Popüler Yayınlar

25 Şubat 2014 Salı

Tatlı krizlerine dikkat!

Uzmanlar, kan şekerinin aniden düşmesi sonucu ortaya çıkan tatlı krizi ile baş etmenin en etkili yolunun düzenli beslenmeden geçtiğini söylüyor.
Kan şekerinin hızlı düşmesi durumu olarak bilinen hipoglisemi rahatsızlığının en önemli nedeni kişinin uzun süre boyunca aç kalması ve düşen kan şekerine bağlı olarak kişinin tatlı krizine girmesi olarak biliniyor. Uzmanlar, tatlı krizi yaşayanların günde mutlaka 2,5-3 saatte bir besin tüketmeleri ve ana öğünlerin arasında sağlıklı atıştırmalıklar tüketmelerinin önemine dikkat çekiyor. Uzmanlar, tatlı krizlerinin nedenleri arasında, bazı vitamin ve mineral yetersizlikleri, polikistik over sendromu, barsak parazitleri, üzüntü, mutsuzluk, stres, depresyon gibi duygusal durumları gösteriyor.  
FARKLI ALTERNATİFLER
Uzmanlar tatlı yeme isteği anında düşük kalorili tatlıların seçilmesi gerektiği belirterek şunları söylüyor, "Yenilecek tatlının türüne dikkat edilmesi gerekli. Baklava, şöbiyet, kadayıf gibi tatlılar yerine sütlaç, güllaç, dondurma gibi şeker oranı daha düşük tatlıları tercih edilmeli. Ayrıca kuru kayısı, incir, erik gibi kurutulmuş meyveler ve taze meyveler de birer alternetif olarak karşımıza çıkıyor."  
KRİZLE BAŞA ÇIKMANIN YOLLARI

Tatlı krizi ile başa çıkabilmek için birtakım önerilerin dikkate alınmasını ifade eden Uzmanlar, günlük 150 kaloriyi aşmayacak şekilde bir tatlı tüketiminin vücuda çok zararlı olmadığı söylüyor ve ekliyor: "Tatlıdan alınacak kaloriyi azaltmada etkili bir çözüm besinleri karıştırarak sağlanabilir...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_tatli-krizlerine-dikkat_2201745.html

24 Şubat 2014 Pazartesi

Necip Fazıl ve Yahya Kemal’e Nazire

Divan edebiyatı geleneğinin bir parçası olan nazire, çok beğenilen bir şiire şekil ve muhteva olarak benzer bir şiir yazmaktır. Bazı şiirler öyle beğenilmiş ve meşhur olmuştur ki, farklı şairler bu şiirin şekil özelliklerine benzeyen farklı muhtevalı şiirler yazmaktan çekinmemişlerdir. Bu, zamanla oldukça rağbet edilen bir "sanat" hâline gelmiştir. Özellikle 14. yy divan şairlerimizden Ahmet Paşa, bu sanatın önde gelen temsilcilerinden kabul edilir.

Nazirecilik, taklitçilik değildir, bilakis divan edebiyatında usta şairlerin sıkça müracaat ettikleri bir tarzdır. Zîrâ naziresi yapılacak şiir, o kadar güzeldir ki, artık o şairinden çıkmış ve bir atasözü gibi toplumun malı olmuştur. Böyle bir şiire nazire yapmak asla taklit olarak görülmemiş, farklı bir fikir ve duyguyu güzel ve beğenilen bir biçimde dile getirme olarak değerlendirilmiştir. 

Fethullah Gülen Hocaefendi de bu geleneği devam ettirerek, iki güzel şiire nazire örneği sunmuştur. Hocaefendi'nin Yahya Kemal ve Necip Fazıl'ın şiirlerine yaptığı nazireler bu sanatın günümüzdeki iki güzel numunesi durumundadır.

Utansın-Sıkılsın 
Fethullah Gülen Hocaefendi'den inceleyeceğimiz ilk şiir, Necip Fazıl'ın "Utansın" şiirine yapılan "Sıkılsın" adlı naziredir.

Her iki şiir de, şeklen aynı hususiyetlere sahip ki, bu nazirede, şiirin mühim bir yanıdır. Beyitlerle yazılan şiirler on birli hece vezniyle kaleme alınmış. Hocaefendi, şiirinin başlığı dolayısıyla redifi için "utansın"ı çağrıştıracak "sıkılsın" gibi hoş ve ustaca bir kelime seçmiştir. Necip Fazıl bütün şiirde ak seslerinden tam kafiye yaparken Kırık Mızrap Şairi kafiyeyi farklı ele almış ve üç farklı kafiyeyle şiirini bitirmiş. Bunda şairin mânâ kaygısını şekilden daha önde tutmasının ve kulak için kafiye düşüncesiyle hareket ederek şiirde bir nevi rahatlık ve esneklik sağlamak istemesinin tesirli olduğunu söyleyebiliriz.

Şiirlerin muhtevası ise asıl dikkat edilmesi gereken yönleridir. Her iki şiirde de cemiyet adına yapılması gerekenlerin, yapması gerekenler tarafından yapılmamasının hüznü çok veciz ifadelerle dile getirilmiş. Şiirlerin yazıldığı devirlerin en mühim ortak yanı, millet adına yapılması gereken bir yığın iş olduğu ve bu hayatî işlerin birileri tarafından mutlaka yapılması gerektiğidir. Dünyayı ben mi kurtaracağım, bir benle bu işler olur mu ki, sen kendini kurtarmaya bak, gibi bahanelerle insanların tembellik gösterdiği bir devirde her iki şair de zihinleri ve gönülleri sarsıcı mısralarla ikaz edip yapılması gerekenleri açıkça dile getirmişlerdir.

Necip Fazıl; tohum, mızrak, küheylan sembolleriyle bir hedefe ulaşma; bir gaye taşıma mânâlarını çok tesirli bir dille sunmuş. Ona göre dava adamının işi, geleceğin güzel günleri için topluma gül tohumları serpmek, neticeye bakmadan yola devam etmektir. Neticeye kilitlenen kişi, bir iki menfi durum karşısında hayal kırıklığı yaşayıp hedefe varmayan mızraklar karşısında yolculuğunu yarıda bırakma hatasına düşebilir. Bu sebeple dava adamı; yolların uzunluğu veya zorluğuna, engellerin büyüklüğüne bakmadan bir küheylan gibi varacağı hedefe kilitlenip bu yolda çatlamayı göze alacak kadar kararlı olmalıdır. Çünkü kendisine maziden gelen mukaddes bir emanet vardır ve bunu geleceğe sağlam bir şekilde ulaştırmak, boynunun borcudur. Yine şairin başka bir şiirinde ifade ettiği gibi dava adamı:

"Garip gelip gitmişiz, rafa koy evi barkı
Tek, dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı."
samimiyetiyle hareket etmek durumundadır.

Hocaefendi ise kalem, üveyk, akıncı kelimeleriyle benzer bir mânâ inceliğini ortaya koymuştur. Kırık Mızrap Şairi farklı olarak yaşanan bazı durumlara temas ederek okura biraz daha açık hedefler sunmuştur. Şiire Bediüzzaman Hazretleri'nin "Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok." düsturuna atıf yaparcasına bütün âleme rağmen doğru ve hak olanın yapılması gerektiğini anlatarak başlıyor. Devir, medenilere galebenin ikna ile olduğu bir devirdir ve evvela "kalem"le işe başlamak gerek. Zîrâ o, irşad ve tebliğin en keskin kılıcıdır. İdeal bir dava adamı, en tesirli yol olan "beyan" yolunu sadece hak ve hakikati anlatma adına kullanacak; Allah'ın sonsuz inayetini yegâne yoldaş bilip bigâne kalanları utancıyla baş başa bırakarak yoluna devam edecektir. Şair; şiirin devamında hicret ruhunu anlatır. Dava adamı akıncı bir ruha sahip olmalıdır. Karanlığın bağrına nuru taşıyan, giderken ardına dahi bakmayıp yolunun ötesinde ışığa hasret gönüllere ulaşma adına fedakârlık ve diğerkâmlık hisleriyle kıtaları arşınlayan bahtiyardır dava adamı. 

Kırık Mızrap Şairi, hâlimizi resmetmeye devam eder: Geçmişin bıraktığı koca bir medeniyet yerle bir olmuştur. Madde ve mânâ âlemlerimizi birbiriyle münasip bir üslûpla ören ve bundan büyük bir medeniyet çıkaran ecdat gitmiş, geride kadr u kıymet bilmeyen, işten anlamayan bir nesil türemiştir. Şair, bütün bu menfilikler yaşanırken bunlara göz yumanları utançları içinde bırakıp ve yeni nesle seslenerek şiirini bitiriyor. Ey davası adına canından vazgeçmeyi gözüne almış bahtiyar adam; sen, sana düşeni hakkıyla yap da geride kalanı utancıyla baş başa bırak!

Yedi Âşık Genç ve Işık Süvarileri
Hocaefendi'nin ikinci güzel naziresi Yahya Kemal'in Mehlika Sultan şiirinedir. Zaten Kırık Mızrap Şairi, şiirini bu büyük şaire ithaf etmiştir.

Her iki şiir de kendini bir davaya adayan idealist gençlerden bahseder. Mehlika Sultan dokuz, Işığa Gönül Verenler sekiz dörtlük. Mehlika Sultan, aruz; Işığa Gönül Verenler hece vezniyle yazılmış, Kırık Mızrap Şairi, vezni aynen kullanmayı gerek görmemiş. 

