Popüler Yayınlar

23 Mayıs 2013 Perşembe

Karaciğer hastalığını engelliyor


Kahveninin sabah uyku mahmurluğunu gidermede yardımcı olduğu biliniyor. Başka bir araştırmada ise kalp sorunlarının engellenmesinde yardımcı olduğu ileri sürülmüştü. Ama en son yapılan araştırmada günde bir bardak kahve içmenin insanı karaciğer hastalığının yıkıcı etkisinde koruduğu ifade edildi.

ABD'deki Mayo Clinic tarafından yapılan araştırmada iki karaciğer bozuklukları üzerinde kahvenin etkisi incelendi. Bunlar Primer sklerozan kolanjit (PSC) ve primer biliyer siroz (PBC) olarak belirtildi.

Uzmanlar bu iki hastalığa yakalanmış kişiler ve aynı zamanda kontrol grubu olarak sağlıklı kişilerle bir çalışma gerçekleştirdi. Çalışma sonucunda PSC hastası kişilerin kontrol grubundaki kişilere göre daha az kahve içtiği tespit edildi. Kontrol grubundaki kişilerin yüzde 20 daha fazla kahve tükettiği belirlendi. Ayrıca çalışmada kahvenin PSC oranının düşük olmasıyla bağlantılı olduğu ortaya çıktı. Bu düşük oran PBC'de görülmedi.

Araştırma bu iki hastalığın farklı mekanizmalarla geliştiğini gösteriyor. Uzmanlar daha çok araştırma yaparak bunun nedeninin ortaya çıkarılabileceğini düşünüyor.

Araştırma sonuçları Florida eyaletinin Orlando kentinde düzenlenen Sindirim Hastalıkları Haftası'nda bir konferansta açıklandı.

Daha önce yapılan bir dizi araştırmada kahvenin birçok hastalıkla ilgili olumlu etkisinin olduğu ortaya çıkmıştı. Araştırmalara göre kahve Alzhimer, cilt kanseri ve kalp yetmezliği sorunlarının engellenmesine yardımcı olabilir. 

16 Mayıs 2013 Perşembe

Fazla çikolata stres yapıyor


Stres, günümüzde çok fazla baş gösteren ve insan vücudunun tüm dengesini alt üst eden bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Uzmanlar, insanları mutlu eden bir besin olan çikolatanın fazla tüketilmesinin strese neden olduğunu belirtiyor.
Uzman Diyetisyen Serkan Tutar çikolata ile birlikte hangi besinlerin stresi arttırdığı konusunda önemli bilgiler verdi. Tutar, "Artık hayatımızın bir parçasıdır stres. Herkesin zihnini kurcalayan, geceleri çekilmez kılan ve dengeyi altüst eden en önemli duygu durumudur. Stres, saç dökülmesinden tutunda, halsizlik, yorgunluk, baş ağrısı, isteksizlik ve duygu durum bozukluklarına neden olduğu gibi kilo almanızın temel sebebi de olabilir mi? Yapılan birçok bilimsel çalışma bunu işaret etmektedir. Bugüne kadar stres durumunda daha fazla yemek yeriz ve kilo alırız diye bilirken, bugün dengeli beslenseniz dahi stresin kilonuzu arttırdığı bilinmektedir." diye konuştu.
Serkan Tutar, stresi artıran besinleri ise şöyle sıraladı: "Kahve: İçerisinde bulunan kafein nedeni ile huzursuzluğa ve kalp çarpıntısına neden olabilen kahveyi fazla tüketmek kişinin o gün için daha stresli olmasına neden olabilir. Çay: Özellikle koyu siyah çay içme alışkanlığı olan bireylerde yaşanan stres problemleri daha fazla olabilir. Yine kahve gibi yoğun kafein alımı kişide çarpıntıya neden olabilir. Aynı durum 4 kupanın üzerinde içilen yeşil çay içinde geçerlidir. Hızlı kalp çarpıntısı kişinin stres durumunun artmasına neden olur. Kolalı içecekler: Kafein içeriği yüksek olan diğer bir içecekte kolalı içeceklerdir. Bu içecek alışkanlığı olan bireylerinde stres yaşama durumları ve riskleri, içmeyenlere göre çok daha yüksektir. Çikolata: Her besinde olduğu gibi tüketim miktarı ve sıklığı çikolata içinde geçerlidir. Çikolata insana mutluluk veren bir besin olsa da fazla miktarda tüketilmesi kafeinin vücuda alımını artıracaktır. Bu durum kişide ekstra stres durumuna neden olabilir. Ama az miktarda ve çok sık tüketilmediğinde ekstra seratonin salgılanması anlamına gelmektedir."
'BİRDEN FAZLA İŞ YAPMAYIN!'
Tutar, önerilerini ise, "Genel olarak birçok işi bir arada yapan bireyler veya çalışanlar, kıymetli personel veya işi bilen kişiler olarak değerlendirilse de bu durum ekstra stres anlamına gelmektedir. Bu durumda çalışan bir bireyseniz kesinlikle birkaç işi aynı anda değil bir işi yapmalısınız. Çünkü yapmış olduğunuz her iş size fazladan yük demektir. Kendinize zaman ayıramamanız, üzerinizdeki stresin her geçen gün artması kalp, tansiyon ve kilo problemlerini beraberinde getirir. 

2 Mayıs 2013 Perşembe

Baba, çocuğuna arzularının sınırlı olduğunu ve nerede duracağını öğretmeli


Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Cengiz Şimşek, babanın çocuğuna arzularının sınırlı olduğunu anlatması, nerede duracağını öğretmesi gerektiğini vurguladı.
Cengiz Şimşek, Moral FM'de Fethi Çağıl'ın sunduğu Radyobüs programına konuk oldu. Programda ebeveynlerin çocuklar ile diyaloguna değinen Şimşek, anne ve babaları görev alanlarını bilmeye, rollerini bir birine karıştırmamaya davet etti.
Şimşek, "Baba, annenin yaptığı bazı şeyleri yaptığında çocuğun kafasındaki annelik ve babalık rolü karışıyor. Çocuğun karakterinin oluşması ve kemale ermesi anlamında babalık rolü iyi belirlenmeli. Çünkü anne şefkati anlatırken baba evde otoriteyi ve dengeyi ifade eder. Ve çocuklara sınırsız arzularının olmayacağını öğretir."" dedi.
Herkesin gerçek manada baba olamadığına işaret eden Şimşek, "Çocuğun karakter eğitiminde babanın rolü birçok ülkede ihmal edilmiştir. Bu anlamda baba başrolde olması gerekir. Çünkü bizim çocukluğumuz baba öldüğünde bitiyor. Bu bizim toplumumuza has bir şeydir. Batı'da daha bireysel bir yapısı vardır." ifadelerini kullandı. Yrd. Doç. Dr. Şimşek, şöyle devam etti:
"Gelişmiş ülkelerde evlilik, anne ve baba okulları vardır. Bu konuda çok fazla tecrübe sahibi olmuşlardır. Çocuklar belli bir yaşa geldikten sonra onlarla ilgilenen kurumlar var. Bizde ise çok yüzeysel bir bakış var. Erkek olan herkes koca olur, koca olan herkes de baba olur. Teoride bu böyledir ama pratikle ciddi sıkıntılar var. Çünkü babalık çok önemlidir. Olmadan önce sıkı bir eğitimden geçmelidir. Kurumlarımız yok. Herkes kendi çapında anne babasından ne öğrendiyse, çevresinden neler öğrendiyse onunla ilgilenir. Ama bu durum böyle olmaması gerekiyor. Baba sizi dış dünyaya alıştırandır. Babanın rahle-i tedrisinde diz çöküp eğitim almayacaksanız bir şeyler eksiktir demektir."
Çocukların tavrından evde bir baba veya bir erkek olup olmadığının anlaşıldığını belirten Cengiz Şimşek, "Evde babalık rolünü iyi yapamayan ya da babası olmayan çocuklar sıkıntı gösteriyor. Bu durumu anlayan öğretmenler ailesine 'Evde erkek var mı, yok mu?' diye soruyorlar. O yüzden ilköğretim sisteminde de babanın varlığı çok önemlidir. Kendisini çocukta hemen hissettiriyor. Çocuğa nerede şefkat gösterecekleri nerede kızacaklarını öğretiyoruz." diye konuştu.
"BABA, ÇOCUĞA ARZULARIN SINIRLI OLDUĞUNU ÖĞRETİR"
"Nasıl bir okulda erkek öğretmenin yaptırım gücüyle kadın öğretmenin yaptırım gücü arasında ciddi bir farklılık varsa aynı durum aile hayatında anne ve baba rolünde vardır." diyen Şimşek, şu uyarılarda bulundu:
"Baba bir veya iki defa söyler. Daha fazla söylemez bu iş biter. Bir oyuncak reyonunda çocuk bir şey istediğinde annesinin onu alması için kendisini yere atıp ağlarken babanın 'hayır' demesi onun için yeterli olur. Böylelikle baba burada çocuğa arzularının sınırlı olduğunu, nerede duracağını bilmesi gerektiğini gösterir. 

1 Mayıs 2013 Çarşamba

"Cool" ve Kul Olmak Arasında


Modernizmin tesirinde kalan tüketim toplumlarında gençliğin durumu içler acısı. Başta dil olmak üzere her şey yozlaşıyor. Bilhassa basın-yayın yoluyla yapılan bilgi zehirlemesinin toplumun kültürel yapısına vurduğu darbe, bugün oldukça yüksek seviyelerde. İnsanların hayat tarzını, düşünce yapısını ve kullandığı dili tesiri altına alan bir süreç yaşanıyor. Artık bütün dünyayı saran global bir kültür emperyalizmidir başa çıkılması gereken. Zîrâ nesiller, büyük bir yozlaşmayla karşı karşıya.

"Manyak bir film, by by, korkunç güzel, uçtum, koptuk abi..." tarzı ifadeler yalnız Türkiye'de değil, Avrupa ülkelerinde de kullanılıyor. Meselâ Almanya'da doğup büyüyen yarım milyondan fazla Türk menşeli talebe, menfî tesir kıskacının tam ortasında yaşıyor. Yozlaşmanın boyutunu anlamak için bu kişilerin dillerine, giyim-kuşamlarına ve şahsiyetlerinin nasıl geliştiğine bakmak yeterli.

