı, idrarda renk değişikliği, ateş, terleme ve kilo kaybı kansızlık belirtileridir. Bu durumda doktora başvurulmalı

12 Ekim 2012 Cuma

Bir’e Sevdalı Gençler



Yaşar BEÇENE

Bir Tatlı Adem hatırı için;

Bir'e sevdalı gençler; davam deyip gittiler
Bir’in hülyası ile ocak ocak tüttüler

Yurt olmuştu Afrika tâ buz kesen Sibirya
Bozkır hülyalarını emziren Amuderya

Çiçek çiçek açarken sararan bahçelerde
Solmayan muştuları verdiler seherlerde

Yudumlarken acıyı şeker şerbet saydılar
Yaşatma arzusuyla rayihalar yaydılar

Asrın güvercinleri gölge oldu canlara
Kutsal mühür vuruldu titreyen fermanlara

Işıl ışıl gözleri; secdeli alınları
Lâl ü güher sözleri; bahardır yarınları

Bu gençler âlemlerin umudu sevincidir
Çekilmez elemlerin içindeki incidir

Bindikleri atları gümüşten kanatlıdır
Âdemdir her birisi; hem de baldan tatlıdır

Avuçlara dolarken gökyüzünden şualar
Ne gamdır ne kederdir ılgıt ılgıt dualar

Zaman küçük bir andı; mesafeler daraldı
Âdem Bir’e uzandı gurbette tadı kaldı

Hibrit yöntemiyle, kalp hastaları 2 günde taburcu oluyor


Hibrit (melez) kavramı daha çok hem elektrikle hem de benzinle çalışan otomobiller için kullanılıyor. Fakat bugünlerde hibrit kalp-damar cerrahisi alanında cerrah ve kardiyoloğun birlikte gerçekleştirdiği ve hastaya daha az zarar veren işlem olarak tanımlanıyor.
Bu yöntemi uygulayan Türkiye Diyanet Vakfı 29 Mayıs Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Turan Yılmaz, “Birçok ağır kalp hastalığında, ileri yaşlı hastalar veya açık kalp ameliyatlarına dayanamayacak akciğer-böbrek-karaciğer hastalığı bulunanlarda hibrit girişim uyguluyoruz. Kardiyologlarla beraber ameliyata girerek; hastalığın bir kısmını anjiyo ile bir kısmını da küçük kesilerden ameliyat yaparak gideriyoruz. Bu şekilde ölüm riskini azalttığımız gibi, hastanın daha çabuk sağlığını kazanmasını da sağlamış oluyor. Hibrit girişim açık cerrahinin karşıt alternatifi değil, yeni bir opsiyonu olarak kabul görmektedir.” diyor.
Bu operasyonlar için kalp-damar cerrahisi bölümlerine de mutlaka hibrit ameliyathanelerin olması gerektiğini belirten Yılmaz şu ifadeleri kullanıyor: “Burada hem girişimsel radyoloji hem de cerrahi girişimleri aynı anda yapılıyor. Bu konuda kalp damar cerrahisi kliniklerine anjiyo cihazları alınmalı. Bu bölümlerde bu cihazlar olmadığı için maalesef genelde açık ameliyatlar tercih ediliyor. Hibrit yöntemine göre 2 günde taburcu olup, bir haftada hastalığı atlatacak kişiler bir aydan önce iyileşemiyor.
Yılmaz’ın verdiği bilgilere göre, hibrit endovasküler (damar içi) girişimlerde hasta kaybedilme oranı yüzde 0,5’in altında iken sadece vücuda kan dağıtan aort atardamarındaki anevrizmaların (balonlaşmanın) cerrahi tedavisinde hastanın ameliyata bağlı kaybedilme oranı yüzde 5-10 civarında.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Âmâlar İçin Yeni Bir Ümit: Biyo Retina


Görebilmenin ne kadar büyük bir nimet olduğunun çoğu zaman farkında olmayız. Ne zaman ki, bir göz rahatsızlığı yaşar veya âmâ bir kişinin karşılaştığı zorluklara şahit oluruz, işte o zaman bize bahşedilen bu büyük nimeti hatırlarız. Âmâların problemlerine çözüm bulmak için, çeşitli sahalarda araştırmalar sürüyor. Retina implantasyonları, âmâlar için son yıllarda büyük bir ümit ışığı olarak gündemdeki yerini koruyor. Yeni bir göz implantasyon tekniği, âmâ kişilerin okuyabilecek kadar görmelerine imkân sağlamayı vaat ediyor.

Nano Retina adlı şirketin geliştirdiği teknik, bugüne kadar uygulanan ikinci metot. 2011'de bir şirket, tam anestezi altında 4 saat süren bir ameliyatla hâricî bir aparat ve bir antenle görme desteği sunmuştu. Oldukça maliyetli olan bu ameliyatlar sayesinde birçok kişi artık görebiliyor. Bu teknikte, gözlük üzerindeki kameradan gelen görüntüler, yine gözlük üzerine yerleştirilmiş antenden telsiz yayını ile retinaya yerleştirilen mini algılayıcılara iletiliyor. Sözkonusu tekniğin biyo retinaya kıyasla dezavantajı, bir aparatın taşınma mecburiyeti. Yeni teknik bu olumsuzluğu ortadan kaldırıyor; artık anten veya hâricî bir cihaza ihtiyaç duyulmuyor. İmplant malzeme retina üzerine yerleştiriliyor ve bu tabaka bir lâzer ışığı ile aktive ediliyor. Ameliyat ise, bir yarma operasyonu ile yarım saatte tamamlanıyor. Bu tekniğin en büyük dezavantajı ise renkleri tanımaması, yani siyah-beyaz (gri tonları ile) bir görüntü sunması. Klinik denemelerin 2013 yılında tamamlanması hedefleniyor.

http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/saglik-bilim-teknoloji-ekim-2012.html

4 Ekim 2012 Perşembe

Hipertansiyon hastalarını sevindirecek tedavi!


Istanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp FakültesiKardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr.İbrahim Keleş , yazılı açıklamasında,hipertansiyon hastalarının yaklaşık yüzde 20'sinde çoklu ilaç tedavisine rağmen tansiyonun normale dönmesinin sağlanamadığına işaret etti. Keleş, en zor grup olan bu grupta ''renal denervasyon''un, ''en uygun'' tedavi olduğunu belirttiBu işlemin, böbreğin santral sinir sistemi ile ilişkisini kesmeye dayandığını kaydeden Keleş, tedavide radyofrekans dalgaları kullanılarak böbrek arterinin çevresindeki sempatik sinirlerin devre dışı bırakıldığını ifade etti.Prof.Dr. Keleş, işlemin anjiyoya benzer bir yöntemle yapıldığını, 30 dakika civarında sürdüğünü ve hastaların 1-2 gün sonra taburcu edildiğini anlattı.Türkiye'de az sayıda merkezde uygulanan bu yöntemin, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde de uygulanması için Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Keleş öncülüğünde çalışmalara başlandığı bildirildi.
http://www.samanyoluhaber.com/saglik/Hipertansiyon-hastalarini-sevindirecek-tedavi/845139/

23 Eylül 2012 Pazar

Bu ileri yaş hastalığı gençler için de tehlike!


Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Beyin Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Feridun Acar, 7 yıl önce PAÜ'de hareket bozuklukları ünitesini kurduklarını ve bu ünitede parkinson, tremor, distoni, epilepsi gibi hareket bozuklukları yaşanan hastaların takip ve tedavisinin yapıldığını belirtti. Acar, ileri yaş grubu rahatsızlığı olan parkinsonun, genetik faktörlere bağlı olarak daha genç yaşlarda da ortaya çıkabildiğini de dile getirerek, şunları söyledi: ''Parkinson hastalığı genellikle 55 yaşından sonra ortaya çıkan bir hastalık. 65 yaşından sonra her bin kişiden 4'ünde parkinson hastalığı görülüyor. Bu hastalığın 30'lu yaşlarda başlayan formları da var. Genelde hareketlerde yavaşlama, titreme, kollarda ve bacaklarda kasılma, mimiklerde donma ve ilerleyen dönemlerde titremelerde, donmalarda artmalar oluşuyor. Ana tedavisi ilaç, ama ilaç tedavisinin yetmediği durumlarda bu hastalarda cerrahi tedaviler uyguluyoruz. Oldukça da yüz güldürücü sonuçlar alıyoruz. Hastaların ortalama yüzde 80'ini günlük hayatlarına döndürüyoruz.''

15 Eylül 2012 Cumartesi

Kansere karşı kokulu kara üzüm


Ondokuz Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Çelik, Türkiye ve Amerika'nın önde gelen en kaliteli kokulu kara üzüm çeşitlerini topladıklarını ve 61 çeşidi araştırma sahasında çoğaltarak bölgeye uygun çeşidi belirlediklerini anlattı,
Çelik, şöyle devam konuştu:

''Kara üzüm kabuğundaki resveratrol maddesi içeriği en fazla Karadeniz Bölgesi'nde yetişen üzümlerde görülüyor. Bu nedenle bölgede bağcılığın geliştirilmesini sağlamayı hedefliyoruz. Karadeniz Bölgesi'ndeki nemli iklimlerde yetişen kokulu kara üzümün kabuğunda bolca yer alan resveratrol maddesi bir yandan üzümün yetişmesini sağlarken öte yandan antioksidan, antimutagen ve antikanserojen aktivitesi göstererek, insan vücudunda kanser dokularının oluşumunu, gelişimini ve artmasını engellemekte. Ayrıca kolesterolü düşürdüğü de saptanmıştır. Kara üzüm vücutta yağların erimesine yardımcı olarak cildin taze ve temiz bir görünüm almasını sağlıyor. İçerdiği maddeler sayesinde güzellik iksiri olarak da nitelendiriliyor. Bir salkım kara üzüm veya buna eş değer kurutulmuş kara üzüm, vücudu ve beyin hücrelerini zindeleştiriyor.''

7 Eylül 2012 Cuma

Cildin fizyolojik olarak kozmetiğe ihtiyacı yok


Derinin sağlıklı, temiz, pürüzsüz ve güzel görünmesi için kullanılan kozmetikler, yanlış uygulandığında ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Rastgele kozmetik kullanımının, başta alerjik reaksiyonlar olmak üzere uzun vadede kansere sebep olabileceğini belirten uzmanlar, kozmetik ürünlerin hekim ya da uzman tavsiyesine göre kullanılması gerektiğini ifade ediyor.
Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi (SAÜ) Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Teoman Erdem, kozmetik ürünlerin zorunlu olmadıkça kullanılmaması tavsiyesinde bulunuyor. Kozmetiklerin bir cildiye uzmanı ya da dermatoloğun önerdiği şekilde kullanılmasının faydalı olduğunu kaydeden Erdem, "Neden kozmetik kullanılıyor? Hastanın derisi kuruysa nemlendirici önerebiliriz. Yağlıysa temizleyici önerebiliriz. Bize 'Hangi kozmetik ürünü kullanalım?' diye soruyorlar. Kullanmak zorunda değilsin ki. Derinin her şeyi var. Fizyolojik olarak bir şeye ihtiyacı yok. Gerçekten kişinin derisi hassas ise güneşe bağlı kızarıyorsa koruyucu sürsün ama uygun bir ürün. Derisi kuruysa nemlendirici sürsün. Yağlıysa temizleyici sürsün. Ancak 'kırışıklıklarım gitsin' diye sabah akşam krem sürmenin uzun vadede birçok yan etkisi çıkıyor." diyor.
Bilinçsiz kozmetik ürün kullanımına bağlı kanser vakalarının görüldüğünü anlatan Erdem, şunları söylüyor: "Kozmetiklerin büyük bir kısmı deri yoluyla emiliyorlar. Dudak boyaları yutuluyor. Parfümler solunum yoluyla vücuda girebiliyorlar. Kozmetik ürünler lenfoma, lösemi dediğimiz kanserler başta olmak üzere bu tür riskleri artırıyor. Hatta mesane kanserinde bile artış olduğu gösterilmiş bazı araştırmalarda. Kuaförlerde kanser görülme sıklığı temasa bağlı olarak 2-3 kat artıyor."
Kozmetik ürünlerde yan etkilerin uzun süre kullanıma bağlı olarak ortaya çıktığını ifade eden Erdem, en çok karşılaşılan yan etkilerin alerjik reaksiyonlar olduğunu dile getirdi. Kozmetiklerin yüzde akneye yol açtığını anlatan Erdem, "Deri üzerindeki gözenekleri kapatıyor. Özellikle yağlı ürünler...

31 Ağustos 2012 Cuma

efeler: Sabunda büyük tehlike

efeler: Sabunda büyük tehlike: Antibakteriyel sabun  larda mikropları önlemek için kullanılan triklosan maddesinin kas fonksiyonlarını ve iskelet...

Sabunda büyük tehlike











Antibakteriyel sabun larda mikropları önlemek için kullanılan triklosan maddesinin kas fonksiyonlarını ve iskelet yapısını olumsuz etkilediği ortaya çıktı. Triklosanla ilgili bulgular büyük endişe yarattı.

Mikrop bulaşmasını önlemek veya azaltmak için özellikle antibakteriyel sabunlar, diş macunları, deodorantlar, tıraş losyonları ve kozmetiklere katılan ve sağlık üzerine pek çok olumsuz etkileri olan triklosanın kas ve iskelet fonksiyonlarını da olumsuz etkilediği ortaya çıktı. Proceedings of the National Academy of Sciences isimli tıp dergisinin son sayısında yayımlanan araştırmada, fare ve balıklar üzerinde triklosan maddesinin etkileri test edildi. Triklosana maruz bırakılan farelerde kalp fonksiyonlarında 20 dakika içinde yüzde 25 ve kol kavrama kuvvetinde 1 saat süreyle yüzde 18 azalma olduğu belirlendi. Bu balıklar 7 gün süreyle triklosan bulunan suda bulundurulduklarında yüzme aktivitelerinin hem normal yüzmede ve hem de yırtıcı bir hayvan tarafından tehdit edildikleri durumu taklit eden yüzme testinde kontrol grubuna göre önemli ölçüde azaldığı belirlendi. Araştırmayı yürüten UC Davis Veterinerlik Fakültesi profesörlerinden Isaac Pessah, “Triklosan neredeyse herkesin evinde bulunuyor. Her tarafa yayılmış durumda. Havyanlar üzerinde yapılan bu araştırma bu maddenin insanlar üzerinde de aynı etkiyi yapabileceğini kanıtlıyor” dedi. Kalp-damar hastalıkları profesörü Nipavan Chiamvimonvat da “Hayvanlarda elde ettiğimiz bu sonuçların insanlar için de geçerli olduğu tabii ki söyleyemeyiz, daha pek çok araştırmanın yapılması gerekir. Ancak, araştırmada triklosanın kalp kası fonksiyonlarını etkilediği belirgin şekilde görülüyor. Elde ettiğimiz sonuçlar bu maddenin insan sağlığı için çok zararlı olabileceğini düşündürüyor” diye konuştu. Uzmanlar triklosan içeren ürünlerin kullanımında dikkatli olunması tavsiyesinde bulundu.

Triklosan nedir?