Şiirler, kendilerini bir ideal ve sevdaya adamış gençlerden bahseder. Muhtevalar aynı olsa da bakış açıları farklıdır. Mehlika Sultan şiirinde ince bir hüzün hâkimdir; Işığa Gönül Verenler' de ise aşk, şevk ve iştiyak vardır. 

Mehlika Sultan, Tanzimat'tan sonra Türk gençlerinin Batılılaşma macerasını anlatır. Bir zamanlar her şeyi Avrupa'da görerek o kapıyı ne pahasına olursa olsun aşındıran ve kendi benliğini de kaybettikten sonra kaybolan bir kayıp neslin trajedisini dile getirir. Şair de o neslin macerasını bizzat yaşayan biridir. Fakat çocukluğunda, özellikle validesinin tesiriyle aldığı millî ve dinî terbiye sayesinde benliğini kaybetmemiş, millî değerlerine sahip çıkabilen ender kişilerden olmuştur. Bu düşünceyi "Ezansız Semtler" adlı yazısında şöyle dile getirir: "Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük, o mübarek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir bayram namazında anne millete dönebiliriz; fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklardır." Bu yüzden o neslin hikâyesini iyi bilir. 

Şiirin başında yedi genç bir hayalî aşk uğruna yola çıkarlar; fakat gençler bir muammanın peşindedirler. Osmanlı'nın son dönemindeki keşmekeşliği ve rehbersizliği çok iyi anlatır şair. Yol uzadıkça uzar ve kararır, dönülmez olur. Bir noktada gençler, hayallerine kavuştuklarını sanırlar, evet gerçekten de kavuşmuşlardır; fakat kafa ve gönüllerinde kurdukları hayalin hakikatine değil, bir belirsizliğe… Ve bu noktada gençler geri dönme gücünü bulamazlar, neticesizliğin verdiği hayal kırıklığıyla yolculuklarının geri dönüşü olmayan diyarlarda noktalanmasıyla o âlemlerde kaybolurlar. Şiirde, Osmanlı'nın son döneminde Avrupa'ya gidip de orda kaybolan bir kayıp nesil, usta bir şairin diliyle hikâye edilir.

Hocaefendi'nin şiirinde ise idealist gençlerden bahsedilir; fakat bu gençler gidip de kaybolan nesillerden değildir. Bu nesiller bir kere hayalî bir varlığa değil; ışığa, aydınlığa gönül vermişlerdir ve gittikleri her yeri âşık oldukları ışıktan aldıkları fer ve kuvvetle aydınlatmışlardır. Onların gönüllerinde de bir dilber vardır ve onlar da bu dilberi beklerler. Fakat onlar yok olmak bir yana sonsuzluğu yakalama peşindedirler. Bu yolda ideallerine erip gelecek nesillerin gönlünde yaşayacaklardır. Ulaşmak istedikleri dilber, onlara ölümsüzlük iksirini içirecek, onlara güç ve kuvvet verecek; onlar da bu güçle hayatın muammasını çözecek, milletin ihtiyacı olan işlere imza atacak ve mutlulukla bu âlemden göç edeceklerdir.

Mehlika Sultan Şairi bir kayıp nesli anlatır, çünkü şair o nesli iyi bilir. Işığa Gönül Verenler şiiri ise, bir diriliş neslinden bahseder, çünkü şairi de o nesli iyi bilir.

Evet, Kırık Mızrap Şairi, bin bir meşguliyetine rağmen edebiyatımıza Türkçenin en güzel şiirlerini kazandırmıştır. Hocaefendi'nin Kırık Mızrap adlı şiir kitabını okuyanlar, Türk şiir geleneğinden istifade etmiş ve bunu geleceğe taşıyan büyük bir mütefekkir şairle karşılaşacaklar ve onun eserleriyle edebiyatın engin ufuklarına kanat çırpacaklardır.
http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/necip-fazil-ve-yahya-kemale-nazire-subat-2014.html

23 Şubat 2014 Pazar

Dünya dönüyor başım da…

Baş dönmesi ve mide bulantısının eşlik ettiği vertigonun birçok sebebi var. Kulak içi kristallerinin yerinden oynaması, iç kulaktaki denge sıvısında artış ya da virüslerin denge sinirinde iltihaplanma yapması... Çoğu zaman hafife alınan baş dönmesi, bazen beyin damarlarında tıkanma, tümörler ya da beyin içi kanamaların da habercisi olabiliyor.
Baş dönmesi, çoğu insanın muzdarip olduğu fakat pek de ciddiye almadığı bir rahatsızlık. Özellikle otobüs, minibüs gibi toplu taşıma araçlarında buna bir de mide bulantısı eklenince hepten hayatı zehir edebiliyor oysa. Hele de çalışan ve her gün bu araçları kullanan biriyseniz… Toplumda çok yaygın olduğu için bu konuda yalnız olmamanın verdiği rahatlık ve ihmal, tehlikeli sonuçlara yol açabiliyor.
Aile Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Mustafa Bilazer’e göre baş dönmesinin çok çeşitli nedenleri olabilir. Viral enfeksiyonlar, özellikle üst solunum yolu enfeksiyonu sırasında veya sonrasında iç kulak ve denge sinirini etkileyen virüsler şiddetli baş dönmelerine neden olabilir. Yoğun stres sırasında özellikle ataklar halinde baş dönmesi, işitme azlığı, uğultu ve kulakta görülen meniyer hastalığı atağı söz konusu. Ayrıca stres nedeniyle ‘dizziness’ adı verilen dengesizlik hissi de ortaya çıkabilir. Dizziness ile ‘vertigo’nun farkı ilkinde ayakların altından yer kayması, ayağını boşluğuna atıyormuş hissi oluşurken, vertigoda sabit dururken etrafın döndüğü hissi yaşanır. Hastalar dengesizlik hissini de genellikle ‘başım dönüyor’ diye anlatır. Kafa travması ve şiddetli baş egzersizleri sonucunda da kulak kristallerinde oynama görülebilir. Araç ve deniz tutmasında da seyahat sırasında iç kulaktaki sıvı hareketine bağlı bulantı, kusma ve baş dönmesi yaşanabiliyor. Tüm bu baş dönmesi nedenleri arasında yer alan vertigonun üç farklı türü bulunuyor.

 Kulak içi kristallerinin yerinden oynaması: Stres, aşırı yorgunluk ya da bir travmanın etkisiyle iç kulakta bulunan küçük kalsiyum ve mineral kristalleri yerinden oynuyor. Kulak içindeki salyangoz bölgesine dağılan bu kristaller kişide şiddetli bir baş dönmesine neden oluyor. Şayet kristaller sol kulaktaysa sol tarafa dönüldüğünde, sağ taraftaysa da sağa dönüldüğünde şiddetli bir baş dönmesi yaşanıyor. Bu durum kişiyi çok rahatsız etse de bu baş dönmesi yaklaşık 15-20 saniye kadar sürüyor. Hasta zaman zaman ne olduğunu anlamayıp deprem oluyor zannedebiliyor. Hatta baş dönmesi yaşandığında öleceğini düşünenler bile olabiliyor. Bu kişilerde teşhis kulak burun boğaz uzmanı tarafından yapılan kristal testi ile ortaya çıkartılıyor...
http://www.zaman.com.tr/cumaertesi_dunya-donuyor-basim-da-_2201000.html

15 Şubat 2014 Cumartesi

Sosyal yaşam ve hareket alzheimerı önlüyor

Toplumda yaygın olarak görülen alzheimer hastalığına karşı uzmanlar hareketli ve sosyal bir yaşam öneriyor.
 Birçok kişinin alzheimer hastası olduğundan habersiz yaşadığını kaydeden Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Geriatri Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr. Ahmet Turan Işık, 65 yaşından sonra her beş yılda hastalığın sıklığının arttığını belirtiyor. Her demans hastasının alzheimer olmayacağına da dikkat çeken Prof. Işık, “Türkiye’de 100 bin kişiden 2,8 kişisi, alzheimer sebebiyle vefat ediyor. Dünyada her 68 saniyede bir alzheimer hastasına tanı konuyor.” diyor...

10 Şubat 2014 Pazartesi

Yatmadan önce masal okunan çocukta ahlakî değerler gelişiyor



Çocukluğun vazgeçilmezi masallar, çocuklarda ahlakî değerleri geliştirdiği gibi dil gelişimine de katkı sağlıyor. Masalın, dinleyici çocukta adalet duygusunu ve vicdan gelişimini geliştirdiğini belirten uzmanlar, ailelerin yatmadan önce çocuklarına kitap okumalarını tavsiye ediyor.PaÇocukluğun unutulmaz anıları arasında mutlaka bir büyüğünden masal, hikâye dinleme yer alır. Şimdilerde yerini dijital ortamlara bırakan masalları çocuklar, televizyon ve bilgisayarlardan dinliyor. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü Gelişim Psikolojisi Uzmanı Dr. Ahu Öztürk, ‘yeni masal anlatıcılar’ olarak nitelendirdiği iletişim araçlarına karşı aileleri dikkatli olmaya çağırıyor. Ebeveyn ile çocuk arasında bağın güçlenmesini sağlayan en önemli araçlardan birinin masallar olduğunu belirten Öztürk, masalların zengin hazinelerin anahtarları olduğunu ve bilinçaltına hitap ettiğini söylüyor. Öztürk, “Araştırmalar, çocukla sohbet eden veya ona kitap okuyan yetişkinlerin tam da çocukta gelişmesini istediğimiz türden olumlu becerilerde etkili olduğunu ortaya koyuyor.” diyor. Masalın dinleyici çocukta adalet duygusunu ve vicdan gelişimini geliştirdiğini belirten Öztürk, “Kötüler er geç cezalandırılır, iyiler ise mükâfatlandırılır. Çocuk basit düzeyde yaptığı ahlaki muhakeme yapar ve masalın sonucuyla karşılaştırma şansı elde eder. Masallarda adalet duygusunu zedeleyecek davranışların mutlaka telafisi vardır.” diye konuşuyor... 
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_yatmadan-once-masal-okunan-cocukta-ahlaki-degerler-gelisiyor_2198820.html