Türkiye'de de, Avrupa toplumlarındaki gençler arasında müşahade edilen davranış şekilleri hızla yaygınlaşıyor. Batı toplumlarında tarihî ve sosyo-kültürel gelişmelerin, Rönesans, Aydınlanma, Pozitivizm gibi akımların tesiriyle ortaya çıktığı biliniyor. Bunlar tabiî süreci içinde bizde yaşanmamasına rağmen, onlarda bir netice olarak görülen tüketim çılgınlığını bizim gençlerimiz, kestirmeden ve o süreçleri yaşamadan uyguluyor. Meselâ Alman toplumunda, değerler sisteminin dumura uğraması, inançsızlık, aşırı ferdîyetçiliğin menfî neticeleri ve aile kurumunun çözülmesi tartışılıyor. Almanya Federal Aile Bakanı Ursula von der Leyen, Katolik ve Protestan kiliseleriyle görüşerek "değerlere bağlı eğitim ittifakı" kurmaya çalışıyor. Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Anayasası'nda, okullardaki eğitimin temel hedefleri arasında "Allah'a saygı" da yer alıyor. Bize ne oluyor ki, bunca tarihî birikimimize, insanın bütün ihtiyaçlarını tabiatına en uygun şekilde düzenleyen İslamiyet'in getirdigi altın prensiplere ve Anadolu'da pişmiş çok zengin kültürümüze rağmen, gençlerimiz Batı'nın pespaye ve problemlerle dolu sosyal süreçlerini yaşamaya çalışıyor? 

Almanya'da yaşayan gençlerin davranışlarına yansıyan menfî tesirlerinden dolayı üç yabancı kelime, şu günlerde itici şekilde ortada dolaşıyor: "spass, lust ve cool." Onların dünya görüşlerine, kendilerini ifade etmelerine, günlük hayatlarına, bilhassa öğrenme süreçlerine oldukça tesir eden bu kelimelere dikkat çekmekte fayda var. Gençlerin dillerinden düşürmedikleri bu kelimeler, şahsiyetlerinin şekillenmesinde neredeyse ana unsur hâline gelmiş bulunuyor. Sözkonusu kelimelerin mânâlarından hareket edilirse, eğlence ve keyif (spass), arzu ve istek (lust), aykırı olmak ve gösteriş (cool), gençlerin davranışlarında itici rol oynuyor. Bunun felsefî temeli de var aslında. Yalnız biyolojik varlık olarak görülen insanın hayatı, nefsî arzuları etrafında ve dışa yönelik olarak şekilleniyor. Öze inecek iradeye ve vicdanî mekanizmalara fermuar çekilirken, içte de büyük mânevî boşluklar oluşuyor.

Ahlâkî değerler sisteminin eksikliğinden doğan bu boşluğu "cool olma" hâli dolduruyor. "Cool olma" uğruna hangi maskaralıklara girmiyorlar ki! Giyim kuşamdan, saç şekline, yürüme ve konuşma tarzına kadar tesirini gösteren bir anlayış bu. Buna‚ kendini başkalarına beğendirme, kabul ettirme ruh hâli de denebilir. Artık gençler bütünüyle popüler kültürün tesirinde. Talepleri bile, zevklerini kendi çıkarlarına göre ipotek altına alan bu dayatmacı kültüre göre şekilleniyor. "Cool olma" sevdasına tutulmuş gençler neyi talep ederler? Markalı elbise ve ayakkabı giyme, garip şekillerde saç boyama ve kesme, rahatsız edici müzik dinleme, erken yaşlarda ehliyet alıp arabayla hava atma bu gençlerin tutkuları arasında sıralanabilir. Bunların hepsi hem tüketimi, hem de tüketilen eşyalar üzerinden kimliği tarif etmeye yöneliktir. Kendisi, ailesi ve toplumu için hiçbir şey üretmeyen, bütün zevklerini tüketime endeksleyen bu gençler, nefsî arzularının tatmininden başka bir şey düşünemez hâle gelir. Oysa‚ "Talebin kıymeti, insanın kıymetini artırır." derler. İnsan, yaratılış gayesi açısından çok değerli bir varlık iken, sadece nefsi arzularına göre talepte bulunduğunda, kendini oldukça değersiz hâle getirir. Ancak insan böyle bir sürece girince bunun farkına bile varamaz. Zîrâ insan, yalnız bu talepler için dünyaya gönderilmemiştir. O, iradesiyle, sözüyle, aklıyla, vicdanıyla ebediyete ve Cennet'e namzet yaratılmış mükemmel bir varlıktır. Talebi Allah'ın rızası ve ebediyet olduğu takdirde genç, "kâmil insan" olma yoluna girer; talep edilen, ardı arkası kesilmeyen nefsî arzular olduğu takdirde ise genç, hayvanî isteklerin kıskacında büyük mânevî boşluklara dûçar olur. 

Netice bellidir artık: Kendini ve duygularını sözlerle ifade edemeyince, beyinlerde ciddi bir düşünce yapısı oluşmayınca, iç dünya dışa vurmaya başlayınca "cool olma" garabeti ortaya çıkar. Bu ruh hâline göre terbiye sınırlarını aşan bir davranış, toplum içinde uygunsuz bir söz, insana yakışmayacak garip bir bağırma, bütün dünya ona bakıyormuşçasına özenli yürüme, her gün değişik renk ve şekillere dönüştürülen saçlar, şekilciliğin ve gösterişin en açık yansıdığı giyim tarzları hep bu "cool olma" uğruna yapılır.

"Bir elinde cımbız, bir elinde ayna, umurunda mı dünya" sözü, konuyu tam olarak aksettiriyor. Böyle bir hayat tarzında mesuliyete, düşünceye, edebiyata, sanata, estetiğe, öğrenmeye, azim ve çalışkanlığa yer yoktur. Yeter ki "lust ve cool" olsun! Fakat ne çare! Sağlam bir inanç temeline oturmayan hayat tarzının insanı rûhen/mânen tatmin etmesi mümkün değil. Ebed için yaratılan ve gerçek bir değerler hazinesi olan insanın, kendine, ailesine, çevresine ve içinde yaşadığı topluma karşı mes'uliyet hissine; mânevîyata, ahlâkî kurallara ve edebe ihtiyacı var. Bunlar ise ancak Yaratıcı'yı hakkıyla tanımak ve O'na "kul" oldugunu idrak etmekle elde edilir. Gerçek hürriyet, nefsin istekleriyle değil, Allah'a kullukla kazanılır. Allah'a kulluk bütüncül bir anlayışla tarif edildiğinden, bedenle birlikte, akıl, vicdan, kalb ve nefis yaratılış gayeleri istikametinde istihdam edilir. Haram-helâl düşüncesi, hayata yüklenen ebedîlik yörüngeli mânâ, sırat-ı müstakîm anlayışı ve her zaman "rıza-i ilâhî" hedefli gayret, insanı şerefli bir varlık derecesine yükseltir. İnsanın nebatî ve hayvanî mertebeden insanî mertebeye yükselmesi de bu şekilde mümkün olur. Aksi hâlde kendi nefsî arzularının pençesinde "cool"luk bataklığında debelenme mukadderdir. Nefsî arzuların sonu gelmez; onu gemlemek ise, ancak bazı kriterlerle mümkün. Hakikî bir iman bu kriterlerin başında gelir.

Dolayısıyla gençlerimize, hayatını insanın yaratılış gayesine uygun geçirmesi için, gerekli ahlâkî ve mânevî donanımı vermeliyiz. Bu da ancak küçüklüğünden itibaren ciddiyetle ele alınan sağlam ve tutarlı bir aile içi eğitimle gerçekleşebilir. Kültürümüzde genel çerçeve aslında müşahhas şekilde belirlenmiştir."Helâl dairedeki zevkler keyfe kafidir, harama girmeye lüzum yoktur." sözü çerçeveyi özlü şekilde ifade eder. Haram-helâl çerçevesini bilerek hareket etmek hayatı kolaylaştırır, insanı rahatlatır. Bu duruş, özenti sun'îliğinden kurtarır, özdeğerlere güven hissini pekiştirir ve insanı hayâ duygusuna sahip kılar. Utanma duygusunun yok olduğu bir toplumda, Müslüman bir gencin iradesinin hakkını verme zarureti vardır. Aksi hâlde Yüce Yaratıcı'ya kulluğun verdiği vicdan genişlemesi ve mutluluk; yerini, zevk/eğlence tutkunluğuna ve "cool"luğun kasvetli havasına bırakacaktır. Bu durumda da nefsî arzuların boğucu labirentlerinde tatminsizlik, hayata küsme ve gerçek mânâda yaşama sevincinden mahrum olma, gençliğimizin kaderi hâline gelecektir. Kulluk şuurunun vereceği vicdan genişlemesi ve kalb huzuru ile Allah'a tam bir teslimiyet, bugünkü neslimizin içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtuluş yoludur. 

29 Nisan 2013 Pazartesi

Yumruk yapmak, hafızayı güçlendirebilir


Amerika lı psikologların yaptığı araştırma, elleri yumruk yapmanın beynin  hafıza süreciyle bağlantılı bölgelerini harekete geçirdiğini gösterdi.
         
Araştırmada, sağ elin 90 saniye boyunca yumruk yapılmasının hafıza  oluşumuna yardım ettiği, sol elin aynı süreyle yumruk haline getirilmesinin ise  hatırlamayı kolaylaştırdığı belirtildi.
         
Sağ elini kullanan 50 öğrenciden bir kelime listesini ezberlemesini  isteyen araştırmacılar, katılımcıları 5 gruba ayırdı.
         
İlk gruptakiler listeyi ezberlemeye başlamadan önce sağ ellerini 90  saniye yumruk yaptı. Sol ellerini yumruk yaparak bu kelimeleri hatırlamaya  çalıştı.
         
İkinci gruptakiler bu deneyi sol yumruklarını sıkarak yaptı.
         
Diğer gruptakiler kelimeleri ezberlemeden önce ve sonra istedikleri  elleriyle yumruk yaparken, sonuncu gruptakiler yumruk sıkmadı.
         
Listeyi ezberlemeden önce sağ, hatırlama sürecinden önce ise sol  yumruğunu sıkan gruptakilerin başarısının daha fazla olduğu görüldü.
         
"PLOS ONE " dergisinde yayımlanan araştırmada, beynin sol yarısının hafıza  kaydında, sağ yarısının ise hatırlamada etkili olduğunun düşünülebileceği ancak  daha kapsamlı incelemelerin gerektiği belirtildi.