Triklosan, mikrop bulaşmasını önlemek veya azaltmak için özellikle antibakteriyel sabunlar, diş macunları, deodorantlar, tıraş losyonları, kozmetikler ve başka pek çok ürüne katılan bir maddedir. 40 yıldan beri kullanılan triklosanın yan etkileri 2000’li yıllada yapılan araştırmalarla ortaya çıktı. Maddenin zararları şöyle:

- Klorla birleştiğinde kloroform gibi kanserojen maddelerin oluşmasına neden oluyor.

- Bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç kazanmasına sebep oluyor.

- Hormonlar üzerinde bozuçu bir etkisi, ayrıca vücuttan atılmaları çok yavaş olup tabiatta da çok uzun süre kalıyorlar.

- Çocuklarda alerji ve egzamaya neden olabilir. 

VATAN


22 Ağustos 2012 Çarşamba

Farkına Geç Vardığımız Nimet: Yakını Görme


İnsanoğlu uzağa ve yakına odaklanabilen kameralar yapabilmek için çok uzun mesailer harcamış, pek çok merhaleden sonra özellikli objektifler icat etmiştir. Başlangıçta basit çekimler yapabilen bir ila üç mercekli objektifler kullanılırken, bir çiçeğin üstündeki çiğ tanesi veya o çiçeğe konmuş bir arının fotoğrafını daha iyi bir şekilde çekebilmek için günümüzde yedi ila on mercekli objektifler kullanılmaktadır. Acaba insanoğlu, Allah'ın (celle celâlühü) bahşettiği gözün, uzak ve yakındaki değişik renk ve şekilleri görme kabiliyetinin ne kadar farkında? Maalesef birçok şeyin değerini kaybedince anlayan insan, yakını görebilme nimetini de 40 yaşından sonra yakındaki yazıları gözlüksüz okuyamadığı veya iğneye iplik geçiremediği zaman ancak anlamaya başlar.

Peki, ne oluyor da gözlerimiz 40 yaşından sonra hâlâ uzağı net görebilirken, yakını net görememeye başlıyor? Bunu anlayabilmek için gözün yapısını ve görme fonksiyonunu incelemek gerekir. 

İnsan gözünün yapısı ve görme
Gözün dış kısmı, önde saydam tabaka (kornea) devamında da sert tabakadan (sklera, göz akı) müteşekkildir. Sert tabakanın iç kısmında damarsı tabaka (üvea) bulunur. Göz küresinin en iç kısmında ise ağ tabaka (retina) denen sinir tabakası olup, bu tabaka göze gelen ışınları elektrik sinyallerine çevirmekle vazifelidir. Gözün renkli kısmı olan irisin ortasındaki açıklığa gözbebeği (pupilla) denir. Gözbebeğinin hemen arkasına göz merceği yerleştirilmiştir. Net bir şekilde görebilmek için cisimlerden yansıyan ışınların retina tabakasındaki sarı noktaya (fovea) odaklanması gerekir. Fotoğraf makinelerinde görüntüyü filme mercek sistemleri odaklarken, gözde kornea ve göz içi merceğine bu vazife yüklenmiştir.

Korneanın kırma gücü sabit olup, 43 diyoptri civarındadır. Göz merceğinin kırma gücü ise istirahatta yaklaşık 20 diyoptridir. Bu iki yapı sayesinde, dış ortamdan gelen ışınlar, belli oranda kırılarak retinaya odaklanabilmektedir. Retina tabakasına gelen ışınlar kodlanarak elektrik sinyallerine çevrilir. Daha sonra, bu elektrik sinyalleri görme siniri (optik sinir) vasıtasıyla beyinde ilgili bölgelere yönlendirilir. Görme sinirindeki uyarıların çoğu, beyindeki görme merkezine (oksipital korteks) ulaşır. Görme merkezine ulaşan kodlanmış bu elektrik sinyalleri, beyinde görüntü hâline dönüştürülür ve böylece cisimleri görmüş oluruz. Görme sinirinden gelen uyarıların bir kısmı görme merkezinin dışında göz hareketleri, ışık refleksi ve biyolojik saatle (sirkadiyen ritim) ilgili bölgelere ulaştırılır. 

Merceğin vazifesi ve akomodasyon
Altı metreden daha uzaktaki cisimlere bakarken kornea ve merceğin kırma gücü (43+20=63 diyoptri) cisimlerin görüntüsünü retinaya odaklamaya yeter. Fakat daha yakına bakıldığında cisimlerin görüntüsünün retinaya odaklanabilmesi için ilâve bir kırıcılık gücüne ihtiyaç vardır. Makinelerin objektiflerinde bu iş, mercek sistemlerinin hareketleriyle sağlanır. İnsan gözünde korneanın kırma gücü değişmediği için bu ilâve kırma gücünü karşılama görevi göz merceğine yüklenmiştir. Bu görevi yapabilmesi için damar içermeyen esnek bir yapıda yaratılmıştır. Damar ihtiva etmediği ve kanlanması olmadığından, beslenmesine ve artık maddelerin mercekten uzaklaştırılmasına, siliyer cisimden salgılanan ve gözün tonusunu meydana getiren göz içi sıvısı aracılık eder. Merceğin beslenmesini sağlayan göz içi sıvısında, O2 (oksijen) miktarı düşük olduğundan, mercek enerji ihtiyacının çoğunu anaerobik metabolizmayla sağlayacak şekilde yaratılmıştır. 

İris gözbebeğinin hemen arkasında bulunan göz içi merceği şeklini değiştirebilmesine uygun bir ortama yerleştirilmiştir. Mercek, kendisi için hazırlanan bu mekânda küçük iplikçikler (zinn lifleri) ile siliyer cisim denen göz bölümüne tutunmuş şekilde asılı olarak durmaktadır. Zinn liflerinin tutunduğu siliyer cisimde, siliyer kas bulunur. Siliyer cisim ile mercek arasında 0,5 mm boşluk vardır. Siliyer kas, istirahat hâlinde iken zinn lifleri gergindir ve mercek daha düz bir konfigürasyonda bulunur. Siliyer kas kasıldığında zinn lifleri gevşer ve mercek çapında küçülme, kalınlığında artma olur. Kalınlaşan mercek daha bombe (küremsi) bir şekil alır ve kırma gücü artar ve böylece göz yakını net görebilecek bir duruma gelir. Bu şekilde yakındaki cisimleri net görmek için, göz içi merceğinin kırıcılığının artması hâdisesine akomodasyon denir. Eğer siliyer kasa gelen uyarı ortadan kalkarsa, siliyer kas gevşer, zinn lifleri gerilir, böylece merceğin kalınlığında azalma yani şeklinde düzleşme olur ve kırıcılığı azalır. Bu sayede daha uzaktaki cisimleri net görecek bir vaziyet alır. 

Akomodasyon mekanizması ve yaşlılıkta akomodasyon kaybı
Uzaktaki bir cisme bakarken, birden yakındaki bir cisme bakıldığında bulanık bir görüntü meydana gelir. Bu bulanık görüntü beyindeki görme merkezine ulaştığında (oksipital korteks) buradan kalkan uyarılar, özel sinir yollarıyla Eddinger Wetsphall nükleusuna oradan da gözün siliyer kasına ulaşır. Göz içi merceğinin kırıcılığı optimum oranda artırılarak bu bulanık görüntü, biz fark etmeden çok kısa bir zaman diliminde netleştirilir. 0,35 saniye gibi kısa bir zamanda gerçekleşen bu mekanizmanın gün içerisinde binlerce defa kusursuz bir şekilde işleyişi, bu mükemmel mekanizmanın yaratıcısını hatırlatır.