5 Şubat 2014 Çarşamba

Diş sıkma ve gıcırdatma, psikolojik rahatsızlıkların habercisi olabilir

Halk arasında diş sıkma, diş gıcırdatma şeklinde tanımlanan tıp dilinde "bruksizm" olarak adlandırılan hastalığın basit bir rahatsızlık gibi görüldüğünü belirten diş hekimleri, aslında ağız ve diş sağlığı üzerinde önemli tahribatları bulunduğunu, bazı psikolojik rahatsızlıkların da habercisi olduğunu söyledi.
Şifa Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Öğretim Üyesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Göregen, bruksizm sonucu dişlerde yıpranma ve aşınmalar, diş minelerinde çatlaklar, daha ileri aşamada kırıklar olabileceğini söyledi. Göregen, "Kişide diş gıcırdatması varsa bu, kendini dişlerdeki aşınmalarla gösterir. Diş sıkma durumunda ise çenelere aşırı yük iletilmesinden dolayı kaslarda ağrılar, hassasiyetler oluşur. Ayrıca baş ağrıları veya dişlerde periyodontal problemler dediğimiz, diş çevresindeki destek doku hasarları olarak karşımıza çıkar." dedi.
PSİKOLOJİK RAHATSIZLIKLARIN HABERCİSİ
Mesleklerinin insan psikolojisiyle çok yakından ilişkili olduğunu belirten Doç. Dr. Göregen, "Bruksizm, genellikle kaygı ve stres kaynaklı bir hastalıktır. Bu hastalıklar günümüzde giderek daha büyük önem kazanıyor. Örneğin Amerika'da bugün en yaygın psikolojik hastalık anksiyetedir ve yaklaşık 40 milyon kişi bu durumdan etkilenmiştir. Ülkemizde de durum çok farklı değil. Bruksizm, neden olduğu sorunların yanısıra altta yatan psikolojik hastalıkları bize haber verdiği için de önemsenmelidir. Kaygı bozukluğundan sonra bruksizmin ikinci en çok görülen nedeni uyku bozukluklarıdır. Uyku bozukluğu, anksiyetenin bir sonucu ya da kendi başına bir hastalık da olabilir. Bu nedenle bruksizmde multidisipliner yaklaşım şarttır. Psikolog, psikiyatrist, nörolog ve uzman diş hekimlerinin birlikte çalışmasını gerektiren bir problemdir." şeklinde konuştu.

ÇOCUKLARDA BRUKSİZM NORMAL Mİ?
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_dis-sikma-ve-gicirdatma-psikolojik-rahatsizliklarin-habercisi-olabilir_2197549.html

3 Şubat 2014 Pazartesi

Alerji, anne karnında başlıyor

Çocuklarda yaygın görülen besin alerjisi, ilerledikçe reflü ve astım gibi hastalıklara davetiye çıkarıyor. Bu alerjilerin anne karnında başladığını belirten uzmanlar, ailelerin çocukları üzerinde iyi gözlem yapmasını tavsiye ediyor.
Yapılan araştırmalar besin alerjisinin dünya genelinde her geçen gün artış gösterdiğini ortaya koyuyor. Süt, yumurta, deniz ürünleri, kabuklu yiyecekler, soya ve çikolata alerji oluşturan besinlerin başında geliyor. Uzmanlar ülkemizde her on çocuktan birinde görülen besin alerjisinin anne karnında başladığını ve önlem alınmadığında kalıcı hasara sebep olabileceğini belirtiyor.

Besine alerjisi olan çocukların risk altında olduğunu kaydeden Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Mehmet Demirdöven, besin alerjilerinin çoğunun yaşamın ilk yıllarında ortaya çıktığını ve zamanla kaybolduğunu ifade ediyor. Demirdöven, “İleride alerji geliştirme riskinin yüksek olduğu hastalara baktığımızda çocukluktan taşıdıklarını görüyoruz.” uyarısında bulunuyor. Besin maddelerinin alerjik yanıt oluşturmasını, besinin sindirim sisteminde işlenmemesinden kaynaklandığını söyleyen Demirdöven, “Alınan besinler vücutta sindirilmediği ve emilmediği takdirde vücut maddeye alerjik yanıt veriyor. Gıdanın steril olmaması, uygun şekilde saklanmaması veya pişirilmemesi de alerjik reaksiyon oluşturur. Ya da kişinin yeme alışkanlığı, çevresel fonksiyonları hiç zararlı olmayan bir besine bile tepki göstermesine sebep olabilir.” diye konuşuyor. Özellikle çocuklarda görüldüğünde paniğe sebep olan besin alerjileri, ciltte kaşıntı, kızarma, döküntü şeklinde kendini gösteriyor. Çocuklarda alerji teşhisinin güç olabileceğini söyleyen uzman şunları söylüyor: “Bebeklerde kusma belirtisiyle sık karşılaştığımız besin alerjilerinde aileler teşhiste zorlanabilir. Belirtiler kısa sürede kendini göstermezse hangi besine reaksiyon olduğunu bulmak güçleşir. Alerjiler iki şekilde karşımıza çıkıyor: Birincisi ani başlayan ve vücutta savunma sisteminin alerjiyle ilişkili maddesi olan spesifik immünglobülin E miktarının arttığı durumlar. İkincisi ise geç başlayan spesifik immünglobülin E miktarının artmadığı durumlar. Bazı çocuklarda her iki durum bir arada görülebilir. Burada ailelerin gözlemlemesi ve dikkatli olması önemli.”...
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_alerji-anne-karninda-basliyor_2197278.html

21 Ocak 2014 Salı

Fast food tarzı beslenme, safra kesesi taşını tetikliyor

Memorial Sağlık Grubu Antalya Genel Cerrahi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alihan Gürkan, fast food beslenme tarzının safra kesesinde taş oluşumunu tetiklediğini söyledi.
Taş oluşumunun safra kesesinin en sık görülen hastalığı olduğunu belirten Gürkan, batılı beslenme tarzı olan fast food tüketiminin söz konusu hastalığı artırdığını ifade etti. ABD'de yılda 1.5 milyon kişiye safra kesesi ameliyatları yapıldığını açıklayan Gürkan, "Nüfusla oranlanırsa Türkiye'de yılda en az 200 bin safra kesesi ameliyatı yapıldığı tahmin ediliyor." dedi.
Hastalığın belirtilerini; mide hizasında sırta vuran ağrı, yemek sonrası hazımsızlık ve doluluk hissi olarak sıralayan Gürkan, tam olarak teşhisin ultrasonografi ile konulduğunu ifade etti. Safra kesesinin bir depo organı olduğunu hatırlatan Gürkan, "Sadece bir depo organı olduğundan vücuttan cerrahi müdahaleyle alınması hastanın yaşam konforunu etkilemez." diye konuştu.

Hastalığın tek etkin tedavisinin kapalı cerrahi ile safra kesesinin alınması olduğunu belirten Gürkan, şunları söyledi: "Taş bulunan hastalarda safra kesesi alınmazsa enfeksiyon, taşın safra kanalına düşüp tıkanmaya neden olması, safra sarılığı gibi bazı sorunlar ortaya çıkabilir... 
http://www.zaman.com.tr/aile-saglik_fast-food-tarzi-beslenme-safra-kesesi-tasini-tetikliyor_2194607.html

18 Ocak 2014 Cumartesi

Kolesterolü düşüren 6 gıda

Amerika'da yayınlanan bir programda ünlü doktor Travis Lane Stork kolesterolü düşüren 6 önemli besini açıkladı. Siyah çay: Siyah çayın kan yağında azalma sağladığını belirten doktor Stork, "ABD Tarım Bakanlığı'nın çalışmaları sonucunda 3 hafta boyunca çay içilmesi durumunda kandaki yağda azalma görüldüğü açıklandı" dedi.