27 Nisan 2013 Cumartesi

Kalori saymadan kilo vermenin 10 yolu


Diyet ve Beslenme Uzmanı Simge Çıtak, kalori saymak yerine doğru beslenmeyi öğrenip yaşam tarzında ufak değişiklikler yaparak kalıcı çözümler bulunabileceğiyle ilgili 10 adımlık bir rehber hazırladı.
Art Tıp Merkezi  Diyet ve Beslenme Uzmanı Çıtak, kilo vermek için başvurulabilecek 10 yolu ve uygulamalarını şöyle sıraladı: 
  "1. Besin gruplarını öğrenin 
  Yediğiniz bir yemeğin 500 kalori olduğunu bilmek size pek bir şey kazandırmaz. Önemli olan yediğiniz yemeğin hangi besin grubundan olduğunu bilmeniz. Bunu bilirseniz, günlük beslenmenizi ona göre ayarlayabilirsiniz. Diyelim ki günlük ihtiyacınız bin 500 kalori. Bin 500 kaloriyi geçmeyecek şekilde tüm gün boyunca makarna yediniz. Doğru mu yapmış olursunuz? Hayır. Vücudumuzun tüm besin gruplarına farklı miktarlarda ihtiyacı var. Süt grubu, et grubu, ekmek grubu, sebze ve meyve grubu, yağ gruplarından kişiye göre değişen oranlarda her gün almalıyız. Denge herkes için aynıyken, yeterlilik kişiye göre değişir. 
  2. Normal yediğinizin yarısını yiyin 
  Özellikle dışarıda yemek yediğinizde, porsiyon miktarları sizin kontrolünüzde değildir ve siz de o anda doyup doymadığınızı düşünmeden önünüze gelen bütün yemeği yersiniz. Bu nedenle yarım porsiyon ısmarlamayı alışkanlık haline getirin ya da yanınızdaki kişiyle yemeğinizi paylaşın. Evde yemek yerken de her zaman yediğiniz miktarın önce yarısını tabağınıza alın, doymazsanız yine alabileceğinizi unutmayın. Kullandığınız tabakların boyutlarını küçültün. Yemeğin yanına mutlaka bol salata koyun ve yemeğe salatayla başlayın. 
  3. Yavaş yiyin ve çok çiğneyin 
  Yavaş yemeyi ve çok çiğnemeyi alışkanlık haline getirebilirsiniz. Her lokmayı en az 10 kere çiğneyin. Hem sindirim sisteminize yardım edersiniz hem de yediklerinizin miktarını azaltırsınız. Çünkü hızlı yediğinizde beynin açlık merkezine sinyal ulaşana kadar siz ihtiyacınızdan daha fazla yemeği yemiş olursunuz. Açlık merkezinin sinyali alabilmesi için en az 10 dakika gereklidir. Ayrıca her lokmadan sonra, çatalınızı ve bıçağınızı bırakmak yemek yeme hızınızı azaltmanıza yardım eder. 
  4. Daha çok su, daha az yemek 
  Su içmek için susamayı beklemeyin. Su tüketiminiz arttıkça iştahınızı daha rahat kontrol altına aldığınızı göreceksiniz. Ayrıca su, aldığınız besinlerin termik etkisini artırarak daha fazla enerji harcamanıza yardım eder. Su içmek öğrenilebilen bir alışkanlıktır. Su içmeyi sevmiyorsanız; suyun içine meyve dilimleri atarak içmeyi deneyin. Ya da içmekten keyif alacağınız su ısısını keşfedin. Belki daha soğuk ya da daha sıcak suyun tadını sevebilirsiniz. 
  5. Stresinizi egzersizle atın 
  Stresten tamamen uzaklaşamadığımıza göre, atmanın yollarını bulmalıyız. En güzel yolu da hayatımıza sevdiğimiz egzersizi katmak. Ancak ağır egzersizler yapmaya çalışmayın, gerçekleşmesi zor hedefler belirlemeyin. Sadece kendinize yeni bir stres kaynağı yaratırsınız. Onun yerine uygulayabileceğiniz değişiklikler yapın. Doğada yürümeyi deneyin, hem ruhunuzu, hem bedeninizi besleyin. Vaktiniz yoksa en azından evde dans etmeyi deneyin. 
  6. Yiyeceklere duygusal anlamlar yüklemeyin 
  Bazı insanlar mutlu olunca, mutsuz olunca, yalnız hissettiğinde yani duyguları baş edemediği noktaya gelince yemeye yönelir. Aslında gerçekte aç oldukları için yemezler. Siz de bunlardan birini yaşadığınızda yemek yiyorsanız, yemek yerine kendinize başka bir aktivite bulun. Mesela şarkı söyleyin, müzik dinleyin. 
  7. Başka bir şeyle ilgilenirken yemek yemeyin 
  Televizyon izlerken ya da çalışırken yemek yerseniz ne yediğinizin ve ne kadar yediğinizin farkında olmazsınız. Hatta doyduğunuzu bile anlayamazsınız. Yemek saatinde sadece yemek yiyin. 
  8. Dolap temizliği yapın 
  Evinizi sizi yoldan çıkaran, kalori değeri yüksek, besin değeri düşük yiyeceklerden arındırın. Onun yerine sağlıklı besinlerden oluşan yeni bir dolap hazırlayın. Atıştırma alışkanlığınız varsa sağlıklı atıştırmalıklar olan kuru meyve, leblebi ve tarhana cipsi bulundurun. Ama bunların da miktarlarına dikkat edin. 
  Buzdolabına yaptığınız temizliği giysi dolabınızda da mutlaka yapmalısınız. Kilo verdikten sonra eski kilonuza göre olan büyük giysilerinizi mutlaka verin. O kıyafetleri vermediğinizde bilinçaltınız 'tekrar kilo almak' isteyebileceğinizi düşünüyor. 
  9. Kahve randevusu verin 
  Dostlarınızla buluşmalarınızı ya da iş toplantılarınızı yemekte değil kahve ya da çay içerek yapın. Eğlence için yemek yerine, sinemaya, tiyatroya ya da dansa gidin.
10. Ulaşmak istediğiniz görüntünüzü hayal edin 

24 Nisan 2013 Çarşamba

Yetişmeyen işlerin hastasıyım!


Uzmanların kimi konsantrasyon bozukluğu, kimi işkoliklik, kimi ise hiperaktivite olarak adlandırıyor. Günümüz insanının en sık karşılaştığı rahatsızlıklardan biri yetişememe/yetiştirememe kaygısı. ‘Bu rahatsızlık bende de var.’ diyorsanız korkmayın, yalnız değilsiniz! Zira işin ehli psikologlar bile aynı dertten muzdarip.
Hafta sonu tatili. Evdesiniz. Yetiştirme kaygısı güttüğünüz hiçbir işiniz yok. Ayaklarınızı uzatmış bir yandan çayınızı yudumluyor diğer yandan gazete okuyorsunuz. Bu arada iç sesiniz size bir şeyler mırıldanıyor: “Zaman kaybediyorsun, kitap okuman lazım!” Bu sese daha fazla ayak diretemiyor ve gazeteyi bir yana bırakıp kitap okumaya başlıyorsunuz. Beş on sayfa derken iç ses yeniden devreye giriyor: “Sevdiklerine hiç zaman ayırmıyorsun, oturmuş yalnızca kendin için bir şeyler yapıyorsun. Tek sorumluluğun kendin değilsin!”
İç ses bir kez daha mağlup ediyor sizi ve kalkıp yine söyleneni yapıyorsunuz. Ama değişen bir şey olmuyor. Huzursuzluk ve eksiklik hissi zerre azalmıyor. İçinizde hep bir yetişememe bir şeyleri yetiştirememe kaygısı. Tam odaklandım bismillah derken zihniniz sizden bir adım önde hareket ediyor sanki. Bir diğerini yapamamış olma sancısını çoktan içinize oturmuş bile. Ondan ona derken akşamı ediyorsunuz. Kafanızı yastığa koyduğunuzda bugünden size kalan tek duygu pişmanlık oluyor.
Hepsini yapayım derken hiçbir işi doğru dürüst yapamamış olmanın vermiş olduğu bir pişmanlık bu. Aynı zamanda başkalarına keyif veren meşgalelerin sizde neden iç huzursuzluğa dönüştüğünü bilememenin sıkıntısı. Uzmanlar bunun bir rahatsızlık olduğu konusunda hemfikir olsalar da her biri farklı şekilde adlandırıyor. Kimi konsantrasyon bozukluğu, kimi hiperaktivite kimisi ise işkoliklik kimisi ise yetişememe sendromu diyor. Adı ne olursa olsun uzmanların ortak görüşü, bu kimselerin profesyonel bir destek alması gerektiği.

‘Her faaliyeti zaman kaybı gibi görürler!’

Mehtap KAYAOĞLU (Psikolojik danışman &Psikoterapist):Bu durum psikolojik bir rahatsızlıktır. Biz buna işkoliklik diyoruz. İşkoliklik, kişinin hayatındaki pek çok aktiviteyi ihmal ederek sadece işiyle uğraşması halidir. Her insanın değişikliğe, farklı işlerle uğraşmaya, farklı sosyal ilişkiler yaşamaya ihtiyacı vardır. İşkolikler diğer insani ihtiyaçlarını bir kenara iterler ve sadece çalışarak kendilerini var ederler. Çalışmadıkları zaman, bir şeyleri eksik yapıyorlarmış duygusuna kapılırlar.

Genellikle işkolik anne-babaların çocuklarında da sosyal öğrenme yoluyla görülebilir. Nefes almadan çalışmayı maharet sayıyoruz. Ayrıca mükemmeliyetçi ve bağımlı kişilikler asla eksik kabul etmezler. İşlerini iyi yapmak için her dakikayı değerlendirirler. Birazcık ara verecek olsalar suçluluk duyarlar. Mola verdiğinde suçluluk duyan insanlar uyku, yemek, sohbet, eğlence, dinlenme gibi en insani ihtiyaçlarını bile gerçekleştirmedikleri için genelde yalnızlaşırlar. Çevreleri kalabalık görünür ama gerçek dostluklara zaman ayırmadıkları için iç dünyalarında yalnızdırlar. Kendi ailelerinden bile uzaklaşırlar. Ev halkı bu durumdan şikâyet edecek olursa, aslında onlar için çalışıp durduklarını dile getirirler. Ev halkıyla evde zaman geçirecek olsalar, sanki bir şeyleri eksik yapmışlar gibi duygulara kapıldıkları için, davranışlarına yansıyan bu duygu, aile bireylerini de rahatsız etmeye başlar. Bir şeyleri unutmuşluk duygusu tedirgin olmalarına neden olur. Kafa dinlemek için yapılan her faaliyeti zaman kaybı gibi algılarlar.
Genellikle her meslek alanında görülmekle birlikte, sağlık, medya, tekstil ve bilgisayar/bilişim sektöründe daha fazla karşılaşıyoruz gibi. İtiraf etmem gerekirse kendimde bile görüyorum bazen. Yıllardır aktif olarak çalışmaya ve sürekli ofis ortamında terapi yapmaya, terapi dışındaki zamanlarımda yazı yazmaya öyle çok alışmışım ki, boş bir günümde hiçbir iş yapmadan evde oturduğumda sanki bir şeyleri unutmuşum, aklımdaki bir şeyi yapmamışım, o günü boşa geçirmişim gibi duygulara kapılıyorum. Sonra düşününce fark ediyorum ki hayır, eksik bir durum yok! Her şey yolunda. Yoğunuz evet ama hiç olmazsa günün belirli kısmını dinlenmeye, arkadaş sohbetlerine, sinemaya, yürüyüşe ayırarak kendimizi dinlendirmeliyiz. Ben öyle yapıyorum. Ölüp gidersem ne olacak? Bitmek tükenmek bilmeyen işleriniz, siz ölünce ne olacak? İllaki birileri sizin yerinize bu işleri yapacak. Öyleyse siz niçin hayattayken hayatta olmanın diğer sosyal ve keyifli nimetlerinden istifade etmeyesiniz.