Akomodasyon kabiliyeti çocukken en yüksek seviyededir ve yaş ilerledikçe gözün bu kabiliyeti giderek azalır. Çocukken yaklaşık 14 diyoptri olan akomodasyon gücüyle birlikte istirahat halinde 20 diyoptri olan mercek kırma gücü 34 diyoptriye kadar artabilir. Böylece çocuklar, yaklaşık yedi cm mesafedeki cisimleri bile akomodasyon yetenekleri sayesinde net olarak görebilirler. Yaşla beraber akomodasyon gücü azalır. 40 yaşına gelindiğinde dörtsekiz diyoptriye, 50 yaş civarında ikiüç diyoptriye düşer ve 60 yaşından sonra da akomodasyon gücü pratikte ortadan kalkmış olarak kabul edilir.

İleri yaşlarda göz içi merceği, saydamlığını kaybeder ve kesifleşerek katarakt meydana gelir. Saydamlığını kaybeden göz merceği, katarakt ameliyatıyla temizlenir ve yerine merceğin kırma vazifesini yapması için sun'i mercek yerleştirilir. Ama günümüz teknolojisi, henüz insanın kendi göz merceğinin vazifelerinin tamamını yerine getirebilen sun'î göz merceğini üretememiştir. Günümüzde ameliyatlarda kullanılan sun'î göz içi mercekleri, akomodasyon yapamamaktadır. Bu tip merceklerin çoğu, ya uzak veya yakında belirlenen bir noktaya odaklanabilen merceklerdir. Yeni geliştirilen çok odaklı (multifokal) merceklerde ise, yakını ve uzağı görmek için çeşitli mekanizmalar kullanılmakla birlikte, bu mercekler henüz insanın kendi merceğinin yerini tam olarak tutabilecek seviyede değildir. 

Yakına ve uzağa bakışta göz hareketleri
Göz hareketleri sayesinde cisimlere baktığımızda, kafamızı her zaman oynatmak zorunda kalmayız. Gözlerin aynı tarafa yöneldiği hareket tipine, versiyon tipi hareketler denir. Bu hareket tipinde sağ tarafa bakarken iki gözümüz sağa, sol tarafa bakarken de iki gözümüz sola doğru yönelir. Diğer bir hareket çeşidi ise, iki gözümüzün birbirine zıt yönde hareket ettiği verjans tipi hareketlerdir. Verjans tipi hareketler, beynin ayrı bir merkezinde kodlanan bir göz hareket çeşididir. Yakına baktığımızda gözler birbirine yaklaşırken (konverjans), uzağa baktığımızda gözler birbirinden uzaklaşarak (diverjans) aynı noktaya odaklanır. Konverjans mekanizması olmasaydı ve gözler hep aynı yöne hareket etseydi, insanlar iki gözüyle yakındaki bir noktaya odaklanamayacak ve üç boyutlu görme (derinlik hissi) olmayacaktı. 

Akomodasyon ve konverjansa ek olarak yakına baktığımızda, gözbebeklerimizde küçülme (miyozis) olur. Gözbebeklerinin küçülmesiyle cisimlerden gelen ışınlar, retinada daha iyi odaklanır. Bu sayede daha net bir görüntünün meydana gelmesi sağlanır.

Yakına baktığımızda net görmemiz için akomodasyon, konverjans ve miyozis refleks olarak aynı anda gerçekleşir ve buna uyum mekanizması denir. Bu karmaşık hâdiseler zincirinin detayları, hâlâ tam olarak anlaşılamamıştır. 

16 Ağustos 2012 Perşembe

Bu kan grubuna sahipseniz dikkat



20 yıla yayılan ve 90 bin kişiyi kapsayan araştırmaya göre kan grubu AB olanların kalp hastası olma riski en yaygın kan grubu olan 0'dakilere göre yüzde 23 daha fazla.

Araştırmaye öncülük eden Prof. Lu Qi, "Kan grubunuzu değiştirmeniz mümkün değil. Ama bu bulgular, doktorların kimin kalp hastalığı riski altında olduğunu anlamasına yardımcı olabilir. Kolesterol ve tansiyon değerleriniz gibi kan grubunuzu bilmeniz de önemli. Eğer risk altında olduğunuzu bilirseniz ona göre daha sağlıklı bir yaşam tarzı benimseyebilirsiniz" dedi.

Araştırmaya göre kan grubu B olanların 0 grubundakilere göre kalp hastalığı riski yüzde 11 daha fazla. A grubunda olanlarda bu riskin yüzde 5 daha fazla olduğu belirtiliyor.

Belli kan gruplarında riskin daha fazla olmasının nedeni bilinmiyor.
Ancak A grubunun kötü kolesterolle ilişkili olduğu kaydediliyor. AB grubunun da kalp damarlarına zarar veren inflamasyonla bağlantısı olduğu belirtiliyor.

Uzmanlar, araştırmanın Amerika'da yapıldığını ve bu sonucun tüm etnik gruplar için geçerli olup olmayacağının bilinmediğine dikkat çekiyorlar.

11 Ağustos 2012 Cumartesi

Canım sıkılıyor diyen gençlere nasıl yaklaşmalı?


-Ergenlik çağındaki gençlerimiz zaman zaman can sıkıntısından yakınıyorlar. Yapacak birçok şey varken can sıkıntısından hiçbirine adapte olamadığını söyleyen gençler olduğu gibi yapacak bir şey olmadığını hiçbir şeyin kendisine cazip gelmediğini söyleyen gençler de var. Anne-babaların gençlerle ilgili planlamalarında onları geliştirici alanlara yönlendirmelerinde karşılaştıkları en büyük zorluklardan biridir can sıkıntısı.

Can sıkıntısı iç huzurunun, ferahlığın tam tersi bir daralma ve iç sıkıntısını ifade eder ki sebebi de çareleri de çok çeşitlidir. Depresyon, yorgunluk, fizyolojik durum gibi sebeplere bağlı olduğu gibi kişinin içinde bulunduğu manevi durumla da alakalıdır.

Aslında can sıkıntısı hedefe odaklanmayı en fazla zorlaştıran bir ruh hali olduğu kadar kişinin kendisini bilmesini, tanımasını aczinin farkında olmasını sağlayan bir ruh halidir. Can sıkıntısı, ciddi bir sağlık sorunu, bir işlev eksikliği kadar hatta bazen daha da fazla kişinin yaşama enerjisini, isteğini alıp götürmekte bütün imkânlar kullanılamaz hale gelmektedir. Kişide iç huzuru, neşe, gönül genişliği olduğunda ise sağlık sorunları imkân eksikliği gibi engelleri daha kolay aşmaktadır.

Can sıkıntısı olan kişiye bir şey söyleyebilmek, yardımcı olmak için önce onu anlamak dinlemek gerekir. Eğer can sıkıntısı çeken kendimiz isek kendimizi anlamamız gerekecektir. Can sıkıntısı bir nevi gönül ağrısıdır. Ağrı biyolojik bütünlüğümüzü tehdit eden durumların farkına varmamızı sağlayan bir sinyaldir. Bedensel hastalıklarımızın en önemli belirtisi olduğu gibi ruhsal sıkıntılarımızın bedene yansımasını da gösteren ağrıyı kişi tanımadıkça organik sorununun tespit edilmesi çok kolay olmamaktadır. Ağrı uyuşma şeklinde mi zonklayıcı mı, sürekli mi, zaman zaman mı bütün bunların doğru bir şekilde tanımlanması tıp uzmanını doğru bir şekilde yönlendirmektedir. Aynı şekilde kişi can sıkıntısı olarak tarif ettiği durumu ne kadar iyi belirlerse bu durumdan o kadar kolay kurtulabilecektir. Bazen kişi hiçbir şey yapmak istemez, yalnız kalmak, düşünmek kendini tanımak ister. Kendi kendine kalıp düşünmek, manevi bir hal içinde olduğunda tefekkür etmek demektir ki bu hem kişi için bir ihtiyaç hem de bir ibadettir. Tefekkür etmeden kişi ne imanının tam farkındadır ne de ibadetlerini şuurlu bir şekilde yapabilir.