Yulaf: Çayın ardından gelen yulafın da kötü kolesterol düşmanı olduğunu kaydeden Stork, "Yapılan araştırmalara göre düzenli olarak birkaç hafta boyunca yulaf yediğiniz takdirde kötü kolesterolünüzü yüzde 5 oranında düşürebilirsiniz. Yulaf ayrıca kötü kolesterol emilimini düşüren beta glukan içerir" dedi.
Somon balığı: Kolesterolün düşmanı olan ve kalp dostu olan bir başka yiyeceğin ise somon balığı olduğunu belirten doktor, "Somonlar bol olarak omega 3 yağı barındırdığı için kalp sağlığı için faydalıdır. Omega 3 yağ asitleri arterlerde iltihap ve plak oluşmasını azaltabilir" şeklinde konuştu.
Ceviz: Cevizin de diğer birçok kabuklu kuruyemişe göre daha faydalı olduğunu dile getiren doktor Stork, "Ceviz, diğer kabuklu kuruyemişlere oranla kolesterol savaşında hemen hemen daha çok omega 3 barındırır" dedi.
Bitter çikolata: Kolesterol düşmanı bir diğer yiyeceğin bitter çikolata olduğunu kaydeden doktor, "Bitter çikolatadaki kakao içerisinde antioksidanlar doymamış yağ içerir. Bu da kolesterolün düzelmesine yardımcı olur" dedi.
Avokado: Son olarak avokadodan bahseden doktor Stork, "Avokadolar iyi kolesterolünüzü yükselten yağlara sahiptir. Bu yiyecek içerisinde ayrıca vücudun kolestrol miktarının emerek azalmasını sağlayan beta sitesteroller içerir" dedi.
http://www.zaman.com.tr/multimedia_getGalleryPage.action?sectionId=1&type=foto&galleryId=143457&activePic=2

13 Ocak 2014 Pazartesi

Akıllı telefonlar ve tablet, omurga ağrılarını artırdı

Hayatın her alanında yer alan akıllı telefonlar ve tabletler birçok kolaylığı da beraberinde getirdi.
Ancak bununla birlikte günlük yaşam kalitesini etkileyecek sağlık problemleri de arttı. Son 20 yılda bel ve boyun rahatsızlıklarının 2 kat artış gösterdiğini ifade eden fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı Prof. Dr. Turan Uslu, Türkiye’de her 10 kişiden 8’inde bel, 4’ünde boyun rahatsızlığı olduğunu söylüyor. Bu hastalıklarda ise akıllı telefon ve ofis bilgisayarlarının oluşturduğu duruş bozukluğunun etkili olduğunu belirtiyor. Bilgisayar, tablet, akıllı telefon, televizyon, oyun konsolları gibi cihazların kullanımı sırasında boyunun aşırı gerilmesi ve öne eğilme gibi duruş bozuklukları nedeniyle boyun fıtığı hastalıklarının tetiklendiğini anlatan Uslu, “Eskiden çantada, cepte taşınan telefonlar şu anda elde ve göğüs hizasında taşınmaya başladı. Tüm bunlar boyun ve bel rahatsızlıklarına davetiye çıkarıyor. Özellikle boyun fıtığı vakalarında aşırı bir artış var. Tüm imkânları bir tık ötede bulan insanoğlu yakında yürüyemez hale gelecek.” diyor. Akıllı telefonların ve tabletlerin kullanımının ilkokul seviyesine kadar indiğine dikkat çeken Uslu, şu uyarılarda bulunuyor: “Daha çocuk yaştakilerin bile elinde kocaman tabletler, akıllı telefonlar var. Çocuk sabahtan akşama sanal oyun oynuyor, sürekli ekrana bakıyor...

3 Ocak 2014 Cuma

Makam ve Mevki Bağımlılığı

Hakan Bey, geniş makam odasındaki deri koltuğunda geriye doğru yaslandı. Makamının verdiği statüyü ve imkânlarını düşünerek ürperdi ve Allah’a (celle celâluhu) karşı sorumluluğunu bir defa daha hatırladı. Bütün bunlar ve etrafında bunca insanın ona hizmet etmesi acaba onun dünyaya meyline sebep olur muydu? Bunların hesabını nasıl verecekti? Bu makamın mesuliyet ve gereklerini yerine getirebiliyor muydu? Acaba buraya lâyık mıydı? Vazifesini hakkıyla yapıyor muydu, yaparken insanları kırıyor muydu? Bu sorular zihninde birbiri ardına sıralandı.
Hakan Bey’in bu duygularını günümüzde kaç kişi yaşar? Bazı kişiler, bulundukları makamları kendileriyle özdeşleştirir ve bu makamları kendilerinin tabiî bir hakkı olarak görür; buradan alınmasına asla tahammül edemez. Tarihimiz, Hz. Ömer’den (ra) Ömer bin Abdülaziz’e, Alparslan’dan Fatih ve Kanunî’ye kadar, en zirvedeyken bile Yüce Yaratıcı’yı unutmayıp verilenleri O’ndan bilmenin örnekleriyle doludur.
Günümüzde makam sahibi birçok kişinin düştüğü vahim hata, bu makamın geçici olduğunu görememek, bir emanet şuuru ile hareket edememek ve buranın sahibi gibi davranmaktır. Peki, bazı insanlar, kendilerine bir makam emanet edildiğinde neden değişir? İnsanların içindeki boşluklar, niçin bir makam sahibi olunca ortaya çıkar? Elbette ki nefsin insanı böyle davranmaya ittiği bilinir. İnsan, nefsinin istekleri doğrultusunda bağımlılık oluşturmaya müsait bir varlıktır.
Bir makama sahip olan kişi, elde ettiği iktidar gücü, hükmetme alanı ve imkânlar ile farklı bir psikolojiye bürünür. Bu, müspet bir ruh hâli ile kontrolü kaybetmemek veya tam tersine, kontrolü kaybedecek kadar kendini bu makam ile menfî surette bütünleştirmek şeklinde görülebilir. Bu ikinci durumdaki kişilerin psikolojisi, şuuraltı arazlardan kaynaklandığı gibi, kişilik bozukluklarının da bir tezahürü olabilir. Hususen makamı elde edinceye kadar bastırılan kötü hisler, o makamla birlikte tebarüz eder. 
Madde kullanan kişilerde bir dizi bağımlılık belirtisi görülür. İnsanın mükâfat merkezini uyaran bu maddelere karşı kişi bağımlılık sergilemeye başlar. Zamanla hem psikolojik hem de biyolojik bir bağımlılık oluşur; bundan dolayı madde giderek daha yüksek dozlarda istenir. Verilmediğinde yoksunluk hissi ve buna bağlı krizler ortaya çıkar. Neticede madde bu kişiyi esir alır. Makam bağımlılığı da tıpkı madde bağımlılığı gibi gelişir. Tek fark, burada bağımlılık yapan madde değil, makamın tâ kendisidir. Kişi, sahip olduğu güç ve imkânlarla; başkalarının, makamından dolayı kendisine gösterdiği hürmet ve ilgiyle kendinden geçer. Dolayısıyla, imkânların yanısıra bu hürmet ve alâkanın da kaybolmasından korkar. Bunların devam etmesi için elinden ne geliyorsa yapar. Aynen madde bağımlısı kişinin madde bulmak için meşru olmayan yolları kullanması gibi o makamda kalmak için her türlü yolu mubah sayar. Onun için önemli olan şey, sahip olduğu makam ve statünün sürekli olmasıdır. Bir koltuk olmazsa, başka bir koltuğu arar; aynen bir maddeyi bulamayan kişinin diğer maddeleri araması gibi. Zamanla maddeye karşı tolerans gelişmesi gibi, o makamdan dolayı çevresinden gördüğü ilgi ve hürmetin artması, diğer yandan da makam ve mevkiinin yükselmesi gerektiğini düşünür.
Kendisine karşı birazcık ilgisizlik veya normal davranışlar, onu çileden çıkarır. Bu yüzden, aşırı derecede ilgi ve hürmet göstermeyen, zaman zaman uyarıda bulunan kişileri etrafında bulundurmak istemez. Çevresinde sürekli el pençe divan duracak kimseler arar. Sonunda etrafı, doğruları söyleyen, ona iyiyi ve güzeli tavsiye eden kimseler yerine, her yaptığını alkışlayan şakşakçı ve yağcılarla dolar. Bu durum ona daha fazla haz verir. Çünkü sürekli yüksek dozda tatmin yaşamakta, makama toleransı ve yoksunluğu artmaktadır. Bilhassa, kendisine rakip gördüğü kapasiteli kişiler, onda büyük bir rahatsızlık oluşturur. Bu kişiler daha kendini göstermeden hızlı bir şekilde yok edilir. Dolayısıyla, hem kendi yerini korumuş olur ve makam devamlı hâle gelir, hem de hatalarını fark ettirecek kişiler ortadan kalkmış olur. 
Makam bağımlısı kişiler, makamlarını daha da sağlamlaştırmak için zaman zaman çevrelerine gözdağı verecek haksız ve adaletsiz kararlar alır ve uygular. En başarılı, en çok hak eden kişi kendisidir; çünkü onun potansiyeli ve zekâsı her şeyin önüne geçer. İstişare onun için ‘Âdet yerini bulsun.’ nev’inden bir davranıştır. Kendinden başka kimsenin düşüncesini kabul etmez, farklı fikirleri dinlemez, toplantıyı gücünü göstermekte ve egosunu tatmin etmekte kullanır. Belli bir süre sonra başını döndüren bu makam sarhoşluğu ciddi hatalara yol açar. Ancak etrafında bu hataları fark ettirecek veya düzelmesine yardımcı olacak kimse kalmadığı için vahim neticeler doğar.

Makam ve mevki sahibi olanlarda bağımlılık tedavisi ciddi kalb-kafa-beden dengesinin ayarlanmasını ve mânevî dinamiklerin harekete geçirilmesini gerektirir. Aksi hâlde bu bağımlılık, kişinin bütünüyle maddî-mânevî baştan çıkmasına sebep olur. Tedavi olmamış madde bağımlıları, nasıl para, iş, aile ve çevrelerini kaybederse, bunun gibi, makam ve mevki bağımlıları da Allah’a ve kullarına karşı saygı, ihlâs, aşk, şevk, heyecan, metafizik gerilim, yaşatma duygusu, istişare ve adanmışlık ruhunu kaybeder. Makam bağımlısı kişinin nefsanî davranışları en başta kendine zarar verir; çevresindeki kişiler de bundan menfî yönde etkilenir. 
Makam bağımlılığının tedavisinde şu telkinler faydalı olabilir: 
Bütün makamlar geçicidir. Allah (celle celâluhu), verdiği bütün imkân ve nimetlerin hesabını soracaktır. Bizden daha kabiliyetli ve kapasiteli insanlar vardır. Mezarlıklar kendilerini vazgeçilmez zanneden insanlarla doludur. 