‘Aceleci, kaygılı, takıntılı kişilerde sık görülür’

Vahdettin Yaşar (Psikolojik danışman):Günlük yaşantımızda dikkatimizi dağıtan, enerjimizi azaltan çok fazla gereksiz uyarıcıya maruz kalıyoruz. Bu durum zihnimizi etkiliyor. Örneğin televizyon izliyorsunuz, bir yandan Facebook’ta gelen bildirimleri kontrol ediyorsunuz, bir yandan da aklınız bitirmeniz gereken başka bir işte. Zaman zaman kendim de aynı sorunu yaşıyorum. Bakın şu an bir seminerdeyim, aklım eşim, çocuklar ve işyerinde. Acaba ne yapıyorlardır demekten kendimi alamıyorum. Bu da konsantrasyonunuzu etkiliyor. Daha çok çocuklarda rastladığımız bu sorun günümüzde yetişkin bireylerde dikkat eksikliği şeklinde görülüyor.

Konsantrasyon bozukluğu ya da yoğunlaşamama ya da dikkat dağınıklığı, pek çok kişinin dert yandığı, çağın problemi olarak tanımlanabilecek bir konudur. Tedavi edilmezse kişinin eğitim, iş ve aile hayatını olumsuz etkilediği gibi arkadaşlık ilişkilerinin bozulmasına da neden olur.
Eğer bir kişide yaptığı işe kendini verememe, yaptığı işi bitirme güçlüğü yaşama, o an uğraştığı işten başka şeyler düşünme, sık sık dalıp gitme, ders çalışma, kitap okuma gibi alanlarda uzun zaman geçirememe, sıklıkla eşya kaybetme vb. gibi sorunlar görülüyorsa kişi muhtemelen konsantrasyon bozukluğu yaşıyor demektir. Bu bazı psikolojik hastalıklarda ya da kullanılan ilaçların yan etkileri olarak görülebildiği gibi  yapılmakta olan işi isteksiz yapmaktan da kaynaklanabilir.
İlginin başka bir alana kayması ya da gerçekte başka bir yerde olma isteği bunlara sebep olabilir. Aile yaşamındaki olumsuz olaylar, duygusal açıdan yaşanan sorunlar konsantrasyon bozukluğuna sebep olur. Yeteneklerini ve zihinsel aktivitelerini yeterince kullanamamasına sebep olur. Aceleci, kaygılı, takıntılı ve stresli insanlarda konsantrasyon sorunu ile daha sık karşılaşılır. Hatta başarı odaklı kişilerde başaramama kaygısı ile yapacağı işe konsantre olamamaktadır. Böyle bir sorunla karşı karşıya kalan birey öncelikle bir uzmandan yardım almalıdır. Aksi takdirde bireyin hayat standardı düşecektir.

‘Fazla görev ve sorumluluk bu durumu tetikleyebilir’

Osman Abalı (Psikolog):Mükemmeliyetçi her şeyi çok iyi yapmak isteyen, başarı konusunda çok hassas, yapamadıkları şeylere çok üzülen, kaygılı ve aynı zamanda hiperaktivite eğilimli, aceleci, sabırsız her şeyden çabuk sıkılan, ayrıntıcı, hareketli ve görsel konulara eğilimli kişilerde daha sık görülür. Kişi birçok iş ve görevi yapmak ister ama bir işe başladığında hemen başka bir şey aklına gelir ve onun da tamamlanması gerektiğini düşünür. Bu şekilde planlamada güçlük çeker. Bu kişilerde dağınıklık, huzursuzluk ve başladığı işleri yarım bırakma söz konusudur. Buna bir rahatsızlık demeyelim ama normal sınırları aşmış hafif düzey problemler diyebiliriz. Eğer günlük hayatı çok etkiliyorsa o zaman rahatsızlık boyutuna girer ve müdahale gerekir. Tedavisi mümkündür, ama mizaç özelliği olduğu için davranışçı yaklaşımlarla terapi alması gerekir. İlaç tedavisi bile kullanılabilir. İlgi dağınıklığı artışı görsel araç gereçleri kullanma ile artar. Kişinin zihnini toparlaması, yapması gerekene odaklanması gerekir. Bu açıdan başladığı işi bitirme gibi bir hedef belirlenmelidir.

23 Nisan 2013 Salı

Teknoloji bağımlılığı kişilik bozukluklarına yol açabilir


Sakarya Üniversitesi (SAÜ) Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ali Arslan, teknoloji bağımlılığının kişilikte bozukluklar meydana getirebileceği uyarısında bulundu.

 Ali Arslan, Cihan Haber Ajansı (Cihan) muhabirine yaptığı açıklamada, pek çok faydaları bulunan cep telefonu ve bilgisayar gibi teknolojik ürünlerin aşırı kullanılmasının insani özelliklerde bir takım erozyonlar oluşturabileceğini kaydetti.
        Teknolojinin kullanımının mutlaka dengelenmesi gerektiğini ifade eden Arslan, "İnsanlar teknolojiye karşı çıkamıyor. Teknolojinin pek çok faydaları var. Ancak aşırı yoğun bir kullanım olursa insani özelliklerimizde bir takım erozyonlar meydana gelebiliyor. Birbirimizden uzaklaşabiliyoruz. Her gün bilgisayarın başında oturup adeta esir durumuna gelebiliyoruz. Burada kullanımı dengelemek lazım. Teknoloji işlerimizi kolaylaştırıyor, basitleştiriyor, hızlandırıyor. Ama insan olduğumuzu da unutmamak gerekir. Belki bunu bilinçli bir çabayla gerçekleştirirsek çok daha güzel olabilir. Bilgisayar başında zamanımızı geçirirken dostları da ihmal etmemeliyiz. Anne, babamıza, arkadaşlarımıza, çocuklarımıza, ailemize zaman ayırabilmeliyiz. Eğer bu dengeyi kurabilirsek hem teknolojinin nimetinden, güzelliklerinden faydalanmış oluruz. İşlerimiz hızlanmış ve kolaylaşmış olur. Hem de ilişkilerimizi, normal bir düzen içerisinde tutmuş oluruz." dedi.
        Artan cep telefonu kullanımının yüz yüze iletişimi azalttığını kaydeden Arslan, yüz yüze iletişimin bir alternatifinin bulunmadığını dile getirdi. Mesaj göndermekle meselelerin hallolmadığını vurgulayan Arslan, şunları söyledi: "Gençler kendilerini bir selin, bir akıntının önüne kaptırmış gibi olmaması lazım. Sadece bir tek şeye bağlı kaldığınız zaman bu insanı bağımlı hale getirir. Kişilikte de bir takım bozukluklar meydana gelebilir. Günün 10 saati internetin başındaysanız insanlardan yavaş yavaş uzaklaşıyorsunuz demektir. Mesaj göndermekle meseleler hallolmuyor. Telefon ederek konuşabiliriz. Ancak mutlak suretle belli zamanlarda bir araya gelmek lazım. Yüz yüze etkileşim içerisinde bulunmak lazım. Hiç bir şey yüz yüze iletişim kadar kuvvetli değildir. Bu zaman zaman yapılır. Gönül bağları devam ederse teknolojiyi kullanmakta her hangi bir sakınca yok. Ama tamamen kopartırsanız burada negatif durumlar, daha baskın olmaya başlıyor. Ama denge kurulursa o zaman işlerimiz hızlanmış olur. Aile içi iletişim, arkadaşlık bağlarımız, dostluk bağlarımız da varlığını devam ettirmiş olur."
        Yüz yüze iletişimin kişiliklerinin oluşmasında önemli rol oynadığına vurgu yapan Arslan, "İşlerin içerisine duygularında karışması lazım. İnsanın bir düşünce boyutu var. Aynı zamanda duygu boyutu da var. En çok sevdiğimiz insanlar duygusal olarak bağlandığımız insanlar. Atasözümüz 'gözden ırak olan gönülden de ırak olur' diyor. Siz mesaj gönderirken duygularınızı işin içerisine yeterince koyamıyorsunuz. Ama yüz yüze geldiğiniz zaman bir paylaşım olduğu zaman zihinde bir iz bırakıyor. O sizin ruh dünyanıza, düşünce dünyanıza katılmış oluyor. Yüz yüze iletişimin hiç bir alternatifi yok bu yüzden. Olumsuz alışkanlıklar zaman içerisinde bizde bir davranış ve karakter haline dönüşüyor. 

17 Nisan 2013 Çarşamba

Tansiyon, kalp, kansızlık gibi hastalıklar vertigoya sebep olabilir


Çağın hastalığı olarak bilinen vertigonun dikkat edilmesi gereken bir hastalık olduğunu belirten Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı ve Cerrahi Tıp Bölümleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sefa Dereköy, kalp hastalıklarının vertigoya sebep olabileceğini söyledi.
 Vertigonun baş dönmesi olduğunu söyleyen Prof. Dr. Sefa Dereköy, "Vertigo, rotatuar dediğimiz bir şekilde baş dönmesidir. Baş dönmelerinde bir dengesizlik hissi de olabilir. Vertigo bir semptomdur, bir belirtidir. 'Vertigomuz var' dediğimizde, 'Başımız dönüyor' anlamına gelir. Baş dönmesi dediğimizde denge sistemi giriyor. Başta beyin, beyincik, kalp, iskelet ve kas sistemi bölgelerinden gelen uyarılar ve boyun bölgesi dengeyi yönetiyor. Tansiyon düzeni ve nihayet iç kulak dengeden sorumlu. Dolayısıyla bir baş dönmesi ile karşılaştığımız zaman bütün bu sistemleri gözden geçirmek lazım. 'Başım dönüyor, o halde kulak hastasıyım' demek oldukça zor. Bütün bu sistemler gözden geçirildikten sonra eğer bir hastalık çıkmazsa KBB'de neler olabileceğine bakıyoruz ve gereğini yapıyoruz. 