Bu sebeple anne-babaların da gençlerin de sürekli bir şeyler yapma konusunda ifrat ve tefritten kaçmaları gerekmektedir. Gençlerin büyük bir kısmı can sıkıntısından kurtulmak için müzik, film, sosyal medya, cep telefonu gibi teknolojik vasıtaları kullanıyorlar. Halbuki bunlardan belli bir program dâhilinde yararlanılmadığı takdirde kişiye geçici bir rahatlık sağlamakta, bir nevi sıkıntısı unutturulmaktadır. Ağrı kesiciler nasıl hastalığı tedavi etmiyor sadece semptomu ortadan kaldırıyorsa can sıkıntısını amaçsız şekilde gidermek de kişinin kendisini tanımasını, kendisini rahatsız eden durumların farkına varmasını, problemlerini belirlemesini dolayısıyla da çözüm bulmasını önlemektedir. Can sıkıntısından muzdarip olan kişinin doğal güzelliklerin olduğu yerlerde bulunması, temiz hava, güneş ışığı güzel manzaralardan istifade edip tabiattaki mahlûkatın yaşayışını ibret alarak izlemesi ise geçici değil kalıcı bir rahatlık sağlamaktadır. Doğal ortamlarda bulunmak hayattan zevk almayı, hayatın anlamını hissetmeyi kolaylaştırmaktadır.

Ruhun daralma ve genişleme halleri bilinmeli

Can sıkıntısı aşırı kaygı, depresyon, stres ve yorgunluktansa tedavi ya da psikolojik destek gerektirdiği gibi kişinin manen kuvvetli olması da sebep ne olursa olsun can sıkıntısından kurtulmasını kolaylaştırmaktadır. Kişinin ruhun kabz ve bast (daralma ve genişleme) hallerini bilmesi de manevi yönden kendisini geliştirmesi için bir kapı aralamakta ve can sıkıntısına çare olmaktadır. Dua, hataların şuurunda olup tövbe etme, zikir tefekkür gibi yollarla kabz halinden kurtulmaya çalışmak, kabz halinin bir imtihan olup bu haldeyken yapılan ibadetlerin daha kıymetli olduğunu bilmek de kişiyi manen güçlendirerek ruh ve beden sağlığı ile ilgili sıkıntılarından daha çabuk kurtulmasını sağlamaktadır. Din ve tasavvuf büyüklerinin hayatlarından örnekler sunmak, gezilerimizde manevi huzurlarına giderek ziyaretlerinde bulunmak can sıkıntısına çare olacak ruhsal doyum için uygun zemin oluşturmaktadır.

ZAMAN

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Dijital Şiddet



Kızılderili reisi Seattle, bundan yaklaşık bir buçuk asır önce Washington bölge valisi Isaac Stevens'a şöyle seslenmişti :"Beyaz Adam'ın bizim hayat tarzımızı anlayamadığını biliyoruz. Onun görüşüne göre, bütün topraklar birbirine benzer. Gece gelip topraktan ihtiyaçlarını alan bir yabancıdır o. Toprak onun kardeşi değil, düşmanıdır; bir kere fethedince devam eder yoluna. Toprağa aldırmaz bile, babasının mezarını da unutur, çocuklarının mirasını da. Anası olan toprağı ve kardeşi olan gökyüzünü birer mal gibi görür. Doymak bilmez açlığı, bir gün toprağı tüketecek ve geriye bir çöl kalacak yalnızca." 

Reis Seattle'in bilmediği şey, oyunun kuralının daha en başından belirlenmiş olmasıydı. Nitekim o da bu direnişini sonuna kadar sürdüremedi ve vahşi kapitalizme teslim oldu. Reis ve savaşçıları önce gerçek hayattan silindiler, sonra da Hollywood ve çizgi romanlar marifetiyle figüranlaştırılıp zihinlerde mahkûm edildiler. Dünya, Kızılderilileri iptidaî, vahşi ve acımasız olarak tanıdı. Onlar medenî dünyadan göç ederek topraklarına yerleşen kişiler karşısında hep iptidaî ve bu topraklara sahip olamayacak kadar liyâkatsiz gösterildiler ve tanıtıldılar.

Montaigne, 1580'de yazdığı Denemeler'deki, “Birinin Kazancı, Diğerinin Kaybıdır” başlıklı yazısında, siyah-beyaz zıtlığı içinde iki kutuplu dünya anlayışını kaçınılmaz bir kaide olarak anlatır. Bu anlayış insanlık tarihi kadar eski sayılmaktadır. Tarihî süreçte insanlar, devletler ve medeniyetler arasında sürekli olarak tek yönlü bir "var olmak için yok etmek" anlayışı hâkim olmuştur. Gerçekten de birinin varlığını, kendisi açısından tehlikeli görme; yaşamayı ve var olmayı bir başkasının yok olması ve ortadan kaldırılması üzerine kurma anlayışı, fertlerden ırklara, kültürlere, devletlere kadar farklı ölçeklerde hâkim bir felsefe haline gelmiştir. Gerek insanlar, gerekse devletler ve medeniyetler arası çatışmalarda, "öteki"ni ortadan kaldırma anlayışı, modern dünyanın insanı ve insanlığa ait değerleri ön plâna çıkarıp yüceltmesine(!) rağmen devam etmektedir. Yeni bin yılda modern dünyada, çevreye ve insana ait değerlerin önem kazanması, hukuk, sağlık ve eğitim gibi alanların hassasiyetle takip edilmesi ile aynı süreçte "acımasızca yok etmeyi tabiîleştirme" gayretleri, çok büyük bir tezat teşkil etmektedir.

Artık "birini yok etme zevki"(!) daha küçük yaşlarda, ilköğretim öncesine kadar (ülkemizde Şubat, 2004'te 4,5 yaşındaki çocuğun, bebeklik çağındaki kardeşini öldürmesi hâdisesi ibretlik bir örnektir) taşınmakta ve dijital ortamlarda, "Yok et onu!", "Öldür onu oğlum!", "Bitir işini!" naraları arasında beyinlere işlenmektedir. Çocuklar ve yetişkinler arasında yaygınlaşan bilgisayar oyunları ve son yıllarda gişe rekorları kıran (ne yazık ki izleyicilerinin büyük kısmını çocukların oluşturduğu) filmlerde bu sözler çok sık tekrarlanmaktadır. Bu husus, özellikle çocukları psikolojik olarak kaba kuvvete ve "öteki”ni yok etmeye davet eden bir mantığa dayanmaktadır. Bir başkasını ortadan kaldırıp güya onun bedenine girerek güç kazanma ve bir başkasını da kendine katma anlayışı, artık sadece mitolojilerde değil, sokaklarda satılan kitaplarda ve sinemalarda kapalı gişe oynayan filmlerde karşımıza çıkıyor. İşte kitabı satış rekorları ve filmleri gişe rekorları kıran Harry Potter'dan bu anlayışı sergileyen birkaç örnek: 
"Kendini kurtarmak için tertemiz, savunmasız birini öldürürsün, dudaklarına onun kanı değer değmez de yarım yamalak, lanetli bir yaşam sürdürürsün." (Harry Potter ve Felsefe Taşı, 297) (...) "Gölgeden, buhurdan başka bir şey değilim... Ancak bir başkasının bedenini paylaşırsam bir biçim alabiliyorum..." (s.335)(...)"Harry Potter'ın kanını istiyordum. On üç yıl önce benden gücümü almış olanın kanını istiyordum..."(Harry Potter ve Ateş Kadehi, s.769) 

'Bir başkasının bedenini paylaşmak', 'kendini kurtarmak için tertemiz, savunmasız birini öldürmek ve kanını içmek', 'kanla güç kazanmak' gibi ifadeler, bir yönüyle Satanizm'i ve Satanist ritüelleri hatırlatırken, bir yandan da "şiddet yoluyla başka birini ortadan kaldırıp, güç kazanarak kendi varlığını bir başkasını sömürerek sürdürmeyi" benimsemiş bir zihniyeti yansıtmaktadır. Bu zihniyete, fert plânında olduğu kadar, devletler ve medeniyetler plânında da rastlanabilir. 