Makamdan alındığında, kişinin kin ve öfkeyle aşırı tepki gösterip göstermemesi bağımlılık derecesiyle doğru orantılıdır. Burada bütün mesele, insanın Allah (celle celâluhu) ile olan münasebetini kesmemesi, kalb balans ayarını bozmaması, dünyanın fânî olduğunu unutmaması, dünyaya dünya kadar, ukbaya ukba kadar değer vermesidir.

2 Ocak 2014 Perşembe

Gülümseme, hayat kalitesini artırıyor

Günümüzde birçok bilim adamı pozitif bir yaşamın, hayatı daha kolaylaştırdığını anlatıyor. 
Zira negatif bir ruh hali adrenalin demek.  Adrenalin ise stres ve sıkıntı. Aşırı stresin ise bedenin ve ömrün en büyük düşmanı olduğu biliniyor. Psikolog Kutay Ürkmen, insanların odağının negatiften pozitife çevrildiğinde bedenin hormon salınımlarının da hemen değiştiğini söylüyor. Negatif ruh halindeki bedenin “Tehlikedesin, tehdit altındasın, dikkat…” demek için adrenalin pompaladığını, pozitifken “Her şey yolunda, rahat ol” demek üzere endorfin yani mutluluk hormonu salgıladığını belirtiyor. Ürkmen’e göre mutluluk hormonu salgılamak için gülmeyi öğrenmek ve gülmenin vücuttaki büyüsünü hatırlamak gerekiyor. Gülümsemenin, en masrafsız hediye olduğunu dile getiren Ürkmen, şu tavsiyelerde bulunuyor: “Gülümseme; sağlık, para, pozitif enerji gibi kazanımları sayesinde kişilerin hayat kalitesini artırır. Kişinin gülümsemeyi unutmasıyla günlük hayatta yaşadığı stres daha etkili bir hal alacaktır. Gülümsemeyi, kendinizden ve çevrenizdekilerden esirgemeyin...

15 Aralık 2013 Pazar

Mandela supported mosque construction in Johannesburg, says businessman


Turkish businessman Ali Katırcıoğlu, who sponsored the construction of an Ottoman-style mosque complex, called the Nizamiye Külliyesi, in the South African city of Johannesburg, has said legendary South African leader Nelson Mandela, who passed away earlier this month, extended great support to the construction of the mosque complex.

Katırcıoğlu said when he first went to Johannesburg to launch the mosque project, he met with Max Sisulu, the current parliament speaker and asked him to arrange an appointment with Mandela for him.

“I told Mr. Sisulu that I very much wanted to see Mandela, who worked hard for the salvation of South Africa and whether I could have a meeting with him. ‘Let me think about this,' Sisulu told me. A few hours after our meeting, I received a phone call from him telling me that Mandela would be waiting for me at 12 p.m. the next day,” said Katırcıoğlu, adding that he was very surprised to get a swift response from Mandela.

The businessman said although he was told to obey some rules before his meeting with Mandela, such as not approaching him too closely or asking too many questions, he was very surprised to see the South African leader stand up with great humility to greet him.

“I could not help embracing him. He hugged me, too. We were like two brothers. … Watching this, all the security guards were surprised. Everyone was looking at us,” he said.

Katırcıoğlu said he asked for Mandela's support for the mosque complex project during their meeting.

“I explained the project to him. He understood the project, said it would be beneficial for the region and that he would always provide support for it. He also requested that we include a medical center in the project because there were many people with health problems in the country. This was an order for us. Upon his request, we added a medical clinic to the project. Its construction has finished and it will begin to offer medical services to the people very soon,” he said.

Katırcıoğlu also said he wept upon learning the news of the death of Mandela.

“It was like I lost either my father or brother because his support, which I always felt behind me, had disappeared,” he said.

In the meantime, South Africa-based Turquoise Harmony Institute has released a condolence message for Mandela.

“History will not forget Mandela, who ended the world's most racist regime,” the statement said.

Last April, Mandela's wife Graça Machel, accepted the Fethullah Gülen Peace and Dialogue Award from the institute.

Published on Today's Zaman, 13 December 2013, Friday

14 Aralık 2013 Cumartesi

Soğan suyu ile hastalıklardan kurtulun

“Doğal antibiyotik” olarak adlandırdığımız soğan; A, B, ve C vitaminlerinin yanı sıra fosfor, kükürt, iyot ve silis gibi birçok faydalı elementleri de bünyesinde barındırır. Zengin besin değerine sahip olan soğanın su ile kaynatılarak veya rendelenerek elde edilen suyu birçok hastalığa karşı şifa oluyor.
İşte soğan suyunun faydaları:
* Kış aylarında bol bol tüketilmesi soğuk algınlığı, öksürük, bronşit, boğaz ağrısı gibi hastalıklara karşı korumakla beraber, bu hastalıkların iyileşmesine de yardımcı olur. Balgam söktürücü özelliğine de sahiptir. Bal ile karıştırılarak da içilebilir.
* Soğan suyunda bulunan bileşenlerin bronşital astım krizlerine de faydalı olduğu gözlemlenmiştir.
* Bağışıklık sistemi, sindirim sistemi ve kalbin güçlenmesine yardımcı olur.
* Kanser (kolon, böbrek, gırtlak, göğüs, prostat, yumurtalık kanserleri), kalp ve damar hastalıkları, kemik erimesi gibi hastalıklara karşı koruyucudur. Vücuttaki tümörlerin büyümesine de engel olur.
* Kan pıhtılaşmasını düzenler, kansızlığa karşı da etkilidir.
* Kan şekeri ve tansiyonun düşmesine yardımcı olur.
* Damar tıkanıklıkları ve dolaşım bozukluklarını giderir.
* Bağırsakları çalıştırır ve temizler. Vücutta toplanan ödemin atılmasını sağlar.
* İştah açıcı özelliğe sahiptir...

9 Aralık 2013 Pazartesi

Çocuklarımıza yaptığımız en büyük kötülük!

Ordu Özel Sahil Koleji'nde düzenlenen 'Aile İçi iletişim, Çocuk Başarısında Anne-Baba Etkisi ve Rolü' konulu seminerde Fatih Üniversitesi Öğretim Görevlisi Eğitimci-Yazar Efkan Yeşildağ, ailelelere önemli mesajlar verdi. Seminere çok sayıda veli katıldı.
Efkan Yeşildağ, çocuk yetiştirme konusunda yapılan yanlışlar ile ilgili olarak, "Rahatına çok düşkün bir nesil yetiştiriyoruz. Kendimiz aç açık kalıyor, ancak çocuklarımızı aç açık bırakmıyoruz. Belli bir yaşa gelmiş olmasına rağmen yatağını, odasını anne topluyor, yemeği, ütüyü, çamaşırı anne yapıyor, hatta çocuğum aman yorulmasın diye ödevlerini bile anne yapıyor. Bu şekilde yetişmiş olan nesiller yarın evlendiklerinde bekliyor ki yine birileri bu işleri yapsın. Karşı tarafa hadi beni mutlu et diyor. Karşı tarafın kendisini mutlu etmesini bekliyor. Daha sonra 'geçinemedik ayrılmak istiyoruz' diyorlar. Çocuklarımıza iyilik değil kötülük yapıyoruz. Çocuklarımızla rahatı değil hayatı paylaşmalıyız. Ailecek yaşadığımız sıkıntıları çocuklarımızla uygun bir dille paylaşmalıyız. Hep hatasız çocuk bekliyoruz. Kendimizin hatalarını görmüyoruz. Hata yapmak kötü bir şey değildir. Çocuklarımız hata yapma korkusu ile iş yapamaz oluyorlar. Hata yapmayan değil hatasından dersler çıkaran çocuklar yetiştirmeliyiz. Çocuğun, kendi problemlerini kendisinin çözmesi sağlanmalı." dedi.
"AKSİ HALDE ÇOCUĞUNUZ HİÇBİR ZAMAN SEVGİYE DOYMAYACAK"

Aile içerisindeki bireylerin rolünü de tanımlayan Yeşildağ, annenin görevinin sevgi ve şefkat olduğunu, babanın ise ailede otoriter ve güçlü olması gerektiğini söyledi. Çocukların kendilerine özgüven duyması ve sorumluk sahibi olması için ebeveynlerin onlara güvenmesi ve sürekli sorumluk vermesi gerektiği söyledi. Özellikle annelerin çocuklarına mutlaka sevdiğini söylemesi gerektiğini ve bunu karşılıklı değil içgüdüsel olarak çocuğuna hissettirmesi gerektiğini belirten Efkan Yeşildağ, "Aksi halde çocuğunuz hiçbir zaman sevgiye doymayacak ve ömrü boyunca etrafındaki bireylerde bunu arayacak. Aradığını bulamayınca da bunalıma girmeye mahkum kalacak."...

4 Aralık 2013 Çarşamba

İş ve özel hayattaki sıkıntılar, panikatağı tetikliyor

Türkiye’de her 100 kişiden dördünde görülen panik atak hastalığı, toplum genelinde giderek yaygınlaşıyor.