16 Nisan 2013 Salı

Dikkat! Çocuklar 'siber zorbalık' kıskacında


Sanal ortamda ‘küçük düşürücü saldırı’ anlamına gelen siber zorbalık, gençler arasında hızla yayılıyor. Bu tehlike yüzünden birçok öğrenci psikolojik çöküntü yaşarken okulu bırakan, intihara kalkışanlar bile var. Lise öğrencileri arasında yapılan bir araştırmaya göre,  siber zorbalığa başvuranların oranı yüzde 28’e ulaştı.
İnternet hayatın her alanına yayılırken birçok yeni zararı da ortaya çıkıyor. Bunların başında gelen siber zorbalık, iletişim teknolojilerini kullanarak kişileri sürekli rahatsız ve alay etme, küçük düşürücü sözlerle hayatlarını zorlaştırma, fotoğraflarını izinsiz kullanma, sahte isimle sosyal paylaşım sitelerine üye olma, kişiler hakkında dedikodu yayma gibi birçok yolla yapılan eylem. Türkiye’de siber zorbalık yapma oranı yüzde 28’e, maruz kalma oranı ise yüzde 30’a ulaştı. Bu oran Belçika’da yüzde 18, Amerika’da yüzde 21. Bu yüzden birçok öğrenci psikolojik çöküntü yaşarken aralarında okulu bırakan ve intihara kalkışan da var. 14-19 yaş arasında lisede okuyan 227 öğrenciyle bir anket yapan ODTÜ Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Özgür Erdur Baker, bu kavramın Türkiye için çok yeni olduğunu fakat gittikçe yaygınlaştığını belirtiyor. Prof. Dr. Kürşat Çağıltay da mücadele için bilinçlendirme çalışması yapılması ve çocukların sanal dünyada korunmaya yönelik becerilerinin geliştirilmesi gerektiğini ifade ediyor. Uzmanlar, çocuğu siber zorbalığa maruz kalan ailelere “Sorunu kendiniz çözmeye çalışmayın, resmî mercilere başvurun.” tavsiyesinde bulunuyor. Ayrıca çocukların internet kullanımının yakından takip edilmesi öneriliyor.
Siber zorbalığı uzun süre fiziksel ortamda yapılan akran zorbalığının uzantısı diye düşündüklerini kaydeden Baker, şu önemli noktalara dikkat çekiyor: “Bir baktık ki internet ortamının kendine özgü çok farklı dinamikleri var. Mesela kimliklerini saklayabiliyorlar, birisiyle ilgili hazırladıkları web sayfasını ya da tehditleri arşivleyebiliyorlar, tekrar tekrar buna ulaşabiliyorlar. Birisine zorbalık için kalkıp okula gitmesine gerek yok. Evde pijamayla otururken de birisine zarar verebiliyor ve bunun karşısında da yakalanma korkusu, bir cezası yok.”
Türkiye ile diğer ülkelerdeki çocukların siber zorbalık olarak tabir edilen tavırlarının farklılık gösterdiğini anlatan Doç. Dr. Baker, “Diğer ülkelerdeki çocuklar daha çok internetten dedikodu yayma, başkaları hakkında utandırıcı web sayfaları yapma yaygınken bizde şifre ele geçirme, başkalarının hesabını ele geçirme durumları söz konusu.” diyor. Araştırmalara göre erkek öğrencilerin, kızlara göre daha fazla risk altında olduğunu söyleyen Baker, “Siber zorbalık yapan çocukların arkadaşları tarafından dışlanmış, sevilmeyen, kaba ve düşüncesiz, kendini beğenmiş ve empati kurma becerisine sahip olmayan kişiler olduğu belirlenmiştir. Siber zorbalık mağdurlarının ise ya fazla içedönük ya da dışadönük, dikkat çekici bir kişiliği olduğu görülmüştür.” ifadelerini kullanıyor.
Baker, “Çocuklar niye bunları yapıyor?”sorusu-nuysa şöyle cevaplıyor: “Öncelikle bunu, karşıdakine verdiği zararın etkisini göremiyorlar ve şaka olarak düşünüyorlar. İkincisi akran zorbalığı kapsamında bir güç gösterisi ve daha popüler olmak için yaparlar. Daha çok fiziksel güçten ziyade kim internete daha iyi kullanıyorsa, kim bilgisayarı daha iyi kullanıyorsa güç dediğimizde artık siber zorbalıkta onu düşünüyoruz. O yüzden fiziksel ortamda zorbalığa maruz kalan bazı fiziksel olarak zayıf olan çocuklar, siber ortama girdiklerinde intikam almak için de bunu yapıyorlar.” diye konuşuyor.
Yaptıkları çalışmalarda siber zorbalığın yalnızlık ve depresyonla ilişkisine baktıklarını anlatan Baker, çocukları bekleyen tehlikelerin altını çiziyor: “Siber zorbalık kurbanı olan çocuklarda depresyon görülme sıklığı daha fazla, yalnız çocuklar bunlar. Kendini dışlanmış hissediyorlar, okulu bırakıyorlar, intihar eden çocuklar bile var. En büyük risk de aslında yaş küçüldükçe internet kullanma becerisi artıyor, yani genç yaştaki çocuklar daha iyi bilgisayar kullanabiliyor. Bu da büyük bir tehlike, o yüzden neler yapacağız, nasıl yapacağız, onlara nasıl öğreteceğiz derken yetişkinlerin ‘ben internet kullanmıyorum, cep telefonu kullanmıyorum’ deme lüksleri kalmıyor.”
Siber saldırı bir suçtur!
 Zorbalık içeren mesajları okumayın, beğenmeyin, başkalarıyla paylaşmayın.
 Yazdıklarınızın karşı tarafı incitebileceğini, depresyona sokabileceğini düşünün.
 Kişilerin yüzüne söyleyemediklerinizi, sanal ortamda da söylemeyin.
 Siber zorbalığın bir suç olduğunu, şikâyet halinde ceza alabileceğinizi unutmayın.
 Gerçek hayatta nasıl davranıyorsanız, sanal ortamda da öyle davranın.
 Siber zorbalık ihbar hattı: siber.izmir@egm.gov.tr
Sanal âlem, kişilik bozukluğu ve intihara neden oluyor
Bilgi Teknolojileri Uzmanı ve Bilgi Güvenliği Uzmanı Onur Oktay ise teknolojinin hızla ilerlemesiyle zorbalığın sanal âleme taşındığını söylüyor. Oktay, ‘siber zorbalık’ adını alan internet ortamındaki saldırı ve tehditlere şöyle dikkat çekiyor: “Bu durum öyle boyutlara ulaştı ki, kullanıcıları paranoyaya bile sürüklüyor. Sosyal ağ kavramının ve mobilitenin yaygınlaşmasından dolayı gençler ve çocukların elinde gördüğümüz telefonlar tehlikeli hale geliyor. Yaptığım bir araştırmaya göre birçok veli, çocuklarının bilgisayarına güvenlik amaçlı antivirüs yazılımı kuruyor. Fakat telefonundan internete girmesine karışmıyor ve kontrol etmiyor. Akıllı telefonların yüzde 70’inde antivirüs yer almıyor. Dolayısıyla telefonları kullanan gençler ve çocuklar da direkt olarak internetin tehlikeli sularına korunmasız olarak çıkıyor. 

13 Nisan 2013 Cumartesi

Ninni, uyku bozukluğuna iyi geliyor


Müziğin, akut ya da kronik uyku bozuklukları tedavisinde uyku kalitesini yükselttiği ortaya çıktı.
Çinli araştırmacılara göre özellikle ninniye benzeyen, yavaş, yumuşak ve rahatlatıcı melodiler, uyku  bozukluğunda ve merkezi sinir sistemi üzerinde etkili oluyor. Bilim adamları, farklı ülkelerde 18 yaşın üstündeki üniversite öğrencilerini, sığınma evlerinde kalan kadınları, yeni ameliyat olmuş hastaları müzik terapisine tabi tuttu. Asyalı katılımcılara kendi ülkelerinin geleneksel müzikleri, Avrupalı katılımcılaraysa klasik Batı müziği dinletildi. Kullanılan müziğin temposu dakikada 60-80 vuruşu geçmedi. Araştırma sonunda kültürel ve coğrafi farklılıklara rağmen müzik-uyku ilişkisinin son derece tutarlı olduğu görüldü. ankara aa

9 Nisan 2013 Salı

Ölüm riskini azaltıyor


ABD 'deki Harvard ve Washington Üniversitelerinden bilimadamlarının yaptığı araştırma, kanında, özellikle somon gibi bazı balıklarda çokça bulunan Omega 3 yağ asidi fazla olan 65 yaş ve üzerindeki kişilerin ortalama 2,2 yıl fazla yaşadığını, bu kişilerin ölüm riskinin yüzde 27'ye kadar azaldığını gösterdi.

Araştırmaya imza atanlardan Dr. Dariush Mozaffaris , uzun zamandır Omega 3 bakımından zengin balıklarla beslenmenin sağlıklı olduğunun düşünüldüğünü ancak yaşlılara olumlu etkisine ilişkin az araştırma bulunduğunu belirtti.

Araştırmada bilimadamları, kanda yeterli Omega 3'ün bulunmasının, kalp-damar sağlığı açısından önemli olduğunu bir kez daha vurgulayarak, “kalan yaşam süresini uzatabileceğine” dikkati çekti.

Bilimadamları, bu sonuçlara ABD'de 65 yaş ve üzerindeki yaklaşık 2 bin 700 kişiye ait 16 yıllık verileri inceleyerek vardı. “Annals of Internal Medicine” dergisinin internet sitesinde yayımlanan araştırmada, Omega 3 içeren balık yağı hapları dikkate alınmadı.

7 Nisan 2013 Pazar

Bu hatayı hepimiz yapıyoruz!


Hipertansiyon ve Ateroskleroz Derneği Başkanı Prof. Dr. Serap Erdine, evlerdeki tansiyon ölçüm cihazları konusunda vatandaşları uyararak,''Bilek ölçümleri hastanın yaşına, hava koşullarına, pozisyonuna göre değişiklikler göstermekte ve yanlış sonuçlar verebilmekte. Bu nedenle bilekten ölçüm cihazlarını hiçbir şekilde kabul etmiyoruz'' dedi.