Çocuklara eğitici zekâ oyunları yerine, iki kişinin birbirini yok ettiği ve yaşamak için karşısındakini ortadan kaldırma kurgusu üzerine kurulmuş oyunları sunma, bir art niyet eseri değilse bile, kötü bir eğitim anlayışının neticesi sayılmalıdır. Ama en önemlisi, gelecek nesillerin saldırgan liderleri, vicdanlarını daha kolay susturabilecekler ve bu tavırlarını (kendi iç dünyalarındaki kabullerle mukayese ederek) daha rahat sergileyebileceklerdir. 

Böylece şiddet yoluyla birilerini ortadan kaldırmak, millî bir heyecan oluşturarak, ilk önce küreselleştirilen dünya çocuklarının zihinlerinde bir anlam kazanacaktır. Her çocuk bilgisayarın başına geçip aslında kendi ülkesi ve medeniyetiyle hiç de ilgisi olmayan bir misyonu üstlenmiş olacaktır. Aktörlerin değişmesi halinde, yeni stratejilerin ortaya çıkaracağı "düşmanlar" için de, yeni CD'lerin hazırlanması ve çocukların büyük bir heyecanla yeni düşmanları, dijital ortamda sırtlarına ağır makinalı tüfekleri alarak ortadan kaldırması artık tabiîleşecektir.

Unutmamak lâzım ki, saldırganlık meyelanı her insanda değişik seviyelerde mevcut olmakla beraber, bu meyelan, hakkı savunmada kullanılmak üzere eğitilebileceği gibi, insanlara zulüm ve şiddet olarak da geri dönebilir. Çocuklarda saldırganlık eğilimi yüksekse, 'niyetsiz öğrenilen' bir davranış olarak kendini gösterir. Riches'a (1989:12) göre, sözlü veya fizikî şiddeti normal bir alışkanlık ve hayat tarzı olarak algılayıp uygulayanlardan ziyade, buna maruz kalanların üzerindeki yıkıcı tesirlere bakarak tarif ve tespit etmek daha anlaşılır bir yaklaşımdır.

Çocukların medyada maruz kaldıkları şiddet, masum kimlikli oyun kahramanları ve maskotlar, masal kahramanları, oyun kartları ve çıkartmalara kadar birçok vasıtayla yayılmaktadır. "Pokemon" kelimesinin açılımı olan "pocket monster", "cep canavarı"; "Dijimon" kelimesinin açılımı olan "digital monster" ise "dijital canavar" mânâsına gelmektedir. Satranca benzeyen pokemon oyununda, rakibini zehirli gazla uyutup yenen gaz pokemonu Haunter, biyolojik savaşları çocuk dünyasına tanıtan bir nitelik de taşımaktadır. Böylece çocuklar, farklı 'öldürme' biçimlerini yine bu tür oyunlar vasıtasıyla öğrenebilmektedir. RTÜK'ün Pokemon'u yasaklaması, bir fayda vermedi aslında. Çünkü vahşi kapitalizm oyunu daha büyük bir oyundu ve her seferinde tüketim kölelerine yeni alternatifler sunma pratiği üzerine kurulmuştu. Nitekim Pokemonlar'ın yasaklanmasından sonra, sahneye Dijimonlar çıkıverdi. Esasen adı ve niteliği ne olursa olsun, şiddet içeren her unsur, bir niyetsiz öğrenme (şuuraltı beslenmesi) ve şiddetle beslenme tehlikesini de beraberinde getirmektedir. Çocukların zaman zaman dijital ortamlardan gerçek hayata çıkmaları ve okullarda pompalı tüfeklerle katliamlar yapmaları da, şiddetle beslenmenin tabiî bir neticesi olarak değerlendirilebilir. 

Bir savaş kahramanı tipini temsil eden Rambo'nun gerçekleştirdiği misyon, pratik ve ferdî bir ilgi alanı olarak çocuklar arasında, kahramanlık ve cesaret gösterisiyle daha geniş bir kesime yayılmıştır. Bu misyonda şiddet, oyunun bir parçası değil, bizzat kendisidir. Rambo'nun ön plâna çıkarılması, ferdî şiddeti ve ferdin karşısındakini cezalandırabilme kâbiliyet ve hakkını da gündeme getirmektedir. Rambo, tek başına birini veya birilerini cezalandırabiliyorsa, o halde toplumu düzenleyen kanunlar ve sınırlamalar ne olursa olsun, kişinin hakkını şiddetle savunması ve şahsî adaleti bir öç alma tavrıyla uygulama hakkı da mâzur görülmektedir. Böyle bir anlayış pekâla, "intihar eylemleri"ne kalkışarak "toplum adına kurban olmayı kabullenme" ve böylece "ceza verme yetkisini fert olarak üstlenme" tavrını da doğurabilecektir. Öyle ya Rambo'nun yaptığı da (üstelik çağdaş hukuk düzeninde), ferdî cezalandırma ve adaleti tek başına uygulamaya girmiyor mu?! 

O halde pekâla bir ülkenin, devletler arası hukuk ve dünyadaki çağdaş adalet sistemi dışında hareket ederek tek başına başka bir ülkeyi cezalandırma hakkını meşrulaştırması da aynı mantık içerisinde değerlendirilebilir.

Çocukları şiddete davet eden ve düşmanı füzelerle yok ederek bir avuç küle çeviren CD oyunları ve süper güçlerin geniş finans desteğiyle hazırlanmış filmler, "affetmeyen, bağışlamayan ve hoş görmeyen" kahramanlarıyla, olumsuz tipler ve örnekler sunmaktadır. 

Ruhlara anarşizmin tohumlarını yerleştiren bu tür CD oyunları ve filmleri, saldırganlığa da meşru savunma görüntüsü vererek "gücü elinde bulunduran" otoriteleri haklı gösterme felsefesini içermektedir. Seçilen düşman, diğer medya araçlarıyla da olumsuzlandığına göre, onu "yok etme" görevi, büyük gücün yanında yer alarak yerine getirebilir. 

Görünüşte eğlenceden ibaret olan şiddet muhtevalı oyunlar, bir süre sonra artık karşılıklı iki çocuğun oynadığı heyecanlı bir oyundan öte, rekabeti "birbirini yok etme" ve "diğerini ortadan kaldırma" olarak algılayan bir zihniyete dönüşmektedir. Çocukların karşılıklı bıçak ve silahlarla dijital ortamda yaptıkları mücadele, "Ayağından vurdum seni, kana baksana!", "Oh alnından mıhladım!", "Bıçağı sırtına sapladım!", "Öldün oğlum sen!" karşılıklı sözleriyle, âdeta gerçek bir hâdiseye dönüşmektedir. Şiddeti şuuraltına yerleştiren ve onu bir "gizli kimlik" haline getiren bu tür eğitim anlayışları, aslında çocukları, gelecek nesilleri politik çıkarların ve bencil düşüncelerin kurbanı haline getirmektedir. Bugün şiddete destek veren bütün büyük-küçük devletlerin, şiddet eksenli politikalar uygulayan liderlerinin yaptıklarını doğru bulmaları, ne yazık ki şiddetle beslenmiş bir toplum projesinin gerçekleşmiş olduğu konusunda ip uçları taşımaktadır.