Özellikle iş hayatındaki zorlayıcı çalışma ortamı ve özel hayatta karşılaşılan sıkıntılar, panikataklarını iki kat artırıyor. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Kürşat Altınbaş, çevre faktörlerinin, sıkıntılı çalışma ortamlarının ve travmatik sebeplerin, hastalığın ortaya çıkmasına ya da şiddetlenmesine yol açabileceğine dikkat çekiyor. Panikatağın kadınlarda erkeklere oranla iki kat fazla görüldüğünü, en önemli belirtilerinin kalp çarpıntıları, terleme ve nefes darlığı olduğunu aktaran Kürşat Altınbaş, şu bilgileri dile getiriyor: “Aslında halk arasında panikatak olarak bilinse de hastalığın doğru adı panik bozukluğu. Panik atakları, hastalığın belirtilerinden bir tanesi. Tekrarlayan panik ataklarına eşlik eden, ‘Ataklar bir daha olur mu?’ kaygısı, biz ona beklenti kaygısı diyoruz ve bazen buna eşlik eden kaçınmalar, hastalığın bütününü oluşturuyor. Hastalık belirtisi daha çok kalple ilgili; kalp çarpıntısı, terleme, ölüm korkusu yaşama, kaygılar, solunum sistemiyle ilgili nefes darlığı, nefes alamama gibi belirtiler. Mide bağırsak sisteminin etkileri, bazen düşünsel belirtilerin eşlik ettiği bir tablo aslında. Panik bozukluğunun tek bir nedeni yok ama bizim biyopsikososyal model dediğimiz biyolojik, psikolojik ve sosyal çevresel etkenlerin bütünüyle ortaya çıkan bir hastalık, panik bozukluğu...

2 Aralık 2013 Pazartesi

Fazla çalışmak zekâ geriliğine yol açıyor

American Journal of Epidemology dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre haftada 40 saatin üzerinde çalışan ve bunu sürekli yapanların zekâsı zamanla geriliyor.
Araştırmanın sonuçlarına göre sürekli olarak haftada 40 saatten fazla çalışmak, verimliliği artırmadığı ve kariyer için de faydalı olmadığı gibi çalışanın hasta olmasını kolaylaştırıyor.
Araştırmada özellikle eğitim düzeyi yüksek olan kişilerin meslekte aşırı mesai yapma eğilimi gösterdiği ve bu sayede oluşan stresi ise yemek ve alkol ile gidermeye çalıştığı, daha az uyuduğu ve bunun sonucunda da hata yapmaya daha açık hale geldiği kaydedildi.

Başka bir araştırmada ise haftada 40 saat çalışan ekiplerin haftada 80 saat büroda kalan ekipler kadar üretim yaptığı saptandı...

30 Kasım 2013 Cumartesi

Evliliğinize orta yaş problemleri zarar vermesin!

Birçok evli çift, evliliklerinde sıkıntılı süreçler atlatsalar da hayatları normale dönmüş gibi görülür. Sohbet edebilirler, konuşup gülebilirler. Fakat hep bir şeyler eksik gibidir. Bu arada çocukların doğum ve büyütme süreçleri, iş koşturmaları, ailelerin dost ve arkadaşların gidip gelmeleri derken eşler yaşadığı problemi bir türlü çözemezler.
Her evli çiftin gönlünde bir yastıkta bir ömür sürmek vardır. Özellikle evliliğin ilk yılları, kurulan yuvanın temelini teşkil eder. 30-40 yıllık evliliklere, çocuklarını birlikte evlendiren, torunlarını birlikte büyüten eşlere gıptayla bakılır. Ne var ki her mutlu evlilik uzun ömürlü olamıyor. Bilhassa evliliğin ilk iki yılı eşlerin birbirine karşı duygularının yoğun olması, bağlılığı  kolaylaştırsa da sorun yaşamayan eşler çok azdır. Bu sorunlar en çok bütçe anlaşmazlığı, ailelerle ilgili sorunlar, nerede oturulacağı, ailelere yardım ve ziyaret, tatillerin nasıl değerlendirileceği, romantik ve cinsel beklentiler, sorumluluklar, özbakım gibi konulardır. Önemli olan bu sorunların ne şekilde çözüldüğüdür.

    Problemlerin çözümünü zorlaştıran en önemli sebepler ise öfke kontrol problemleri, güzel üslup kullanmama, o anda konuşulan konuya değil daha önce yaşanan bir olumsuzluğa takılmaktır. Evliliğin başında bazı meseleler tatlıya bağlanmış sanılsa da problemler sağlıklı bir şekilde çözülmediğinde eşlerin birbirine karşı tutum ve davranışları sağlıksız şekilde gelişir. Evliliğin ilerleyen yıllarında bazen eşler arasındaki bir tartışma geçmişte yaşanan bütün olumsuzlukların, karşılanmayan bütün ihtiyaçların sıkıntısını su yüzüne çıkartır. Uzun yıllar süren evliliklerde biriken sorunlara tahammül edilememesinde eşlerin karşılıklı ihtiyaçlarının karşılanmamasıyla birlikte yaşanan stresler de etkilidir. Aynı şekilde yaşa bağlı hormonal, ruhsal değişikliklere bağlı olumsuz duygu ve düşünceler de öneme sahiptir. Orta yaşta çok görülen kronik hastalıklarla birlikte gelişen depresyonun etkisi de yadsınamaz. Yine bu süreçte çocukların ergenlik döneminin meydana getirdiği stres de problemlere tahammülsüzlüğü artırmaktadır. Buna eşlerin birbirine destek vermediği bütün sorumlulukların stresi ilave olur. Eşlerden biri gelişen tahammülsüzlükle evliliğin sonlanmasını isterken diğeri ne kadar vazgeçirmeye çalışsa da ya etkili olmaz ya da terk edilme duygusunun meydana getirdiği alınganlıkla öfke duygularını körüklediğinden çabuk yorulur. Dışarıdan mutlu görünen eşlerin aldıkları ayrılık kararı ailelerinde ve sosyal çevrede de hayal kırıklığına yol açar. Eşler geriye dönmek istediklerinde ise birbirine güvenleri sarsılmış olduğundan başta gösterebilecekleri çabadan çok fazlası gerekir. Yine de zararın neresinden dönülürse kârdır. Birlikte profesyonel yardım alarak bu aşamada bile kurtarılabilen çok evlilik var...

26 Kasım 2013 Salı

Beyni çürütüyor!

Gün geçmiyor ki beslenme ile ilgili yeni bir tartışma ortaya atılsın. Amerikalı nörologlar uyarıyor: glisemik endeksi düşük karbonhidratlar bile beyni adeta çürütüyor ve Alzheimer gibi hastalıklara sebep oluyor.

21'inci yüzyılın sağlıksız beslenme biçimi sadece bunama riskini yükseltmiyor, aynı zamanda depresyon, epilepsi ve baş ağrısını da artırıyor.

Ancak Grain Brain isimli kitabın yazarı David Perlmutter beyaz un, çeşitli karbonhidratlar ve şekerin beynin sessiz katili olduğunu ve taş devrinde atalarımızın yağ içeren ve et ağırlıklı beslenme şekline dönmenin insanoğlu için en iyisi olduğunu düşünüyor.

BESLENMENİN ÇOĞUNLUĞU YAĞ OLMALI ÖNERİSİ
 
Kitabını önemli dergilerden Forbes'a anlatan Perlmutter, Alzheimer gibi birçok hastalığın artmasının sebebinin bu beslenme türü olduğu söyleniyor. Ve çözüm önerisi yine çok tartışılacak. Perlmutter'e göre beslenmenin yüzde 75'i yağ, yüzde 5'i karbonhidrat ve yüzde 20'si ise proteinden oluşmalı.

18 Kasım 2013 Pazartesi

Necip Fazılın Visal Şiiri

Beni zaman kuşatmış, mekan kelepçelemiş;
Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş...
Perde perde veralar, ışık başka, nur başka;
Bir anlık visal başka, kesiksiz huzur başka.
Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;
Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?
Yoksa göz, görüyorum sanmanın öksesi mi?
Fezada dipsiz sükut, duyulmazın sesi mi?
Rabbim, Rabbim, Yüce Rab, âlemlerin Rabbi, sen!
Sana yönelsin diye icad eden kalbi, sen!
Senden uzaklık ateş, sana yakınlık ateş!
Azap var mı alemde fikir çilesine eş?
Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor?
Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!
Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum;
Ölen ölüyor, bense ölümü yaşıyorum!
Sonsuzu nasıl bulsun, pösteki sayan deli?
Kendini kaybetmek mi, visalin son bedeli?
Mahrem çizgilerine baktıkça örtünen sır;
Belki de benliğinden kaçabilene hazır.
Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül!
Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!
O visal, can sendeyken canını etmek feda;
Elveda toprak, güneş, anne ve yâr elveda!

Beni zaman kuşatmış, mekan kelepçelemiş;
Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş...
Perde perde veralar, ışık başka, nur başka;
Bir anlık visal başka, kesiksiz huzur başka.
Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;
Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?
Yoksa göz, görüyorum sanmanın öksesi mi?
Fezada dipsiz sükut, duyulmazın sesi mi?
Rabbim, Rabbim, Yüce Rab, âlemlerin Rabbi, sen!
Sana yönelsin diye icad eden kalbi, sen!
Senden uzaklık ateş, sana yakınlık ateş!
Azap var mı alemde fikir çilesine eş?
Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor?
Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!
Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum;
Ölen ölüyor, bense ölümü yaşıyorum!
Sonsuzu nasıl bulsun, pösteki sayan deli?
Kendini kaybetmek mi, visalin son bedeli?
Mahrem çizgilerine baktıkça örtünen sır;
Belki de benliğinden kaçabilene hazır.
Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül!
Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!
O visal, can sendeyken canını etmek feda;
Elveda toprak, güneş, anne ve yâr elveda!