10. Akdeniz Hipertansiyon ve Ateroskleroz Kongresi için Antalya'da bulunan Erdine,  yaptığı açıklamada, hipertansiyon hastası sayısında son yıllarda artış olduğuna dikkati çekti. İnsanların geçmişe oranla daha az hareket ettiklerine değinen Erdine, değişen yaşam koşullarının hipertansiyon görülme sıklığını da olumsuz etkilediğine işaret etti.

Erdine, stres, aşırı tuz alımı ve kilo alımının kan basıncını artırdığını belirterek, ''Hipertansiyonun ülkemizde görülme sıklığı yüzde 20. Ancak 45-50 yaştan itibaren bu oran yüzde 50'lere ulaşmakta'' diye konuştu.

Erdine, şöyle devam etti:

''Steteskopla ölçülerek yapılan ölçüm aletleri cıvalı. Ancak Avrupa Birliği ülkelerinde cıva, zararları nedeniyle yasaklanmış durumda. Hastanın el sıkma hareketi yapmadan, doğrudan doğruya koldan ölçüm yapan cihazları öneriyoruz. Bilekten ölçümleri önermiyoruz. Çünkü bilek ölçümleri hastanın yaşına, hava koşullarına, pozisyonuna göre değişiklikler göstermekte ve yanlış sonuçlar verebilmekte. Bu nedenle bilekten ölçüm cihazlarını hiçbir şekilde kabul etmiyoruz.''

Ev ölçüm cihazlarının ''oyuncak haline getirildiğini'' savunan Erdine, tansiyonun tercihen sabah saatleri olmak üzere günde bir kere ölçülmesi ve arka arkaya ölçüm yapılmaması gerektiğini kaydetti.

1 Nisan 2013 Pazartesi

Sıfır kalorili şeker otu diyabetlilerin umudu oldu


Anavatanı Paraguay ve Brezilya olan, şekerden 30 kat daha tatlı stevia (şeker otu), Türkiye’nin iklim şartlarına uyum sağladı.
İlk deneme üretimi 2009 yılında Antalya’da başlayan bitkinin adaptasyon çalışmalarından olumlu sonuç alındı. Ardından İzmir ve Antalya’da tarımı yapılmaya başladı. Stevianın kuru yaprakları şekerden 30 kat, sıvı ekstresi ise 250 ile 300 kat daha tatlı. Bitkinin en büyük özelliği, kalori içermemesi. Bu sayede yiyecek ve içeceklerde suni tatlandırıcıların yerine kullanılıyor. Taze, kurutularak veya sıvı konsantre halinde kullanılabiliyor. Bakımı iyi yapılan bir fideden, 80 ile 120 gr. kuru yaprak elde edilebiliyor. 1 gr. kurutulmuş stevia, 50 gr. şekere eşdeğer. Stevia, diyabet ve kan şekerini düzenliyor. Dişler üzerinde plak gelişimini önlüyor ve durduruyor. Vitamin ve mineral kaynağı. Vücudun daha fazla kalsiyum emmesini sağlıyor ve hipertansiyonu önleme etkisi var. Antalya’nın Serik ilçesinde 60 dekar alanda stevia yetiştiren Agma Tarım Genel Müdürü Metin Azizoğulları, “Doğal tatlandırıcı olan stevia, şekerin tek alternatifi. Japonlar, bu bitkiyi 30 yıldır şeker yerine kullanıyor. 

31 Mart 2013 Pazar

Çocukların gelişmesini engelleyen büyük yanlış!


Elektromanyetik Kirliliği Önleme, Ölçme, Araştırma ve Eğitim Derneği (TEMKODER) Başkanı Mehmet Bayramoğlu,  büyüme hormonunun, yaklaşık 25 yaşına kadar gece saatlerinde salgılandığını söyledi. Bu hormonunun ışık ve elektromanyetik dalgalardan olumsuz etkilendiğine dikkati çeken Bayramoğlu, "Çocukların sağlıklı büyüyebilmesi için yatak odalarında cep telefonu ya da bilgisayar gibi elektromanyetik dalga yayan hiçbir cihazın bulunmaması gerekiyor" dedi.

Mehmet Bayramoğlu, bu konuda farkındalık oluşturmak için İçişleri ve Milli Eğitim bakanlıklarıyla iş birliğine giderek, "Elektromanyetik Kirlilik Konusunda Çocuklarımızı Bilinçlendirme Projesi" başlattıklarını, bu kapsamda başkentte 52 okulda yaklaşık 7 bin 500 çocuğa seminer verdiklerini anlattı.

"Artık teknolojisiz bir yaşam mümkün değil" ifadesini kullanan Bayramoğlu, çocukları teknolojinin olumsuz yanlarına karşı uyardıklarını, teknolojiyi doğru kullanmalarını sağlayacak önerilerde bulunduklarını dile getirdi. Baz istasyonları, cep telefonları, dizüstü bilgisayarlar ve kablosuz modemler gibi elektronik cihazların yaydığı elektromanyetik dalgalar hakkında bilgi verdiklerini ve bu cihazların nasıl kullanılması gerektiğine ilişkin uygulamalı deneyler yaptıklarını söyleyen Bayramoğlu, öğrencilerin bu seminerleri ilgiyle takip ettiğini bildirdi.

'BEDAVA DAKİKALAR KALDIRILSIN'

Cep telefonu operatörlerinin bedava dakika kampanyalarının, cep telefonuyla konuşmayı teşvik ettiğini ve çocukların daha fazla elektromanyetik dalgaya maruz kalmasına neden olduğunu söyleyen Bayramoğlu, şöyle devam etti:

"Cep telefonuyla ne kadar çok konuşursanız o kadar kulağınızın, başınızın ağrıdığını, yüzünüzün kızardığını hissedersiniz. Seminerlerde uzun süreli cep telefonuyla konuştuktan sonra başımızın konuşmadan önceki ve sonraki termal görüntülerindeki farklılığı gösterdik. Dernek olarak bedava dakikaların sınırlandırılmasını ya da tamamen kaldırılmasını talep ediyoruz."
http://www.samanyoluhaber.com/saglik/Cocuklarin-gelismesini-engelleyen-buyuk-yanlis/979505/

30 Mart 2013 Cumartesi

'Altın öğün' sayesinde vücut güne hızlı başlıyor


Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Özge Akar, 'altın öğün' olarak adlandırılan kahvaltıyı ihmal edenlerin metabolizmasının yavaş çalıştığını söyledi.
Kahvaltının önemine dikkat çekerken insan vücudunu bir makineye benzeten Akar, "Vücudu bir makine gibi düşünürsek, devreye girebilmesi için güne 'altın öğün' dediğimiz kahvaltıyla başlamak gerekiyor. Güne kahvaltısız başlayanların metabolizması yavaş çalışıyor. Vücut ihtiyaç duyduğu hızlı başlangıca ulaşamayacağı gibi, enerji sıkıntısı da yaşıyor" dedi.  
  BÜYÜK YANLIŞ: KAHVALTIDA KOLA 
  İş yoğunluğu, okul saatlerinin erken olması ve çalışan anne sayısının giderek artması gibi çeşitli nedenlerden dolayı kahvaltı alışkanlığının giderek unutulduğunu belirten Akar, "Hatta simit, poğaça, tost gibi yiyeceklerle ve bunların yanında hazır meyve suları, kolalı içecekler gibi kalorisi yüksek besinlerle geçiştirilme oranı her geçen gün artıyor. Tüm bunlar özellikle çocuklarda obeziteye zemin hazırlıyor. Oysa kahvaltı kalp hastalıkları, tansiyon, şeker hastalığı ve obeziteden korur. Kahvaltı yapılmadığında ise vücut yağ depolamaya başlar" dedi.  
  ÇİKOLATA DEĞİL PEKMEZ 
  Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Özge Akar, kahvaltıyla ilgili şu önerilerde bulundu: 
  "Kahvaltıda mutlaka süt, yumurta, peynir gibi temel protein kaynakları, domates, havuç, salatalık gibi sebzeler ve temel karbonhidrat kaynağı ekmek bulunmalı. Özellikle çocuklar ve yaşlılar kahvaltıda mutlaka kaliteli protein olarak adlandırdığımız yumurta yiyerek güne başlamalı. Protein çocuklar için diş ve kemik yapısını korurken yaşlılarda kemik erimesinin önüne geçer. Sürülebilen çikolata, bal, reçel gibi tatlılar yerine kan yapan ve kemiklerin gelişimini sağlayan, kalsiyumdan zengin pekmez tercih edilmeli...
 http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_altin-ogun-sayesinde-vucut-gune-hizli-basliyor_2070995.html

23 Mart 2013 Cumartesi

Ter, egzamayı tetikliyor


Halk arasında çocukluk egzaması olarak bilinen ''atopik dermatit''e yakalanmamak için polyester, naylon, deri gibi tahriş edici ve dar elbiselerin tercih edilmemesi gerektiği bildirildi.
Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fazıl Orhan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, atopik dermatitin vücutta bazı hücrelerin reaksiyonu, kronik iltihaplanma olduğunu söyledi. 
 Rahatsızlığın çocuklarda çok küçük yaşlarda görülmeye başladığını belirten Orhan, ''Atopik dermatit, yaklaşık 2-3 aylıkken başlar. Esas belirtisi deride kızarıklık, sivilce gibi döküntüler ve kaşıntıdır. Önce alın ve yanaklarda başlar, sonra saçlı deri ve çeneye yayılır'' dedi
  -''Terleme egzamayı şiddetlendirir''   
Atopik dermatiti en fazla uyaran etkenlerden birinin ter olduğuna işaret eden Orhan, ''Bunun için yünlü giysilerden uzak durulmalı, pamuklu ve vücuda yapışmayan giysiler tercih edilmelidir. Polyester, naylon, deri gibi tahriş edici ve dar elbiselerden kaçınılmalı. Bunlar terlemeye neden olarak egzamayı şiddetlendirir'' diye konuştu. 
Atopik dermatit hastalarının terledikten sonra mutlaka banyo yapması gerektiğini vurgulayan Orhan, şunları kaydetti: 
''Tek başına banyo cildi kurutan bir uygulamadır. Bu yüzden banyo sonrası mutlaka nemlendirici kullanılması gerekir. Sabun ya da şampuanın olabildiğince az kullanılmasını öneriyoruz. Ilık su ile hemen terin vücuttan atılarak nemlendirici kullanılması gerekiyor.'' 
  -''Besin alerjisine dikkat edilmeli''- 
 Orhan, atopik dermatit hastalarının üçte ikisinde hastalığa alerjinin de eşlik ettiğini anlatan Orhan, ''Bu nedenle hastalara alerji testi yapıyoruz. Özellikle besin alerjilerine etken bir duyarlılık söz konusuysa hastaya bu besinden uzak durmasını öneriyoruz. Hastaya yönelik özel diyetler hazırlatıyoruz'' dedi. 
         (AA)
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_ter-egzamayi-tetikliyor_2068474.html

Bu tür oyuncaklarla oynayan çocuklar daha zeki!