Kötü yaratıkların cezalarını görmediği, oyunun bir türlü sona ermediği ve kötülerin daima ayakta kaldığı bir dünyayı dayatan bu tür filmler, ne yazık ki çocukların psikolojik gelişmelerine de olumsuz tesir etmektedir. Çocuklara yönelik şiddet muhtevalı filmlerde, öldürmenin bütün biçimleri gösterildiği gibi, işkence de sıradan bir uygulama olarak sunulmaktadır. Günümüzde, siyasî ve sosyal olayları, uluslar arası meseleleri, serinkanlı, yapıcı ve karşılıklı güven yerine, şiddet ve baskıyla çözmeye çalışan çevreler, bir bakıma müşahede altına alınarak tedaviye tâbi tutulmaları gereken vak'alar olarak algılanmalıdır. 

Medeniyetler çatışması ve dünya hakimiyeti tezleri üzerine kurulu politikalar, sevgiyi, hoşgörü kültürünü ve "öteki”ni olduğu gibi kabullenme anlayışını, istenmeyen değerler olarak görür. Aşkın gücü ve sevginin değeri yerine, şiddeti, kaba kuvveti ve yok etmeyi vazgeçilmez bir unsur olarak işleyen Hollywood, son yıllarda dijital şiddetin en önemli kaynağı haline gelmiştir. Şiddetin şiddeti doğuracağı gerçeği, manzaranın daha da korkunç bir hal alabileceğini göstermektedir. Bu filmin mutlu sonla bitmesi, ancak ve ancak "gönül eğitimli" ve "sevgi eksenli" iyilerin çoğalması, "öteki"nin de bir Hak yapısı olarak algılandığı, sevgi ve hoşgörü kültürünün hâkim kılınmasıyla mümkün olabilir. 


__________________

Kaynaklar
- Ahmet Ertuğrul, Harry Potter Çılgınlığı, Kaynak Yay., İst. 2002
- Arnd Stein, Saldırgan Çocuk, Çev: Nükhet Polat, Papirüs Yay., İst. 1997
- David Riches (yayına hazırlayan), Antropolojik Açıdan Şiddet, Çev: Dilek Hattatoğlu, İst. 1989
- Michel de Montaigne, Bütün Denemeler I, Çev.: Erol Esençay, İst. 1983
- Özcan Köknel, Bireysel ve Toplumsal Şiddet, 2.bs., İst. 2000
- Seattle, Kızılderili Şefin Bildirgesi, Türkçesi: Sibel Özbudun, 2. bs.,Ütopya Yay., Ank. 2000

27 Temmuz 2012 Cuma

Şeker hastaları çikolata yiyebilir mi?


Amerikan Hastanesi Endokrinoloji, Diyabet ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü'nden Dr. Sinan Tanyolaç 'ın verdiği bilgilere göre, şeker hastalığı günümüzde sıklığı hızla artmakta olan önemli bir hastalıktır. Son yapılan çalışmada ülkemizde her 9 kişiden birinde bu hastalık bulunmakta ve önümüzdeki 25 sene içerisinde bu hastalığın her 4 kişiden birinde görüleceği tahmin edilmektedir.

Şeker hastalığının tedavisinde en önemli unsur diyettir. Yaşam biçiminin düzenlenmesi ve günlük kalori alımının kısıtlanması tedavinin esasını ve başarısını oluşturmaktadır. Diyet içeriği kişiden kişiye göre değişmekte, temel olan alınan kalorinin harcanan kaloriden az olmasıdır.

Düşük karbonhidratlı diyetler, yağdan fakir diyetlere göre kısa dönemde daha fazla kilo kaybına neden olmakta, kan şekeri ve kan yağları seviyelerinde azalma göstermektedir. Fakat uzun dönemde bakıldığında piyasada önerilen diyetlerin hiçbirisinin birbirinden anlamlı olarak bir farkının olmadığı anlaşılmıştır.

Yoyo Diyeti Nasıl Oluyor?

Günlük gıda alımında yukarıda belirtilen diyetlerdeki kesin sınırlamalar (bir gıda maddesi grubunun kesinlikle tüketiminin yasaklanması) bir süre sonra hastaların diyete uyumunu zorlaştırmaktadır. Diyete ilk başlayan hastalarda yüksek motivasyon ile kısa süreli kilo kaybı gözlenmekte fakat motivasyonun azalması ile birlikte verilen kilolar geri alınmaktadır. Bu tarz diyetlere "yoyo" diyetleri adı verilmektedir.

Çok Tatlı Yemek Şeker Hastalığı Riskini Artırır mı?

Toplumda yanlış bilinen bol şekerli tatlılar ve çikolatanın tüketilmesi şeker hastalığına yol açar inanışı son yapılan araştırmalar ile çürütülmüştür. Özellikle çikolata antioksidan maddeler içermesi nedeniyle artık şeker hastalarının kesinlikle yenmesi yasak listesinde değildir. Aksine vücuttaki oksitlenmeyi önleyen epicatechin adlı madde çikolata da bulunmaktadır
.
Hangi Çikolata Tüketilmeli?

Yapılan bir çalışma, günde 100gr bitter çikolata verilen sağlıklı kişilerde verilmeyen gruba göre damar genişlemesinden sorumlu nitrik oksit salınımının daha fazla arttığını göstermiştir. Bu kişilerin aynı zamanda kolesterol düzeylerinde iyileşme ve insülin direncinde kırılma gözlemlenmiştir.

Yukarıda sayılan iyi etkilerin kakao miktarı ile alakalı olduğu düşünülmektedir. Yine bir çalışmada yüksek tansiyonu olan hastalar 2 gruba ayrılıp bir gruba yüksek kakao içeren bitter çikolata, diğer gruba beyaz çikolata verilmiş. Beyaz çikolata verilen grupta herhangi bir etki gözlenmezken, bitter çikolata verilen gruptaki hastaların tansiyon, şeker, kolesterol gibi parametrelerinde iyileşme olduğu görülmüş.

Sonuç olarak günlük kalori ihtiyacı düzeyini aşmamak şartı ile şeker hastalarının bitter çikolata yemelerinde bir sakınca yoktur.

26 Temmuz 2012 Perşembe

Üç Kardeşler'in İlme Katkıları



Milâdî dokuzuncu asırda, basınçlı hava ile çalışan mekanik sistemlerin hareket ve kontrolünü inceleyen çalışmalarıyla tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan kardeşler, Üç Kardeşler olarak tarihe geçmişlerdir. Üç Kardeşler, Abbasi Halifesi Me'mun ve onu izleyen halifeler zamanında ilim ve teknolojide aktif rol oynamışlardır. Babaları Horasanlı Musa Bin Şakir, önemli bir astronom ve matematikçidir. Çalışmalarıyla Halife Me'mun'un dikkatini çeken Musa Bin Şakir'in vefatından sonra, çocuklarının (Üç Kardeşler'in) yetiştirilmesi işini, Halife Me'mun üzerine alır. Üç Kardeşler eğitimlerine Beytü'l-Hikme'nin müdürü olan Yahya bin Ebu Mansur'un yanında devam ederler. Üç Kardeşler burada, El' Hıvarizmi ve Siddhanta'nın icmalini hazırlamış, Batlamyus'un Astronomi Cedvelleri'ni (ziyc) düzeltmiş ve Rönesans'a kadar temel kitap olarak kalan Hesap Sanatı ile El-Cebr adlı eserlerini yazmışlardır.