Şiir, rahat okunmasıyla Necip Fazıl'ın şiirinin genelinde gözlemlenen musiki değeriyle ilgili olmakla beraber, bu kolay okunuyor olmanın arka planında derin bir mana dünyası yatmaktadır. Şiir, gerek felsefi göndermeleriyle gerekse tasavvufi göndermeleriyle zengin bir anlam dünyasına sahiptir. Gerek şekil bakımından gerekse içerik olarak geniş çözümlemeler yapmak mümkündür. Ancak bu yazının verdiği çerçeve imkânıyla özellikle anlam dünyası üzerine genel hatlarıyla durmak mümkündür.

"Beni zaman kuşatmış, mekân kelepçelemiş;
Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş..."
Şair, ‘beni zaman kuşatmış, mekân kelepçelemiş' ifadesiyle insanoğlunun mevcut varlık içerisinde, zaman ve mekân mefhumları dışına çıkamayışını, bu kavramlar içerisinde adeta mahpus oluşunu belirtmektedir. Zaman tarafından kuşatılmış ve mekân tarafından kelepçelenmiş olan "insan", mevcut şartlar içerisinde, ne zamanın dışına çıkabilme ne de mekânın kelepçesinden kurtulabilme gibi bir imkâna sahiptir. Şiirdeki ifade, daha çok felsefi ve tasavvufi bir gerçeğin tespiti niteliğindedir. Bu fiziksel gerçek karşısında ne "dün"den geriye ne de "yarın"dan öteye gidemeyip "bugün" içerisinde sıkışan insan için, yaratıcı denen büyük sanatkâra hayran olmaktan başka yapılabilecek hiçbir şey yoktur.

Nitekim Maarri'nin "Lüzumiyyat" adlı divanının "eb'adın tenahisi" adlı bölümünde buyurduğu gibi:

"Cebrail, şimşek hızındaki kanatlarıyla,
bütün ömrü boyunca uçsaydı

Yine de ‘Dehr'in (zamanın) dışına çıkamazdı."

"Zaman ve mekân" insan aklının hadiseleri ve eşyayı kavrayabilmesi için elzem olan iki unsurdur. İnsan aklı, zaman ve mekân şuuru olmadan düşünemez. O yüzdendir ki rüyalarda da eğer bu kavramlar mevcut olsaydı, insanoğlu onu da gerçek olarak algılayabilirdi. Rüyaların gerçek olarak algılanmayışının sebebi, onda "zaman, mekân ve nedensellik ilkeleri"nin bulunmayışıdır. 3

Gerçeğin, varlıkla perdelenmiş olması, bizim "gerçek" diye tasavvur ettiğimiz "şey"lerin aslında, "mutlak gerçeği" örtücü nitelik taşıyor olması, şairin "Ne sanattır ki her şey, her şeyi peçelemiş..." mısrasının karşılığı niteliğindedir. Çünkü birinci kullandığı "her şey" kelimesi görünen varlığı, ikinci kullandığı "her şey" kelimesi ise görünmeyen varlığı ifade emektedir. Dolayısıyla, görünmeyenin, görünenle görünmez kılınması gibi bir tespit yapılmakta ve insanın gerçeklik algısının geçerliliği sorgulanmaktadır. "Gerçek" sanısıyla algılanan varlıklar, aslında birer "peçe" veya hakikatin birer remzi'dir.

"Her şeyin, her şeyi peçelemesi" bize ayrıca insanoğlunun nefsani varlıklarla meşguliyetten ruhani varlıkların farkına varamıyor olmasını, masivaya kapılan insanın maveradan bihaber yaşıyor olmasını da düşündürmektedir. Ancak mısralarda insanlara "fâni olan baki olanı perdeliyor görmüyor musunuz!" gibi bir nasihat ve uyarı kaygısından ziyade felsefi anlamda ulvi bir gerçeğe işaret etmek ciheti daha ağır basmaktadır.

Şairin kendi fikrî macerası içerisindeki düşünceye ait buhranlarından biri olan bu konuyu dile getirişinde "ben" sözcüğünü ("Beni zaman kuşatmış...) kullanıyor olması, kendi şahsında sembolize edilen konunun -farkında olsalar da olmasalar da- aslında tüm insanlığa şamil bir mesele olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

"Perde perde veralar, ışık başka, nur başka;
Bir anlık visal başka, kesiksiz huzur başka."

Mutasavvıfların dünya görüşüne göre, "gerçeklik ve varlık" olarak algılanan mevcut dünya, aslında mutlak varlığın tecellilerinden yalnız bir "görünüş"ü temsil etmekte olup bundan başka, mutlak varlığın (yaratıcının), tecellilerinin tezahür ettiği farklı varlık alemleri de mevcuttur.

Elbetteki mutlak varlığın, bütün varlık kategorilerindeki tecellisi aynı biçimde ve şiddette değildir. İlahi tecelli her mertebede farklı şekilde tezahür etmektedir. O yüzdendir ki şair "...ışık başka, nur başka" demektedir. Çünkü ışık, nur'a nispetle varlığın gölgesi gibidir. Bu bize Platon'un meşhur "mağara" teşbihini hatırlatmaktadır.

Gerçeği anlayan insan, sufilerin vecd hâli dedikleri bir hâl içerisinde bulunur. Fakat bu bilinç hâli sürekli olmayabilir. Bunun sürekliliği çoğunlukla kişinin kendi çabalarına bağlıdır. Ya kişi gerçeği ve mutlak hakikati "bir anlık" bir süre içinde tatmanın, ona kavuşmanın verdiği anlık vecd ile kalacak ya da büyük bir bilinç ve uyanıklık hâliyle "kesiksiz huzur"u yaşayacaktır.

Şair, bir hakikati kendi benliğinde duymuş olmanın verdiği hâl ile insanlığa seslenmektedir:

"Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;
Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?"

"Renk, koku, ses ve şekil", kabaca, insanın beş duyusuna yönelen maddi hislerdir. Fakat bu kavramların maddi nitelik taşıyor olmaları onların biricik nitelikleri değildir. Gerçekte, görülen, duyulan, koklanan ve maddi olarak hissedilen dünya, bize göremediğimiz, duyamadığımız, koklayamadığımız ve maddi olarak hissedemediğimiz asıl dünyanın habercisi gibidir.

Şaire göre insanoğlu, şeklî olanla, zahirle değil bâtınla, özle meşgul olmalı, dış'ın ötesindeki iç'i aramalıdır. Necip Fazıl'ın kullandığı "kabuk" ve "ezberci" kelimeleri de "kabuğundan ezberci bir hayat süren", bu yüzden de manaya ve öze ait olana bir türlü ulaşamayan, dolayısıyla hayatın anlamını bulamayıp hayatını da anlamlandıramayan "insan"ı ifade etmektedir.

Bir Hadis-i Şerif'te şöyle buyurulmaktadır:

"Allah'ım, fayda vermeyen ilimden, yükseltmeyen amelden, erişmeyen duadan sana sığınırım."

Mevlana'nın bir sözü ise şöyledir:

"Ben sevgilinin yüzünden bahsediyorum sana; sen bana, vezinden, kafiyeden dem vuruyorsun."4

Bu noktada dış ve iç, zahir ve batın gibi tasavvuf felsefesinin meselesi olan bir konunun şairin şahsında bütün insanlığın meselesi olması gereği vurgulanmakta ve insanın hayatını anlamlandırması yönünde ezberci ve dışa yönelik değil manaya ve içe yönelik olması gerektiği ifade edilmektedir.

"Yoksa göz, görüyorum sanmanın öksesi mi?
Fezada dipsiz sükût, duyulmazın sesi mi?

Şair, bu mısralarda sorular sormaktadır. Bu soruların, cevap aramak için değil, düşündürmek için sorulduğu bellidir. Nitekim tecahülüarifane sanatı yapan şairin, aslında hakikatin farkında olduğu diğer mısralardaki ifadelerden anlaşılmaktadır.

"Göz", yukarıda da belirtildiği gibi maddi dünyaya ait bir melekedir. ‘Göz'ün gördüğü, maddi dünyadır. Maddi dünya tasavvufta alem-i hayaldir. Dolayısıyla gözün gördüğü de bir hayalden, bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Göz, "görüyorum sanmanın öksesi", yani aldatmacasıdır. Sonu olmayan sessizlik ise "duyulmayan alemin sesi"dir.

"Rabbim, Rabbim, Yüce Rab, alemlerin Rabbi, sen!
Sana yönelsin diye icad eden kalbi, sen!"

Şair, bu mısralarda Allah'a seslenerek "sen alemlerin Rabbi'sin, yücesin" ve "sen insanlardaki bu ‘kalb'i, sana yönelsin diye icad ettin" demektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta "kalp" kelimesidir. Necip Fazıl'ın, "Mümin-Kâfir" adlı eserinin "Kalp" başlıklı yazısı, adeta bu mısraların açıklaması ve yorumu gibidir:

"Evet, bütün eser ve kazanç, kalp vasıtasıyladır; ve mücerred surî amellerden ve resmî ibadetlerden bir şey beklenmez.