Üç boyutlu maketlerle çocukların kendi planlarını yapma ve uygulama imkanı bulacağını söyleyen Pal Eğitici Oyun ve Oyuncak Akıl Oyunları Uzmanı Osman Metin, eğitim ve kariyer hayatını da başarılı kıldığını dile getiriyor.
 
Üç boyutlu maket ve oyuncak larla çocukların edilgen değil, etkin olacağını dile getirirken Osman Metin, “Farkındalığın gelişmesi önemli bir adım. Çocukların duyduğu ya da izlediği şeylerin farkına varması geleceklerini şekillendiriyor. Üç boyutlu maketler çocukların genel kültürlerini, el becerileri ve üretkenliklerini de geliştiriyor. Bu eserler dünyaya mal olmalarındaki güzelliklerinin yanında kendilerine has bir hikâyelerinin olması ve geçmiş yaşamdan orijinal örnekler olması bakımından çok önemli konumdalar. Eyfel kulesinin ismi neden Eiffel, Taç Mahal’i kim yapmış, özgürlük heykelini Amerika’ya hangi ülke hediye etti, Ayasofya’nın tarihi, Galata kulesini kimler yaptı. Bu soruların cevaplarını çocuklar üç boyutlu maketleri yaparak öğreniyorlar. Çocukların dış dünyayı algılaması ve onu sorgulaması adına bu maketler çok önemli." diyor.
 
Üç boyutlu oyuncakların çocuğun kendini dinlemesi ve tanıması adına güzel bir fırsat sunduğunu belirten Metin, çocuk parçaları tamamlarken kendini tanıdığını, eksik ve gelişmiş yönlerini keşfettiğine vurgu yapıyor.
 
Metin, "Özellikle  zor parçaların yerleştirilmesinde kendini daha da zorlayarak kabiliyetlerinin gelişimini sağlıyor. Bazı durumlarda etrafından yardım almasının yolu açılıyor. Yaptıkları bu şaheserlerin maketlerini evlerinin değişik köşelerine de koyarak kendilerine olan özgüvenlerini de arttırıyor. Ebeveynler bu tür çalışmalarda çocuğun kendi başına yapmalarına izin vermeli ve aşamaları takip ederek ara ara çocuğa yardım etmelidirler.”
 
Çocukların kendisini duyacağı, plan yapacağı, karar vereceği bir ortamda bırakmak gerektiğini belirten Metin sözlerini şöyle sürdürüyor: “Her maket bir proje. Parçaların birleştirilerek eser yapılana kadar geçen süreçte bir proje çalışması vardır. Çocuk öncelikle bir hedefle karşılaşmakta, hedefi gerçekleştirmek için bir planlama yapılması gerekiyor. Bu planın aşama aşama yapılması gerektiğini öğreniyor. Parçaları doğru kullanma, sıralama yapma, plana uyma gibi konular kişilik gelişiminde okul hayatına ve sosyal hayata uymada önemli bir eğitim modelidir.
 
Bu tür projelerde çocukların başarma duygusu ortaya çıkacaktır. Başarmanın verdiği mutlulukla kendine güvenen bireyler yetişecektir. Özellikle seviyeyi çok zorlamadan başarıyla tanışmaları onları pozitif insan yapacaktır. Yapılan her çalışma başka çalışmalara karşı da yeni bir istek oluşturacaktır. Çalışmayı seven çocukların durağanlığa sevk edilmesi okul başarısını olumsuz etkilemektedir. Okul hayatında aktif katılımın geliştirilmesi ve eğitimin çocukların etrafında geliştirilmesi gerekir. Her makette yeni bir başarı duygusu gelişecek, çocuğun aktif rol almaya yönelik isteğini geliştirecektir.
 
Takım çalışması ruhunu oluşturma adına bir iki çocuğun maket tarzı oyunları birlikte yapmalarına imkan sağlanmalıdır. Çocukların sosyalleşmesi ve kendi karakterlerini ortaya koymaları adına güzel bir fırsattır. Birlikte çalışma, iş bölümü, planlama ve yardımlaşma duygularının gelişmesi sosyal paylaşım duyguları adına çok önemli aşamalar. Aile bireylerinin birlikteliği; çocuklar bu tür çalışmalarda akrabalarını daha yakından tanıma adına onların tepkilerini ölçme farklı davranışlarını algılama adına iyi bir fırsattır. Sabır kavramını zor aşamalarda daha iyi tanıyıp uygulayacaktır.” 
http://www.samanyoluhaber.com/saglik/Bu-tur-oyuncaklarla-oynayan-cocuklar-daha-zeki/973947/

20 Mart 2013 Çarşamba

Çocuklarda yalnız kalma korkusunu nasıl yenebiliriz?


SORU: Şu an 7 yaşında olan oğlum yalnız kalmaktan korkuyor. Ev içinde bir odadan diğerine tek başına gidemiyor. Ayrıca bulunduğumuz ortamda maske, çirkin bir resim, fotoğraf veya heykel varsa orayı terk etmek istiyor. Hatta çirkin (ya da onun gözünde korkunç mu demeli) görünümlü insanlar gördüğünde aynı tedirginliği yaşıyor. Bu tip rahatsızlık ve korkuları yenmesi için ona nasıl yardımcı olabiliriz?

CEVAP: Çocuklarda farklı korkular farklı zamanlarda ortaya çıkabilir ve bazı korkular maalesef ailenin yanlış tutumuyla beslenip kalıcı da olabilir. Bir insanın korkusu onun hayatı işlevlerini devam ettirmede sorun teşkil etmiyorsa o zaman korkuları çok da abartmamak gerekiyor. Öncelikle çocuğunuzun korkusuyla ilgili şaka yapmayın ve o korkusunu çok dillendirmeyin. Yapabileceğiniz bir kaç yöntem tavsiye edebilirim:

1- Çocuğunuz bir odadan bir odaya giderken eğer tek başına gitmek istemiyorsa ona eşlik edin ve diğer odaya beraber geçin. Diğer odaya geçtikten sonra beraber giderken yolda başınıza hiçbir şey gelmediğini anımsatın, yani aslında korkulacak bir şey yok imajı verin ama bunu korkulacak bir şey yok diyerek değil, gördün mu ikimiz buraya beraber geldik ama sen tek başına da gelebilirdin çünkü başımıza hiçbir şey gelmedi, güvendeyiz gibi sakin ve sevecen yaklaşın. Bu birlikte gidip gelme olayını eğer her gün 3 kez yapıyorsanız 3. gün 2’ye indirerek tek başına gitmesi için cesaretlendirmelisiniz. Daha sonra bire ve sonra inşallah tamamen sorun kalmaz.

2- Saklambaç oynayabilirsiniz çocuğunuzla, sonuçta saklambaç oynarken tek başına gidip saklanması gerekiyor, eğer saklambaç oynarken odalar arasında gezinmekte sıkıntı yaşamıyorsa bu durumu bir iki oyun sonunda ona anlatabilirsiniz. Ya da başka bir odaya gidip saklandığında ve siz onu bulduğunuzda ona aferin harikasın seni öbür odada aramıştım ama bulamamıştım diyebilirsiniz. Oyun sırasında korku kelimesini kullanmazsanız daha iyi olur çünkü bu çocuğu daha çok etkileyebilir.

3- Çirkin fotoğraf ve resim hatta çirkin insan ona itici geliyor olabilir, çirkin insan haricinde diğerleri daha az hayatı etkileyici olabilir. Çocuğunuz çirkin (ona göre) bir insan gördüğünde neden öyle düşündüğünü sakince sorun, yok oğlum o çirkin değil diyerek üstelemeyin çünkü o ona göre çirkin. Neyi çirkin olarak algıladığı önemli ve o algıladığı şeyin üzerinden açıklamalar yapmak gereklidir. Çirkinden kasıt nedir çocuğunuz için o önemli çünkü mutlaka o bir yerlerden, arkadaşından, büyüğünden, televizyondan bir tanımlama duymuş olabilir çirkin için ve onun çerçevesinde karşısındakini değerlendiriyor olabilir. Siz çirkinin ne olduğunu anladığınız zaman, ona güzel bir dille aslında çirkinliğin insanın yüz veya vücudundakilerden kaynaklı olmadığını hareketlerinden kaynaklı olduğu üzerinden gidebilirsiniz ama bir anda siz böyle bir açıklama yaptınız diye çocuğunuz o korkuyu bir anda atamayabilir. Her seferinde sakin ve açıklayıcı olmalısınız. Zamanla geçecek bir korku olduğunu düşünüyorum (çocuktan çocuğa değişir ve bu korkunun ilk olarak neden nereden kaynaklandığını da bulmak önemli o yüzden kesin konuşamıyorum)

4- Bir de her türlü korkusu için eğer sizler inançlı insanlarsanız, çocuğunuza Allah'in küçük çocukları koruduğunu, onları çok sevdiğini, onlara zarar gelmesini istemediğini anlatabilirsiniz. Bunun için kendisine küçük dua süreleri okumasını tavsiye edebilirsiniz kendini sen bu süreleri okuyarak koruyabilirsin diyebilirsiniz.

http://www.zamanamerika.com/index.php/tr/2011-07-25-15-57-35/item/1664-cocuk-psikolojisi-cocuklarda-yalnz-kalma-korkusunu-nasl-yenebiliriz

18 Mart 2013 Pazartesi

0-3 Yaş Grubu Çocuklarda Ahlâkî Gelişmenin Temel Taşları

Güzel ahlâklı çocuklar yetiştirmek, her anne-babanın arzusudur. İnsanın aile ve toplum içindeki saygınlığını belirleyen en önemli vasıflardan olan güzel ahlâk, sağlam şahsiyete sahip kişilerde tebârüz etmiş bir özelliktir. Aile ve toplumdaki problemlerin çoğunun temelinde ahlâkî kurallara uyulmaması vardır. “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim.” buyuran Efendimiz’in (sas) ümmeti olarak bizlere düşen mühim vazifelerden birisi de, çocuk ve gençlerimize güzel ahlâk kazandırmaya çalışmaktır. Bundan dolayı, çocuklarımızın ahlâklarının güzel, karakterinin sağlam olması, bütün anne-baba ve eğitimcileri yakından ilgilendirmektedir.