Üç Kardeşler, Arapçaya çeşitli dillerden eserler tercüme etmişler, yaptıkları keşiflerle de ilim âleminde haklı bir şöhrete kavuşmuşlardır. Onlar, kazançlarının önemli bir kısmını, müspet ilimlerin gelişmesi adına yaptıkları deney ve araştırmalara harcamışlardır. Öyle ki İstanbul'dan büyük meblağlar ödeyerek felsefe, astronomi, matematik ve tıbba ait ilmî kitaplar satın almışlardır. Öte yandan Muhammed, antik el yazmalarını araştırmak için, Yunanistan ve Küçük Asya'yı baştanbaşa gezmiş, Yunanca yazmaların tercümelerinin hazırlanmasına yardımcı olmuştur. 

Kendisinden önce kimsenin çözemediği problemleri çözecek derecede kuvvetli bir zekâ ve muhakemeye sahip Hasan, geometride emsalsiz bir kabiliyet idi. Hasan'ın öncülük ettiği ve kardeşleriyle birlikte yazdığı Kitab-u Ma'rifeti Mesahati'l Eşkali'l-Basita Ve'l-Küriyye ve Kitabü'l-Mahrutat adlı eserler matematik ve geometri tarihi bakımından son derece önemlidir. Bilhassa koni kesitleri ile alâkalı olan Kitabü'l- Mahrutat, Pergeli Apollonios'un konik kesitlere dâir kitabının bazı bölümlerinin tashihi olup, yeni delil, önerme ve teoremlerle donatılmış oldukça güçlü bir çalışmadır. 

Üç Kardeşler, kaleme aldıkları bu eserde bir açının üç eşit parçaya bölünmesinde yeni bir çözüme ulaştıklarını da söylemişlerdir. Bu çözümde onlar matematik tarihinde sonraları daha da geliştirilmiş formdaki Paskal Salyangozu olarak bilinen eğriye dayanmışlardı. Onlar ayrılık gösteren müzakere ve yaklaşım usulleriyle ve farklı harflerin seçimiyle, Yunan örneklerinden olabildiğince uzaklaşmaya gayret göstermiş ve Arşimet tarafından geliştirilen metoda göre daire hesaplamasını başarıyla gerçekleştirmişlerdir. Ayrıca küp kökünü, kübik olmayan bir sayıdan çıkarma işini, seksadesimal (60'lı sayı sistemine dayanan) kesirlerde oldukça kesin hesaplayabilmişlerdir. Diğer yandan üçgenin yüzeyine ilişkin bugün bile kullanılan Heron Teoremi'ni de (Üçgende alan ile ilgili formül olup U formülü olarak ta bilinir) uygulamışlardır. 

Astronomi sahasındaki çalışmaları 
Üç Kardeşler'in astronomi ilminde öne çıkanları, en büyükleri Muhammed'dir. O, diğer astronomlarla Bağdat'taki bir rasathanede dünyanın çevresini ölçme faaliyetlerine girişmiş ve meridyen dairesinin bir derecesini, günümüzdeki ölçümlere çok yakın bir şekilde hesaplamayı başarmıştır. Astronomi ve yıldızlar ilminde haklı bir şöhrete sahip İbn Yunus, kendi çalışmalarında kardeşlerin bu gözlem ve keşiflerini senet kabul etmekten çekinmemiş ve onların tecrübî eserlerini son derece takdir etmiştir. 

Burçlar kuşağının meyl ve sapma derecelerini tespit eden ve yine Ay'ın ilk defa en büyük enlem dairesinin farkını ve büyüklük miktarını gösteren de Üç Kardeşler'dir. Onlar aynı zamanda Batlamyus'un cetvellerini (ziyc) "Denemeler" veya "Me'mun Cetvelleri" adı altında yenileyerek tekrar kayıt altına almışlar ve takvim hesabı için kaynak oluşturmuşlardır. 

Terazi- denge-ölçme ve otomasyon sahasındaki çalışmaları
Otomasyona ilgisi sebebiyle Pnömatik Sistemler ile ilgili çalışmalara kendini adamış olan Ahmed'in gayretleriyle Kitabü'l-Hiyel adında muhteşem bir eser kaleme almışlardır. Bu eserde hava, boşluk ve denge prensiplerini ele alan 100 düzenekten bahsedilmektedir. Bunların 73'ü sihirli ibrik, 15'i suyun seviyesinin sabit tutulmasını sağlayan temel alan araç, 7'si fıskiye, 3'ü lâmba, 1'i kaldıraç ve 1'i de körükten oluşan otomatik kontrol düzenekleridir. Bu eserin yanında Kitab Fi'l?Karastun adındaki çalışma, terazi, denge ve ölçme teorilerinden bahsetmekte ve teknik yönden bugün hâlâ kullanılmaktadır. Bu eserin yazma nüshaları, Topkapı Sarayı 3. Ahmed Kütüphanesi ile Vatikan ve Goethe müzesinde bulunmaktadır.

Buluşları
Gemi değirmeni: Ahşap ve çelikten inşa edilen bu gemi değirmenlerinin her biri, iki çift değirmentaşıyla (su çarkı) donatılarak, nehrin ortasında ve akıntılı bir ortamda çelik zincirlere bağlı olarak kurulmuştur.

Çeneli ekskavatör: Cisimleri sudan kaldırmaya yarayan bir âlettir. Günümüzde bu maksatla üretilen makinelere çok benzerdir. Bu makine şöyle tarif edilir: İçi boş bir silindirin birbirinin aynı olan her iki yarısını imal ederiz. Düzenek dışarıdan takılmış zincirlerle suya sarkıtıldığında, kavrayan silindir açılır. Zemine geldiğinde silindir ortaya takılmış bir zincirle tekrar yukarıya doğru çekilir. Böylece silindir kapanır ve kavradığı nesneleri kıskaca alır. 

Rüzgârda sönmeyen lâmba: Yarım silindir bir ayaklık içerisinde kolaylıkla döndürülebilir bir sisteme lâmba yerleştirilmiştir. Buna sabitlenen pirinç bayrak, hava hareketleri esnasında kapalı tarafla birlikte rüzgâra doğru dönmesini sağlar. Böylelikle ışık hava cereyanı tarafından söndürülemez. Bayrağın hafif hava cereyanında da dönebilmesi için yataklar, kolayca hareketlenecek şekilde yapılmıştır. 

Sıcak ve soğuk suyu nöbetleşe veren otomat mekanik düzenekler: Bu âlet, su akışını iki farklı kaynaktan veya rezervuardan sağlayan ve iki nakil hattının her birinden belirli fasılalarda dönüşümlü olarak sıcak veya soğuk su akıtmaya yarayan bir düzenektir. Bugün bürolarda kullandığımız sıcak-soğuk su makinelerine benzer.

Görüldüğü üzere Üç Kardeşler çalışmaları ile insanlığa faydalı icatlar ortaya koymuşlar ve yaşadıkları asra damgalarını vurmuşlardır. Acaba bizler de devrimizin imkânlarını kullanarak, ilim sahasında çağa kendi ruhumuzun heykelini dikebilecek bir vizyon ve misyona sahip miyiz? 

Kaynaklar
- Fuat Sezgin, İslâm'da Bilim ve Teknik, Cilt, I, III, V, Türkiye Bilimler Akademisi ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Ortak Yayını, Ankara 2007.
- M. Fethullah Gülen, Sükûtun Çığlıkları, s. 66, Nil Yay., 2008. 
- Kazım Çeçen- Atilla Bir, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 450-451, İst. 1992. 
- Abdurrahman Fehmi Efendi, İslâm Medeniyet Tarihi, s. 290, Tercüme: Hüseyin Elmalı-Cüneyt Eren, Yeni Akademi Yayınları, İzmir 2005, 
- Sinan Hünkâr, "Musa'nın Oğulları", Sızıntı, S. 38, Mart 1982.
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/uc-kardesler-in-ilme-katkilari-temmuz-2012.html