Bütün kâr kalp yoluyladır; ve o, Allah'tan gayrisiyle meşgul ve başka şeylere giriftar oldukça haraptır5

Dolayısıyla şairin, yukarıdaki mısralarla ifade ettiği gerçek, "kalb"in yaratılış hikmetinin, yalnızca Allah'a yönelmek ve sadece onunla meşgul olmak olduğudur. Nitekim bir kudsî Hadis'te de Allah (c.c.) mealen şöyle buyurmaktadır:

"Yer ve göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım" (Temyiz, 150; Aclunî, II, 195)6

"Senden uzaklık ateş, sana yakınlık ateş!
Azap var mı âlemde fikir çilesine eş?"

Şair'in "sen" diye hitap ettiği Allah'tır... Yaratıcı'dan, o büyük sanatkâr'dan uzak olmayı şair, ateşin azabı gibi görmektedir. Yalnızca uzak olmak değil, ona yakınlık da azap vericidir. O, bir anlamda güneş gibidir ve yarattığı mahlukata hayat verir; onu canlı tutar. Mahlukat nasıl ki "güneş"ten ne çok fazla uzaklaşabilir ve ne de "güneş"e çok fazla yaklaşabilirse şair de Allah'a ve onun bilgisine ne çok fazla yaklaşabilmekte ve ne de ondan çok fazla uzaklaşabilmektedir.

Aklın tüm sınırlarını zorlayarak ve onu koparırcasına gererek, bulduğu veya buldum sandığı ya da en doğrusu bulmaya yöneldiği "hakikat bilgisini" ve onu bulmak yolunda çektiği ıstırapları "fikir çilesi" olarak nitelendiren şair için, dünyada bu çileden daha azap verici, başka hiçbir şey yoktur. Şaire göre bu fikir çilesi yolunda ve neticesinde, hakikate ulaşmak da, hakikate yaklaşmak da sonsuz azap verici bir ateş gibidir.

"Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor?
Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!"

İnsanın, herhangi bir şeyi "zor" sıfatıyla nitelendirebilmesi için o şeyi tecrübe etmiş olması gerekmektedir. Buradan anlaşılıyor ki şair, hakikate ulaşma yolunda hayatı boyunca sürdürdüğü fikrî mücadelesi sonucu, "yaşama"nın da "ölme"nin de "erişme"nin de ne denli zor olduğunun idrakine varmıştır.

Bu noktada üç kelime; "yaşamak", "ölmek" ve "erişmek" kelimeleri dikkati çekmekte ve bu kelimelerin, insan beyninde ve hayatında ne dereceye kadar yer işgal ettiği ile "çile"nin yüze yansıyan tezahürlerinin, doğru orantılı olduğu şairin ifadesinden anlaşılmaktadır. Bu itibarla şair, "çilesiz suratlar" sözüyle, yaşamanın, ölmenin, ve erişmenin fikrî buhranlarını yaşamamış, yaşamı boyunca "hayatın anlamı"na dair bir kez olsun bile bir soru dahi sormamış insanlardan bahsetmekte ve şairliğin verdiği heyecanla yüzlerine tükürecek şekilde öfkelenmektedir.

"Yaşamanın zorluğu" ilk kez bu soruyu sorulduğu ve düşünüldüğü vakit başlar. Ölmenin zorluğu "hayattayken ölebilmek"tir. "Erişmek" kendini aşmak, eren bir insan, veli olmak; yani mertebeler kat ederek seyr-i sülûk'a çıkmak ise zordan da zor...

"Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum;
Ölen ölüyor, bense ölümü yaşıyorum!"

Şair, bu mısralarla bir anlamda içinde bulunduğu hâli dillendirmiş olmaktadır. İfadelerin şimdiki zaman kipinde kullanılmış olması, şairin bahsettiği hâllerin "oluş hâlinde" bulunması sebebiyledir.

"Kapalı hudut" ile "aşmak" ifadeleri ile "ölüm" ve "yaşamak" ifadeleri arasında zıt bir ilişki mevcuttur. Her iki mısrada da birbirine karşıt olan bu ifadelerin kullanılması dikkat çekici bir özellik olmakla birlikte, bu zıtlıkların şairin iç hâlini ifade ediyor olması önemli bir husustur.

"Kapalı hududun aşılması", muhtemelen, aklın sınırlarının geçilerek insanın kendi kendisini aşması ve mutlak hakikate doğru yol alması anlamına gelmektedir. Şairin "ölümü yaşıyorum" ifadesi ise tasavvufi yolda ilerleyebilmek için elzem olan bir şarta işaret etmektedir. Bu şartla ilgili olarak bir hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:

"Ölmeden önce ölünüz" (Aclunî, I. 38).7

Necip Fazıl'ın, "ölümü yaşıyorum" ifadesi, yukarıda belirtilen tasavvufi yolun gereklerinden birine işaret ediyor olabileceği gibi, aynı zamanda şairin çileler içindeki yaşamının zorluğunun da bir ifadesidir.

"Sonsuzu nasıl bulsun, pösteki sayan deli? Kendini kaybetmek mi, visalin son bedeli?"

"Pösteki" kelimesi, "koyun veya keçi postu" manasına, "pösteki saymak" sözü ise "içinden çıkılmaz bir iş yüklenip uğraşmak" anlamına gelmektedir.8 ‘Sonsuz'u bulmak öyle kolay bir iş değildir. ‘Sonsuz'u bulmaya niyetlenmiş olmak bile "içinden çıkılamayan bir iş yüklenmek" demektir. Bu da şaire göre "delilik"ten başka bir şey değildir. Zaten "hakikat bilgisi"ne ulaşmanın bedeli de "delilik" ve "kendini kaybetmek"tir.

Buradaki "delilik" yine bir tasavvufi hâl olup kişinin zahirdeki hâlinin tesmiyesidir. Ağır bir düşünce işi yüklenip ve işin içinden bir türlü çıkamayan deli, elbette "sonsuz"u bulamaz. Çünkü tasavvuf yolunda "bulmak" diye bir kavram yoktur. Yalnızca "aramak" vardır. "Visal" in ya da kavuştuğunu zannetmek vehminin bedeli ise "kendini kaybetmek"tir; "delilik"tir;

"Mahrem çizgilerine baktıkça örtünen sır;
Belki de benliğinden kaçabilene hazır."

Hakikat bilgisi bir "sır"dır. Bu sır benliğinden kurtulmayanlar için "açılmaya çalışıldıkça örtünen" bir sırdır. Yalnızca tasavvuf yoluna intisap etmiş olanlar bu sırra erebilirler. Çünkü onlar bu yolda kendi benliklerinden soyunmuş, kendi benliklerini unutmuş kimselerdir. Şair'e göre kişinin sırra erebilmesi, ancak "benliğinden kaçıp kurtulması" şartına bağlıdır. Böyle kimseler dünyadan ve dünyevi şeylerden elini eteğini çekmiş olup yalnız Allah'la meşgul olan kimselerdir. Onlar benliğinden kaçabilen ve nefsiyle mücadelede galip gelebilen insanlardır.

İmam Gazalî, "tasavvufun bazı şartları"nı açıkladığı eserinde şöyle buyurmaktadır:

"Bu şartı yerine getiren temiz fıtrat sahibi mutasavvıf, şeyhinden aldığı bereket sayesinde büyük cihada (Cihad-ı Ekber'e) ve Allah'ı zikretmeye koyulur. Büyük cihad, içe dönük manevi düşünceden, Allah'ı zikretmek de insanın yaptığı ve yapmaktan kaçındığı her şeyde kendisini Allah'ın huzurunda hissetmesinden ibarettir. Bunlar yanında mutasavvıf zihnini devamlı olarak yüce âlem üzerine yoğunlaştırmalıdır. Böylelikle tarikat yolundaki dereceleri konak konak aşarak en son dereceye yükselir. Bu mertebe, fâni varlık sınırını aştığı için, oraya ulaşan kimse ilahî ve rabbani bir mahiyet kazanır. İşte gerçek anlamda sufi böyle kimseye denir."9

"Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül!
Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!"

Şair de tıpkı yukarıda sözü edilen mutasavvıflar gibi hakikate ulaşabilmek için dünyaya ait olan heva ve heveslerden kurtulması lazım geldiğini bilmekte ve bunun neticesinde de kendi kendine ve kendi gönlüne seslenmektedir.

Şair "gönül"e seslenerek, onun "bütün bu geçici arzu ve isteklerden vazgeçmesini" istemekte ve gönlünün asıl meftun olması gereken şeyin "sonu gelmez visal", "sonsuza kavuşmak arzusu", "mutlak hakikate ulaşmak isteği" olması lazım geldiğini belirtmektedir.

"O visal, can sendeyken canını etmek feda;
Elveda toprak, güneş, anne ve yâr elveda!"

Bu mısralarda, şairin, bir önceki bölümde kendi gönlüne "sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!" diye seslenirken kullandığı "visal" kelimesinin özellikleri zikredilmektedir. Buna göre "visal", "can sendeyken canını etmek feda" biçiminde vasıflandırılmaktadır.

Bu noktada şair, hakikati arama yolunda yürüyen bir insan olarak, "toprağa, güneşe, anneye ve sevgiliye" veda etmekte, kalbinde yalnızca Allah'a yer bırakmaktadır.

Bunu Necip Fazıl'ın bir başka şiiriyle ifade edecek olursak;

"Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;
Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez."10

Necip Fazıl'ın "Visal" adlı şiiri, son derece derin tasavvufi ve felsefi çıkarımlar yapılabilecek, oldukça geniş manalar taşıyan bir şiirdir.

7+7 (14'lü) hece ölçüsüyle yazılmış olan şiir, biçimsel mükemmellikle fikrî derinliğin bir arada bulunduğu en güzel örneklerden biridir.