Çocuk eğitiminin hassas şartları
Güzel bir bahçe düşünün, içinde rengârenk çiçekler var. Her bir çiçeğin kendine has rengi ve insana güzel duygular ilhâm eden kokuları mevcut. O bahçenin güzelliğine o kadar hayran kalıyorsunuz ki, hemen aklınıza “Bu bahçenin bahçıvanı kim?” sorusu geliyor. Daha sonra sadece bahçıvanın değil, toprağın özelliklerini, iklim ve hava şartlarını da düşünmeye başlıyorsunuz. Eğer o bahçede güzel çiçekler varsa, onların yetişmesi için gerekli şartlar bir araya gelmiş demektir. Böyle güzel bir bahçenin yabanî otlarını temizleyen, suyunu ve gübresini veren, toprağın ve çiçeklerin bakımını yapan bir bahçıvanı mutlaka olmalıdır. Aynı zamanda toprak verimli, iklim ve çevre şartları müsait olsun ki, çiçekler bu kadar güzel büyüyebilsin. Çocuklarda da güzel ahlâkî vasıfların ve bunun neticesi güzel davranışların olması için, benzer şekilde bütün şartların bir arada olması gerekir. Misâldeki bahsedilen güzel çiçek ve kokular, çocukların ahlâkî güzellik ve müspet karakterlerine; bahçıvan, anne-baba ve eğitimcilere; farklı renkler, mizaç özellikleri ve genetik yapıya; toprak, çocuğun yakın çevresine; iklim ve hava şartları ise, sosyo-kültürel çevreye benzetilebilir. Çocuklarımızın güzel ahlâklı olması için hem iyi bir bahçıvan ve toprak, hem de uygun bir iklim gerekir. Bahçıvanların olmadığı veya görevlerini yapmadığı bahçelerde, yabanî otların etrafı sardığını görürüz. Toprağın iyi olmadığı yerde güzel çiçeklerin yetişmeyeceğini biliriz. Burada güzel çiçek yetiştirmek için bahçıvana daha çok iş düşmektedir, bahçıvan zemindeki kaya ve çakılları temizlemek durumundadır. Ayrıca havanın çok sıcak veya soğuk olduğu yerlerde de güzel çiçekler yetiştirmek istenirse, çiçeklerin kurumamaları için oranın şartlarını iyi hesap etmek gerekir. Bunun gibi, içinde bulunduğumuz aile ve toplum, karakter gelişmesinde oldukça tesirlidir. Çocuk toplumdan müspet bir tesir aldığında anne-babaların işi daha kolay olur; fakat, tersi durumlarda emekler boşa gidebilmektedir.

Mizaç ve karakter özellikleri 
Mizaç ve karakter, şahsiyetin iki temel unsurudur. Mizaç; ‘huy, tabiat’ mânâsına gelir. Mizaç özellikleri doğuştan gelir, ruhumuzda mevcut bu potansiyel ile meyillerimize uygun genetik ve biyolojik faktörler birbirini tamamlar. ‘Çekingen, dışa dönük, hareketli, cesur veya hassas’ olabilen mizaç özellikleri, hayat boyu devam eder. ‘Can çıkar, huy çıkmaz.’ veya ‘Kişi yedisinde ne ise yetmişinde de odur.’ gibi sözler insandaki mizaç hakikatine işaret eder. Mizaç özellikleri herkesin kendine hastır ve nötürdür. Karakterin teşekkül sürecinde, bunlar bilinerek çocuğa eğitim ve terbiye verilmelidir. Hamur mesabesindeki mizaç özelliklerinin, karakter eğitimi ve irade kuvveti ile şekillendirilmesi gerekir. Misâl olarak, kişinin doğuştan getirdiği inatçı mizacı Bediüzzaman Hazretleri’nin buyurduğu gibi, hayırlı bir yöne kanalize edilebilir. İnatçılık özelliği imânın muhafazasında kullanıldığında sebat ve sabır olarak kendini gösterir. Hayırlı ameller, dinî vazifeler, imânî vasıflar kişinin iç enerjilerini harekete geçirerek karakterin şekillenmesine yardımcı olur. Bunlara ek olarak ruhun terbiye edilmesi, riyazât, ibadet, zikir ve tefekkür karakter ve kişilik özelliklerine tesir eder. Bu türlü tesirler insanın mânevî boyutlarını daha güçlü hâle getirip güzel ahlâkın korunmasına yardımcı olur. Bunun tam tersi olarak kişinin nefsanî boyutlarının (yeme, içme vb.) ön plânda olması kişinin bunlara uymasına sebep olabilir. Dolayısıyla kişinin dürtülerini kontrol edememesine, çabuk tepkiye ve menfî karakter özelliklerinin (bencillik, yalan, empati yoksunluğu vb.) artmasına sebep olabilir. 

Karakter: ‘Diğerlerinden ayırt edici vasıflar’ mânâsına gelir. İyi karakter özellikleri, ahlâkın kişideki mücessem hâlidir. Karakter özellikleri çocuğun mizacında, anne-baba terbiyesi, aile ortamı, kişinin aldığı eğitim ve toplum tesiri ile şekillenir. Ceninin, ilk gününden itibaren anne karnında yaşadıkları ve hissettikleri; bundan daha da öncelikli olarak anne-babanın karakter ve kişiliği, çocuğun mizaç hamurunu kısmen şekillendirir. Mizaç özellikleri doğuştan olduğu için, tamamen değiştirilemez, bu yüzden karakter özelliklerini şekillendirmek daha kolaydır. İyi bir karakter eğitimi ile mizaç özelliklerinden azamî şekilde istifade edilir. Kişinin karakteri; anne-babasından, aldığı eğitim ve terbiyeden, kültürel ve içtimaî özelliklerden renkler taşır. Bu renklerin güzel tonlarının fazla olması, şahsiyetin olumlu gelişmesine yardımcıdır. 

0-3 yaş dönemi
‘Doğan her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar; eğer anne-baba Hristiyan ise Hristiyan, Mecûsî ise Mecûsî, Müslüman ise Müslüman olur.’ hadîs-i şerifinde buyrulduğu gibi, doğan her çocuk tertemiz bir fıtrat üzere dünyaya gelir. Anne-baba ile aile ortamı o çocuğun dinî özelliklerine tesir ettiği gibi, karakter ve şahsiyet özelliklerine de tesir eder. Bebeklik döneminde bebekler; kendini, bakım veren kişiyi (anne veya bakıcı gibi), aile üyelerini ve çevreyi tanımaya başlar. Bu safhada annenin davranışları ve çocuğa gösterdiği alâka onun karakterinin ilk temel taşlarını teşkil eder. Annenin çocuğuna karşı vazifelerini yerine getirmesi, çocuğun da kendi vazifelerini yapması açısından çocuğa verilmiş bir mesajdır. Çocuk ağladığında annenin, onun duygularını fark etmeye çalışması, çocuğa başka kişilerin duygularının önemli olduğu fikrini verir. Çocuğun ihtiyaçlarının zamanında karşılanması, yalan ile avutulmaması önemlidir. Bu açıdan annenin veya bakıcının bakım verme kalitesi, ahlâkî prensipler açısından rota belirlenmesine sebep olur. Hayatın ilk yıllarında güvenli bir bağlanma geçiren çocuklar, sevgi ve emniyet duygusunu almakta ve bu çocukların hayata bakış açıları daha olumlu olmaktadır. Hayatın ilerleyen yıllarında sergilenecek olumlu karakter özelliklerinin dışa yansımasında insanlara, hayata ve topluma karşı duyulan emniyet ve sevgi önemlidir. Hayatı sevmeyen çocuklar hayatta daha saldırgan ve kavgacı olurlar. 

Bazen, ‘daha küçüktür, bir şey anlamaz!’ diyebildiğimiz 0-3 yaş döneminde insanın ahlâkî özelliklerinin temeli atılır. Bu dönemde, çocuk doğru ve yanlış kavramını bilmez; ama çevresinde gördükleri şuuraltına yerleşir. Karakter eğitimine ‘görerek ve duyarak şuuraltını şekillendirme’ yolu ile başlanmıştır. Bu açıdan ev içinde anne-baba şunlara dikkat etmelidir: Yalan söylememe, çocuğu kandırmama, çocuğa verilen sözü tutma, zamanında çocuğa karşı vazifeleri yerine getirme, tutarsız davranışlar sergilememe, çocuğu aşırı serbest bırakmama, kural bozan davranışları uygun bir şekilde engelleme, aşırı cezalandırma ve korkutmadan kaçınma, diğer insanların duygularını fark ettirme, ev içinde bazı mesuliyetler verme, temizlik ve tertip konusunda itina gösterme… Ayrıca anne-baba arasındaki muhabbet ve hürmet üzerine kurulu sağlıklı davranışlar, diyaloglardaki ses tonu, jest ve mimikler de çocuklara tesir eder.

Bu yaştaki çocukların hayatında anne-baba ile geçirilen vakitlerin hayatî önemi vardır. Nasıl çocuğun erişkin dönemde değil de, 0-2 yaşları arasında anne sütü alması hayatî öneme sahipse, aynen bunun gibi, kişinin çocukluk döneminde anne-baba ilgisini belli bir dozda alması, karakter ve kişilik gelişmesinde önemlidir. Anne-baba ile geçirilen zamanlarda onun varlığına değer verilmesi, onun da kendine ve başka insanlara değer vermesine vesile olur. Ancak bu değer verme aşırı olur ise, bu takdirde çocukta gelişen aşırı benmerkezci yapı, onda olumlu ahlâk ve karakter vasıflarının sergilenmesini güçleştirir. 
Ahlâkın teşekkülünde ilk basamak olan bu dönemin olumlu özellikleri pekiştirilmelidir. Bu dönemde mükâfat önemli bir yere sahiptir. Çocuk iyi bir davranış sergilediğinde onun fark edilmesi ve onaylanması; olumsuz davranış sergilediğinde ise yaşına uygun bir müeyyide uygulanması gerekir. Ama bu yaş aralığındaki çocuk eğitiminde, daha çok mükâfat ağırlıklı bir yetiştirme metodu tercih edilmelidir...
 http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/0-3-yas-grubu-cocuklarda-ahlaki-gelismenin-temel-taslari.html